Kahrolsun yapraklarını dökmeyen ağaçlar

Nihat Genç yazdı...

Kahrolsun yapraklarını dökmeyen ağaçlar

Kahrolsun vurulup da ölmeyenler!

BİR

Fırsatım olmadı, iki hafta önce, havada ölüp düşen güvercinler gördüm.

Kızılay'da havadan başımıza düştü, parkta havadan başımıza düştü, bir sabah yürüyüşünde beş tane güvercin ölüsü gördüm, yaklaştım... Zayıflık ve hastalık belirtisi yoktu.

Ve havada uçarken düşüyorlardı.

Ne çok güvercin olduğunu en iyi çöpçüler bilir dedim, belediyeyi aradım, ulaşamadım.

Ertesi gün, Kırıkkale'de de toplu güvercin ölümleri görülmüş.

Ve bugün Yeniçağ'da Arslan Bulut köşesinde Kırım dolaylarında havada ölen güvercinlerden bahsetti.

Bir güvercin havada uçarken nasıl niye ölür?

Bizim duymadığımız bir 'ses' duyuyor olmalılar!

Göklerde ışıktan hızlı ses bir manyetik savaş mı var!

Eski günlerde ölünce bir insan bir hayvan, hastaydı, kaderdi, vakti geldi, öldü derdik, şimdi, ölünce bir 'hayvan', artık 'kıyamet başladı' deyip ürküyoruz!

Belediyede kimseye ulaşamayınca CHP'den Kılıçdaroğlu'nu aradım:

-Sayın Kılıçdaroğlu, büyük adamsın, Sözcü'de Cumhuriyet'te Halk TV'de barış güvercini Atatürkçüler'i 'havada' avlıyorsun, hepsi, pat pat önümüze düşüyor.

-Sayın Kılıçdaroğlu, biri de kalkıp ülkenin bir yarısını PKK'ya ikram ettiğini yazıp söyleyemiyor. Alayı tıpış tıpış susuyor, çözmüşsün ağbileri, kimi ekrana bağımlı şöhret, kimi paracuklardan olur korkusuyla istifa edemiyor, alayını hizaya çekmişsin, alayı İzmir Marşı'yla PKK'yı kucaklıyorlar!

-Sayın Kılıçdaroğlu, ölen güvercinler değil, Cumhuriyet ölüyor, Cumhuriyet'in yetiştirdiği yüzlerce aydın yazar akademisyen havada ölüyor karada ölüyor, Sözcü'de ölüyor Cumhuriyet'te ölüyor! Aferin sana. O düşük ve proje zekanla bu kadar mangalda kül bırakmayanları bir köşeye kıstırdın ya.. Temiz iş doğrusu. Önün açık, yürü, ve korkma, benden de başka kıllık yapan takoz koyan yok!

İKİ

Sararmaya başladı asırlık çınarlar. Dökülmeye başladı semalara yükselmiş kavaklar!

Renkten renge giren cevizler kestaneler akasyalar iğdeler çamlar altında, vatani görevim, Ekim'in nöbetine başladım, bu ölmüş yapraklar bir çöküş değil, içinize girer birazdan, azgınlaşır saldırganlaşır, şeytani yangınların kökünü kurutuverir!

Dünyanın bu en güzel parkında otuz yıldır aynı nöbette, yine bankın kenarında sürüklenen her yaprağın düşünce rüya dünyasındayım!

Uğruna savaştığım aşık olduğum deli olduğum sarhoş olduğum mevsimlerin en güzeli, kör edici çaresizliğimi oyalar, ikna eder memleket topraklarında yine diri ve güçlü tutar beni!

Sonbahar'a saygı duruşundayım, biliyorum yapraklar düştükçe daha ateşli daha sık nefes alır!

Ayaklarımızı yerden kesen bu en soylu memleket görevini siz de ihmal etmeyin, törenle bir saatlik olsun yürüyüş, üşüyün biraz, kalbinizin size kaldığı tek yer Sonbahar'a, saygı gösterin!

Bulutlar kararmaya erikler elmalar çürümeye eşek kestaneleri düşmeye dalgalar hırçınlaşmaya yapraklar hışırdamaya, çoktan başladı, bedenimiz buz kesmeden, beynimiz taşa gökyüzü demire dönüşmeden, teslim olun ruhunuzu çiçek gibi açtıran büyülü Sonbahar'a!

Sarı sarı siren çığlıkları, dallarına ağıtlarla veda ediyor, kışlanın önünde redif sesi var, açın çantasını bakın nesi var, uzun havalar sızım sızım başladı, baba bugün dağlar yeşile mi boyandı, kimse tarif edemiyor aklınızı başınızdan alan bu altın sarısını, süpürüp sürüklüyor peşinden sizi kasvet dolu rüzgarların önünde tek başına uçup nereye düşeceğini bilmediğimiz yapraklar!

Bir orman dolusu yaprak hücuma mı geçmiş, yoksa kaçıyor muyuz, kimseyle paylaşılmayacak anılardan!

Kuşlar bu kadar sakin, köpekler bu kadar uysal, kabuklarını döken çınarlar bu kadar sabırlı değildi, sinir krizlerini keyifsizliği serinliğiyle üstümüzden alıveren Sonbahar!

Artık eve gitmelisin, şehre dönmelisin, artık başını eğmelisin, diyor yüzüme, umudunu asla yitirmeyen ağaçlar bile.

Çağlayan gibi döküyor yapraklarını!

Yükünü kaldıramayıp kendini dereye atan ağaçların kütüklerini seyrediyorum.

Yüksek bir tepeden Sonbahar'ı Eymür Gölü'nden seyrediyorum, vahşileştikçe güzelleşen, sakinleştikçe vahşileşen, ötelerin gölgesi gibi.

Ertesi gün akşam alacasında Seymenler Parkı'ndayım, güneşin yapraklar üstünde bıraktağı alevler henüz sönmemiş, her bir yaprak üstünde tehlikeli bir sarı, büyük ilahi duruşma başlıyor!

Koca şehirde yalnız bana mı bir adım öne çık diyor, sırtıma süngüsünü dayamış yapraklar!

Yapraklar, uçuşarak, güpegündüz anlaşılmaz bilinmedik izbe yerlere birlikte kaçışıyoruz, bir yığın hesabı kesilmemiş geçmiş günlerin fotoğraflarıyla!

Ağır bir alacakaranlık basıyor ve her bir çınar yaprağı okyanus kadar  büyüyor, bir köşede, soğuğa çok dayanıklı Ateş Dikenleri, gözleri kıpkırmızı, annem gibi pencereden hala beni bekliyor!

Kim kaldı Sonbahar'dan başka tahammülü öğretecek bize.

Dağında tarlasında bahçesinde yaylasında parkında kim kaldı Sonbahar'ın tatlı tatlı havasını içine çeken, aramızda!

Kim kaldı hafızamızdan anıları albümlerine bir daha öpe koklaya yerleştiren, sonbahar'dan başka.

Kim kaldı bir hayatım olduğunu bana hatırlatan!

Dünyayı tedavi eden başka kim kaldı?

Ekrana bakmadan parmaklarınla tıklamadan başını kaldırıp tepelerine derelerine daldığın başka ne kaldı!

Sonbahar'dan başka ruhumuzu inlete sızlata yayılan, ne kaldı!

Gururumu geri veren, kovulmadığım neresi kaldı!

Yaşanıp yaşanıp bitmeyen, kullanıp kullanıp kirlenmeyen tek yer, bıkılmadan gidip gelip dala çıka saklanılan ağaçlardan başka neyimiz kaldı!

İncecik mum fitili gibi, çok uzak yıldızların ışığı gibi, gün batımının kızılı gibi, kurumuş ceviz yapraklarının her biri, her yöne yükselen meşalaler gibi, solgun yapraklardan başka neyimiz kaldı!

Kulak kabartın Sonbahar'a, tek eğlencemiz tenha ve serinlik kaldı, kaçma isteği yaşamadığımız tek yer kırık şişelerle dolu çöp kutularının yanında insanların konuşmadığı tek yer banklar kaldı!

Ne yorgunum ne dinlenmek istiyorum, bu son mevsimde kendime uyanmak, yaprakların üstüne uzanmak istiyorum, ulu gövdeli ağaçların altında, eski sevgililere bir daha secde etmek istiyorum!

Bana-bize bir 'hiç' olmadığımı söyleyen iğde ağaçlarından başka kim kaldı!

Yine dağlar yükünü kaldıramamış kendini derelere atmış!

Yine Sümerbank basma yeşili titrek kavaklar ilahi mahkemesini kurmuş.

Ağaçlar kabuklarını ben kabuslarımı kekeleye kekeleye baygınlık geçirir gibi sıyırıp döküyorum!

Her soruma cevap veriyor, hayatta kalmak için son şansım, işte yine burdayım, ve yağmur ve rüzgar ve kim çalarsa çalsın kapısını açmayacak kadar çelikten güçlü Sonbahar'a sığınıyorum!

Gardımı almadan zırhımı kuşanmadan yaprak şelalesiyle duş alıyor, yazar kılığımı soyunup, kurumuş yapraklara ifşa ediyorum!

İlahi duruşmaya, gözlerim abidevi ağaçların tepelerine uzanıyor, Tanrı'nın özel odası bulutlara falakalara yatıp ağlaya zırlaya çıkıyorum!

Çok şanslıydım, en güzel hikayelerimi hep rüzgarların üstüne yazdım, yapraklar yeşerirken yazdım düşerken yazdım uçuşup kaçışırken yazdım.

Yapraklar düşerken nasıl böyle güçlü kalabiliyorlar, yenilgiyi kabullenip, yazıp çizip, uçuruma atlar gibi, boynumu eğip, kurban törenlerinde o büyülü mevsimde öğrendim!

Çok az insan sonbaharın farkında, zorunlu değilsiniz, o ilahi duruşmaya o ağaçların altında sanık sandalyesinde oturmaya!

Mecbur değilsiniz artık kendinize ve memleketinize özlem duymaya!

Acıyı biraz hafifletmek için değil, çürümüş kestane yaprakları için değil, işlerinizi yoluna koymak için hiç değil, değil, değil.

Her şeyin yolunda olduğu tek bir ağaç görüp imrenmek hayran olmak için, ordayım!

Söyleyin, bir kenara çömelip olup biteni saygıyla seyredebileceğiniz, size yol gösterebilecek, sizi anlayacak, tarihin bu en korkunç fırtınasında sizi ayakta tutacak, ölümcül krizleri panikleri savuşturmak için, Sonbahar'dan başka ne kaldı!

Nefes nefese yapraklar!

Çığlık çığlığa kestane ağaçları!

Kızgın ciğerlerinden kan kusuyor bir kenarda ateş dikenleri!

Kargalar cevizlerin altını gagalıyor!

Ve fırtınayla sürüklenmiş sığırcık kuşları küçük bir gölcük içinde topluca çırpına çırpına çığlık çığlığa duş alıyorlar!

Neşeyle yıkanan sığırcıklar, ah ne yüksek düşünce özgürlüğü!

Ve sürüklenen kurumuş yapraklarda ah o ne sarhoş edici uzun havalar gibi duygu derinliği!

Uzun havaların melodisi için için yine nereleri sızlatıyor, kurudu kurudu o kadar inceldi ki yapraklar, ah ayaklar altında çıtırdadıkça yanımdan geçtikçe kendimi onlar gibi sanatkar hissediyorum, onlarla aynı ağacın altında toplanmak için hepsiyle birlikte çığlık çığlığa haybeye büyük bir fırtına bekliyorum!

Düşerken yolu uzatmak için süzüle süzüle düşüyorlar ama hiç biri eğilmek ve saklanmak istemiyor, düştükçe rüzgarı çağırıp, bir daha uçup uçup bilinçdışına başka bir aleme başka tür bir dünyaya yükselmek istiyorlar!

Yapraklar, dudak uçları keskin bıçak sevgilinin, acı içinde çizik çizik, coşkuyla kanattıkça, sıcak basıyor, iyileşiyor, kendine geliyor, içine doğduğumuz başka tür baş edemediğimiz 'ıstırap'!

Ve nihayet delirmiş nefesiyle sert bir rüzgar çıkıp geliyor, ağaçların dalları kırılacak gibi şaklıyor, nihayet başlarına buyruk ve çok heyecanlı yapraklar, geldi mi ayrılık zamanı!

Bir ağaç dibine hep birlikte toplanıp yine rüzgarla kabarıp köpürüp nefes nefese sonsuza doğru, ve bir daha dağılıp bir daha toplaşıyorlar!

İkindi bitiyor, göz görmüyor artık, parkı, önce gölgeler, sonra leylaki bir karanlık basıyor, Sonbahar'ın bu ilk günü, ilahi mahkemenin bu son celsesinde...

Sonbahar, düşmemek için yine elimden tutuyor, kendimi harap etmeden, sarhoşluk içinde, içimde  en uzak masmavi denizler kaynıyor ve gün bitiyor!