Kara gün

Kara gün

Saat gecenin sekiz buçuğu.

Ezan okunuyor. Birkaç ayrı minareden geliyor ezan sesi.

Hücremde açık pencerenin yanında oturuyorum.

Masanın üzerinde kitaplarım, defterlerim, kalemlerim var.

Artık bedenen tamamen dışında kaldığım dünyayı dinliyorum.

Havada yağış yok ama çatıdan yedi metre aşağıdaki havalandırmanın beton tabanına yağmur yağıyormuş gibi su damlaları düşüyor.

Su damlalarının sesi kulaklarımda.

Ara sıra bir köpek havlıyor.

Çok uzaklardan bir düdük sesi geliyor. İhtimal ki dışarıda devriye gezen nöbetçiler var.

Alt salonda birkaç kişi televizyon izliyor. TV’den sesler geliyor.

Ağustos böcekleri ılık havanın tadını çıkartıyor.

Bir de masamın üzerindeki saatten gelen ses; tik tak, tik tak, tik tak…

Silivri Hapishanesi’nde gecenin bir vakti insan kulağının duyabildikleri bunlar.

Aslında gönül bu saydıklarımın dışında sesler de duymak istiyor; sevdiğimin sesini, çocuğumun sesini, dostlarımın sesini, belki çok sevdiğim bir bestecinin eserini…

Gönül, bize yapılan bu haksızlığa isyan edenlerin sesini de duymak istiyor.

Gönül, Türkiye’nin cesur hukukçularının Özel 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu insanlık dışı kararına karşı yükselttikleri sesi duymak istiyor.

Gönül, hukuk devleti yöneticilerinin duruma el koyduklarını bildiren sesini duymak istiyor.

Gönül, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Deniz Kuvvetleri’nin sesini duymak istiyor.

Duyabildiklerim; yüksek duvarlardan betona damlayan su damlalarının sesi, ağustos böceklerinin sesi, uzaktaki köpek havlaması, nöbetçilerin düdük sesi ve masamdaki saatin tik tak’ları.

Hepsi bu…

* * *

Hapishane günlüğüme bu satırları yazdığımda tarih 25 Eylül 2012 idi.

Kumpas davaların sembolü Balyoz kumpası davası kararları açıklanalı dört gün olmuştu.

Karar verileceği gün Silivri’deki duruşma salonuna büyük alkış ve tezahüratlarla girmiştik. Salon hınca hınç doluydu.

Basın bölümü davanın başından beri görmediğimiz ölçüde kalabalıktı. Aslında başından itibaren böyle olmalıydı ama basın ne yazık ki davayı izlemeye çok meraklı olmamıştı. CHP milletvekilleri oradaydı.

Şu anda FETÖ üyeliğinden 13 yıl hapis cezasına mahkûm edilen Ömer Diken mahkeme başkanı sıfatı ile duruşmayı açtı ve daha önce son sözünü söylememiş üç kişinin son sözlerini sordu.

Sonra da heyet sanki karar daha önce verilmemiş gibi kararı görüşmeye çekildi.

Bir gün önceki duruşmada kararı görüşüyorlarmış gibi yapıp bizi yedi saat duruşma salonunda bekletmişlerdi. Bu bekleyişin üzerine şimdi de başka bir işkenceye daha başlamışlardı.

Oyun zaten baştan beri bunun üzerine kuruluydu.

Mümkün olduğu kadar büyük psikolojik etki yaratılacak, hastalıklar olacak, ölümler olacak, kadınlar ağlayacak, çocukların psikolojisi bozulacak, intiharlar olacak, haklar gasp edilecekti.

Böylece olayı dışarıdan izleyenlere büyük bir gözdağı verilecek ve herkes FETÖ’nün baskısı karşısında sorgusuz boynunu bükecekti.

Saat beş buçuğa doğru salondaki jandarma hareketliliği artmıştı.

11 Şubat 2011’de tutuklandığımız günü andıran hareketler görmeye başlamıştık.

Deneyimimiz bizi gülümsetmiş aramızda konuşmaya başlamıştık; Karar belli!

Duruşma başlıyor anonsu yapıldığında yerimizi aldık.

İzleyici sıraları da hınca hınç doluydu. Giriş kartı alamayanlar dışarıda homurdanarak bekliyordu. Bütün çevremiz jandarmalarla çevrilmişti.

Salonda, oturduğumuz bölümün sağında, solunda ve arkasında bulunanlar hariç, sadece bizimle FETÖ’nün elemanlarının bulunduğu kürsünün arasına içlerinde bir üsteğmenin de olduğu tam 17 jandarma dizilmişti.

Jandarmalar ellerinde kalkan, bellerinde kocaman copları ile yüzleri bize dönük duruyorlardı.

Herhalde FETÖ’cü sözde yargıçlara saldırırsak engel olmak için hazırlardı!

FETÖ’nün sözde savcı ve yargıçları gelip gergin suratlarla yerlerine oturdular.

Salonda kayıtsız kalmanın olanaksız olduğu müthiş bir gerilim neredeyse gözle görülüyordu.

Hepimiz verilecek hapis cezalarından değil, izleyici sıralarındaki yakınlarımıza bir şey olmasından endişe ediyor, geriye doğru kaçamak bakışlarla onları kontrol ediyorduk.

İlk sıkıntı FETÖ’nün sözde yargıçları ile aramıza dizilen jandarmalar yüzünden yaşandı.

Koramiral Can Erenoğlu sinirden titreyen eli ile hemen önündeki jandarmaları göstererek sözde yargıçlara seslendi, Bunlar kimin için? Siz ne karar verirseniz verin biz size bir şey yapmayız. Bunları niçin koydunuz!”.

Ömer Diken duygusuz bir yüz ve soğuk bir ses tonu ile yanıt verdi, Bunu sizin için yapmadık. Bazen izleyicilerden dolayı gerek oluyor. Sizi rahatsız edeceğini düşünmedik.

Yanıt hiç inandırıcı değildi. Bu kez bulunduğumuz bölümden itiraz sesleri çoğaldı; Rahatsız oluyoruz!... Rahatsız oluyoruz!...

Koramiral Can Erenoğlu’nun yanında oturan Albay Ahmet Hacıoğlu sesini yükseltti, Bu nedir! Bu nedir! Biz terörle mücadele etmiş insanlarız! Terörist değiliiz!!

Ömer Diken pek arzu etmese de öndeki jandarmaların kürsünün yan tarafında durmalarını istedi.

Tüm çevremiz kalkanlı ve coplu jandarmalarla çevrilmişti.

Jandarma subaylarının sayısı da olağanüstü fazlaydı.

Kararı şimdi FETÖ üyeliğinden cezaevinde olan Ali Efendi Peksak okumaya başladı.

İlk grup Çetin Doğan, Özden Örnek, Halil İbrahim Fırtına; ağırlaştırılmış müebbet hapis…

İzleyici sıralarından çığlıklar duyuldu, fenalaşanlar oldu.

Salondaki gerginlik bütün duyu organlarımız tarafından hissediliyordu artık.

Karar okunmaya devam ediyordu; ikinci grup da ağırlaştırılmış müebbet hapis…

Karar okunmaya devam ediyordu; benim de dâhil olduğum üçüncü grup da ağırlaştırılmış müebbet hapis…

2003 yılı yasaları uyarınca birinci gruba 20 yıl, ikinci gruba 18 yıl, üçüncü gruba 16 yıl hapis cezası…

Suç, terör suçu olarak değerlendirildi.

Ceza indirimi uygulanmadı.

Cezalar üst sınırdan verildi.

Babalık ve kocalık hakları yasaklandı.

Mahkeme masrafları ve müdahillerin avukatlık giderleri bize yüklendi.

Hepimize ömür boyu kamu görevi yasaklandı.

Hiç kimse tahliye edilmedi.

Tutuksuz yargılananlar hakkında da yakalama kararı verildi.

Salona gelmiş tutuksuz yargılananlar orada tutuklandı.

* * *

Karar açıklandıktan sonra izleyici sıralarına, sevdiklerimize koştuk.

Marşlar söyledik.

Bazılarımız basın mensuplarına sıcağı sıcağına o andaki duygularını ifade etti.

Herkes izleyici sıralarındaki ailelerini ve dostlarını sakinleştirdikten sonra Hasdal, Hadımköy ve Maltepe cezaevlerine gidecekler salondan ayrılmaya başladı.

Ben de eşime el sallayarak salondan çıktım. Bir daha nerede, ne zaman ve nasıl buluşacağımızı bilemeden sevdiklerimizden ayrıldık.

Duruşma salonunun dışında sanki bir konserden çıkmışa benzeyen yüzlerce insandık.

Ortalık ışıl ışıldı. Jandarma arabalarının mavi beyaz ışıkları göz alıyordu.

Kalabalık ve kargaşa içinde, kaldığımız cezaevinin numarası ile bineceğimiz otobüsü arıyorduk, Beş numaralı cezaevine hangi otobüs gidiyor?..

Jandarmaların gösterdiği otobüse bindik.

Hep birlikte, Bahriyeli yârim var… şarkısını söyleye söyleye, bizi uğurlayan insanlara neşe ile el sallayarak Silivri Cezaevi’nin yüksek duvarlarının arasında kayboldu otobüsümüz.

* * *

Sonrasında kamuoyunda bilinen süreçler yaşandı. Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararı ile Haziran 2014’te hepimiz tahliye olduk ve yapılan yeniden yargılamalar sonucunda da beraat ettik.

Bize ve bizim üzerimizden Türkiye’ye yapılan bu kötülüğü yapanlara ne oldu dersiniz?

Sizce kumpas davaları yaratanlar, sahte belge oluşturanlar, bu kumpas sürecinde görev alan polisler, savcılar, yargıçlar ve yüksek yargıçlar yargılanıp ceza almışlar mıdır?

Ne yazık ki yanıt hayırdır. Kumpas yargılamalarda görev alan sözde savcı ve yargıçlar ya hapistedir ya da kaçaktır ama hiçbiri kumpas davasındaki sorumluluklarından dolayı henüz yargılanmadı.

FETÖ’nün sözde hâkim ve savcıları için 18 Haziran 2019 tarihinde Bakırköy 2’nci ACM’nde açılan dava bugün itibarı ile iddianame inceleme sürecindedir.

Sizce devletin yargı ve polis gücü kullanılarak yapılan bu bir tür darbe sonucunda mağdur olan, yıllarca hapishanelerde yatan, ölümler yaşayan insanlardan özür dilenmiş midir?

Yanıt hayırdır.

Kumpas davalarını analiz etmeden, bir tür darbe olarak nitelendirdiğim bu komplonun -aslında bilinen- failleri tespit edilip yargılanmadan geleceğe umutla bakabilir miyiz?

Ne yazık ki hayır.

Karardan sonraki gün Orhan Bursalı Cumhuriyet’teki köşe yazısında şöyle diyordu:

Kara gün dedim başlıkta. Türkiye için tabii ki, gelecek için, hukuk için, demokrasi için, düzülen insan hak ve özgürlükleri için… yargı için, evet yargı için Kara Gün… Bakalım bu kara günün üstesinden Türkiye nasıl gelecek!..”

Sizce Türkiye bu kara günün üstesinden gelmiş midir?

Sevgiyle kalın.