Kardak

Kardak
Arşiv\n

1936 yılındayız.

Lozan Antlaşması ile doğan genç Türkiye Cumhuriyeti savaş koşullarında eksik kalan jeopolitik eksikliklerini tamamlama gayreti içine girmiştir. Bu aşamada en önemli kazanımlardan birisi de Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme ile Türk Boğazları üzerinde yeniden egemenlik sağlanmıştır.

Montrö Sözleşmesi imzalandıktan sonra dönemin Dâhiliye Bakanı Şükrü Kaya bir gece kim bilir kaçıncı kez Lozan Antlaşması’nın maddelerini karıştırırken adalardan bahseden maddelere bakar ve aklı karışır. Haritayı açarak incelemeye başlar.

Ege kökenli bir insan olan Şükrü Kaya Yunanistan ve İtalya’ya terk edilmiş bazı adaların çevresinde adacık ve kayalıkların olduğunu anımsar ama haritada bunları göremez.

Gece uyku uyuyamaz. Sabah bakanlığa gittiğinde ilk işi müsteşarı çağırıp şu emri vermek olur: “Bana gözü açık olanlardan dört müfettiş seç getir.

Ve bir çalışma başlatır. Müfettişler çalışmalarını bitirip geldiklerinde bakan dinledikleri karşısında dehşete düşer. Ege’de sahiplenilmemiş yüzlerce ada ve adacık vardır.

Cumhurbaşkanına gider ve durumu anlatır.

Eğer en kısa zamanda bu adalar üzerinde mülkiyet hakkımızı belirtmezsek, Yunanlar veya İtalyanlar hangisine ayak basarlarsa bayraklarını çekiverirler. Bize de apışıp kalmak düşer. Onun için derhal adaları işgal etmeliyiz.

Mustafa Kemal bir an düşünür. “Haklısınız. Büyük bir ihmalde bulunmuşuz. Hemen Mareşale gidin ve durumu anlatın” der.

Dâhiliye Bakanı Mareşale (Fevzi Çakmak) durumu anlatır ama Mareşal “Olan olmuş demektir. Artık yapacak iş yok. Elden ne gelir.” der.

Bunun üzerine konuyu kabineye taşır bakan.

Sonuçta Bakan Şükrü Kaya yüzlerce adacığın küçük olanlarına birer numara, büyük olanlarına da birer isim verir. Bu numara ve isimler kalın çinkolar üzerine yazdırılır ve Dâhiliye Bakanlığına sağlanan deniz araçları kullanılarak bir gece operasyonu ile adalara sabitlenir.

Adaların büyüklerine üçer beşerli jandarma karakolları kurulur, küçüklerine gözetleme kuleleri yapılır, nöbetçiler konur. Tehlikeli yerlere de deniz fenerleri yerleştirilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğinde olan söz konusu coğrafi formasyonların kayıt altına alınma işlemi o dönemde yapılmış tek çalışmadır.

Ama maalesef devamı gelmez.

* * *

60 yıl sonra…

Sahil Güvenlik – 67 Komutanı aldığı emir gereğince Kardak kayalıkları çevresinde görev yapmaktadır.

Türkiye egemenliğinde olan Kardak kayalıklarına Yunan bayrağı dikilmiş ve Yunan askerleri çıkartılmıştır.

Durum çok ciddidir ve gerginlik giderek artmaktadır.

Yunan uçaklarının sürekli olarak başlarının üzerinden uçmasından rahatsız olan ve medyaya kötü görüntü veren Sahil Güvenlik – 67 Komutanının yüzü iki F-16 Türk jetinin bölgeye gelmesiyle birlikte gülmeye başlar.

F-16’lar sahil güvenlik botumuzun çevresinde sürekli dönüp duran ve onu taciz eden Yunan gemilerinin antenlerini budayacak kadar alçaktan uçuş gösterip, sonrasında selam taklası yaparlar. TCSG-67 jetlerimizin bu desteğine gemi düdüğünü çalarak teşekkür eder.

Havada yaşanan it dalaşı sonrası Türk F-16 jetleri, önlerine kattıkları beş Yunan savaş uçağını İstanköy’e indirmeyi başarır.

Sahil Güvenlik Bot Komutanı jetlerimizin arkasından bakarken “Bir tek Hasan Mutlucan eksik. Bu görüntüler her kişiye nasip olmaz” diye düşünür.

* * *

Kriz patladığında Marmaris’teki Aksaz Deniz Üssü’nde bulunan TCG Yavuz firkateynine derhal Kardak kayalıkları bölgesine intikal etmesi emredilir.

Emredilir ama bir sorun vardır.

Gemi Komutanı Deniz Kurmay Yarbay Ahmet Erol istifa etmiş ve emekliliğini istemiştir. İstifası onaylandığı anda gemiden ayrılmak üzere beklemektedir. Kardak görev emri geldiğinde istifasının onaylandığına ilişkin emir de gemiye ulaşmıştır.

Yarbay Ahmet Erol istifa ettiğini aklına bile getirmez. Derhal seyre kalkar, krizin bitimine kadar gemisine ve personeline kumanda eder.

Yani mevzubahis vatansa gerisi teferruattır.

* * *

Avuç içi kadar dar bir alanda Türk ve Yunan savaş gemileri her an biri ateş düğmesine basacak ruh haliyle ortalıkta dolaşırken, olmaz denen olur sahaya gazetecilerin kiraladıkları balıkçı tekneleri girer.

Kardak sahasında göreve devam eden TCSG-67 Komutanı sahadaki gazetecileri taşıyan botları uyardıktan sonraki durumu şöyle anlatır:

Çoğu yerel olan gazeteciler anlayış gösterip sahadan çıktıktan sonra bir başka Yunan gemisi ile karşı karşıya geldik. Aramızdaki mesafe 20-30 yarda (18-27 metre).

Personel ‘Komutanım öl de ölelim, vur de vuralım’ havasında.

Benim de en büyük korkum birinin emirsiz, vaktinden önce kontrolü kaybedip ateş açması.

Bu arada ne zaman köprüüstüne çıksam, bir Yunan keskin nişancı beni kesiyor.

Çatışma başladığında Yunan gemisinin köprüüstünde kim varsa indirmesini emrettiğim Diyarbakırlı bir askerim bu duruma çok içerliyor. Her seferinde Yunan nişancıyı indirmek için benden izin istiyor ama biz rütbeliler birbirimize bakıp bıyık altından tebessüm ediyoruz. Ona da sakin olmasını söylüyorum.

* * *

Krizle birlikte Kardak bölgesine intikal etmiş Gurbet hücumbotunun başçarkçısı Yüzbaşı Ümit Artar da gemi personelinin psikolojisinden bahseder:

Topların cephaneleri dolu, soğutma suları açık. Yani tabancanın kabzası çekili, eller tetikte.

Güdümlü mermi için bütün kilitler açık.

Yunan firkateyni Themistoklis’in kazan dairesi üzerinde infrared sistemlerle traktayız.

Söyleyin vurayım şunu!’ diyen operatörümüz var.

Personel her şeyi ile mükemmel.

Namaz kılanlar, dua edenler, duygu yükü yaşayanlar…

* * *

SAT timinin Kardak’a çıkışı ile ilgili emri ve kendi botuna verilen görevi Amiral Aydın Gürül’den megafonla alan TCSG-67 Komutanı o anı şöyle anımsıyor:

Emir alınmıştı. Gazamız mübarek olsun diyerek komuta gemisinin üzerinden ayrılıp saat 21.00’de Çavuş Adası’nın batısına doğru ilerledim.

Rütbeli personelimle bir toplantı yaparak operasyon hakkında kendilerini bilgilendirdim.

Sakin duruyorlardı.

Yıllardan beri eğitildiğimiz o sıcak an çok yakındı.

Helalleştik.

Çok duygusal bir andı. Herkes birbirine sarılarak vedalaştı.

* * *

Buraya kadar yazdıklarımı Emekli Deniz Kurmay Albay Bora Serdar’ın “Denize bakma, denizden bak / Kardak”(*) isimli kitabından derledim.

Okumak için elime aldığım anda bitirinceye kadar bırakamadığım bir kitap oldu.

 

Kitap, Kardak krizinin doğru olarak anlaşılabilmesi için Türk-Yunan ilişkilerinin tarihinden başlıyor. Bu çok önemli. Çünkü tarih bilincine sahip olamazsak zamandan ve mekândan kopuk gerekçelerle kendilerine hak vermemizi isteyen çok sayıda yerli ve yabancı kurnazın etkisine açık oluruz.

Bu tarih bölümünü okuduğunuzda yüzlerce yıldır süren bu emperyalist politikanın Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de devam ettiğini çok açık olarak görüyorsunuz.

Kitapta tarih dışında değinilen bir alan da bugün Ege’de yaşanan sorunların süreç içerisinde nasıl oluştuğu. Bu bölüm bugünü anlamamıza ve yarın hangi sorunlarla karşılaşabileceğimize ilişkin ipuçları veriyor.

Ege’de karasularını genişletme girişimleri, adaları iskâna açma çalışmaları, -dünyada hiçbir örneği olmayan- karasularından daha geniş Yunan hava sahası, askersizleştirilmesi koşuluyla devredilen adaların askerileştirilmesi…

Hepsi topluca ve kolay anlaşılır biçimde açıklanmış.

Bora Serdar, Kardak krizi ile ilgili gelişmeleri hem Türk hem de Yunan tarafı gözüyle aktarıyor bize. Böylece iki tarafın değerlendirmelerini de ayrı ayrı öğrenebiliyorsunuz. Bu, kitaba objektiflik ve okuma zevkine de büyük bir katkı sağlıyor.

Kriz öncesi gelişmeler anlatılırken özellikle Türk tarafında, denizlerimizdeki hak ve çıkarlarımız konusunda ulusal bilincimizin ne kadar yetersiz olduğunu görüp kahroluyorsunuz.

Bu nedenle bugün yapacağımız en güzel şey denizlerdeki hak ve çıkarlarımız yani “Mavi Vatan” konusunda ulusal bilincimizi geliştirmemiz için büyük çaba göstermek olmalıdır.

Bora Serdar kitabını akademik incelemeler de dâhil nadir sayıdaki yerli ve yabancı dokümana, Türk ve Yunan medyasında yer alan haberlere, bölge halkı ve Kardak harekâtında sorumluluk üstlenmiş askeri personel ile yaptığı söyleşiler ile anılara dayandırmış.

Bora Serdar

Yazımı kitabın yazarının değerlendirmesi ile bitirmek istiyorum:

“Bugün 6 mil genişliğinde karasuları uygulamasına göre Ege’nin yaklaşık yüzde 7,47’si Türk, yüzde 38,66’sı Yunan, yüzde 5,37’si de egemenliği devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların karasuları ile kaplanmaktadır.

Açık deniz alanı ise yüzde 48,85’tir.

Yunanistan, eğer uygun koşullar bulur da karasularını 6 milden 12 mile çıkarırsa Türk karasuları yüzde 8,76ya çıkarken, Yunan karasuyu alanı yüzde 60,33’e ulaşacaktır.

Egemenliği devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların karasuları yüzde 10,65’e çıkarken, açık deniz alanları yüzde 19,71’e inecektir.

Yani, Ege’deki açık denizin yüzde 32’lik kısmı Yunan karasularına dönüşerek, Yunanistan’ın deniz ülkesi büyüyecektir.”

Yunanistan’ın deniz ülkesinin büyümesi Ege Denizi’nin Türkiye tarafından hiçbir şekilde kullanılamaması ve Anadolu’nun karaya hapsolması demektir. Karaya hapsolmuş Anadolu yaşamını sürdüremez.

Bu nedenle ‘Mavi Vatan’ kapsamında herhangi bir ülkeye terk edilecek bir çakıl taşımız bile yoktur.

Türk-Yunan ilişkilerinin tarihsel gelişimini, Ege’de var olan sorunların kaynağını, Kardak krizi ile ilgili objektif ve eleştirel değerlendirmeleri coşkulu bir belgesel tadında soluk soluğa okumak isterseniz Bora Serdar’ın “Denize bakma, denizden bak / Kardak” kitabını öneriyorum.

Sevgiyle kalın.

(*) Denize bakma, denizden bak – Kardak / Bora Serdar / Kırmızı Kedi / 2020