Karst bölgesi, Slovenya

Gürcan Elbek yazdı...

Karst bölgesi, Slovenya

Rok ile son yapacağımız gezi, mağaralarıyla, üzüm bağlarıyla, kaleleriyle, şatolarıyla ilgi çekici yapıdaki Karst bölgesine olacaktı. Karstik yapılara adını veren bölgede, Postojna Mağarası dahil olmak üzere birçok yeri birlikte gezecektik.

Karst Bölgesinden fotoğraflar, Slovenya.

Sloven gezgin arkadaşım Rok, beni Ljubljana’nın merkeze uzak bir mahallesinde, komünist dönemin toplu konutlarına benzeyen mütevazı evinde misafir ediyordu. Ev, sadece temel yaşamsal gerekleri içeren, yalın bir mekan halinde olsa da, dünyanın her köşesinden ufak objeler, çoğunlukla gezi kitapları içeren kütüphane ile sıcak bir enerjiye sahipti. Dünyayı arşınladığı, tamamen hırpalanmış dört çift terliği, en değerli ev süsü olarak duvarda asılıydı.

Gezgin arkadaşım Rok.

Rok’un özgün ve farklı günlük yaşantısına tanıklık etmekten çok memnundum. Dünyanın neredeyse tümünü hazmederek gezmiş olan Rok ile 2013 yılında Bolivya’da geçirdiğimiz mutlu günlerden sonra tekrar Ljubljana’da buluşmak çok keyifli olmuştu. 

Rok’un günlük yaşamından kesitler…

Güne sabahın erken saatlerinde başlıyordu. Yoga ile ilgilenenlerin çok iyi bildiği “Güneş selamlama (surya namaskar)” egzersizini yaptıktan sonra oldukça az yemek yiyor, özellikle karbonhidratlardan uzak duruyordu. Elmayı çekirdeği dahil herşeyiyle yerken, harika böreklere mesafeliydi. Rok börekten uzak dursa da, kız arkadaşı Verena ve ben afiyetle, Makedon ustanın yaptığı börekleri mideye indiriyorduk.

Son derece ayrıntılı bir geri dönüşümü, mutfağında daha ilk andan itibaren başlatıyordu Rok. Bu geri dönüşümün ilkeleri ve ayrımında bile büyük bir emek ve bilgi birikimi sezilmekteydi. Saplantı denebilecek bir hassasiyette: metal, kağıt, sebze-meyve ötesinde daha da özelleşmiş tasniflerle geri dönüşüme önemli bir mesai harcıyordu. 

Doya doya sohbetler yapıyorduk. Daha çok dinleyen bendim. Hazine değerinde, özgün paylaşımlarını not ediyordum. Bolivya’nın güneyindeki Tarija isimli kentte, şirin bir hostelde 10 gün birlikte kalmış, çevreyi birlikte gezmiştik ama, bu kez Rok’u bire bir olarak daha yakından tanıyordum. 

Gezgin arkadaşım Rok ile.

Slovenya’daki günlerimiz çok güzel geçiyordu ama şarkının sözlerindeki gibi, her güzel şey çabuk bitiyordu. Rok ile son güne gelmiştik. Ondan ayrılmadan evvelki son gezimiz güneybatıya doğru, Karst bölgesine olacaktı. Rok’un rehberliğinde göreceğimiz yerler: Predjama Kalesi, Goçe Köyü ve Postojna Mağarası olacaktı. 

Karst Bölgesi…

“Karst” kelimesinin İngilizce’ye Slovenya dilinden geçen tek kelime olduğunu söyleyerek başlıyor ve tarihi, ekolojik, arkeolojik her türlü açıklamayla anlatmayı büyük bir zevkle sürdürüyordu Rok.

Karst Topoğrafyası; Kireçtaşı (Limestone), Kalsiyum-Magnezyum Taşı (Dolomite) ve Alçıtaşı (Gypsum) tipi kayaların milyonlarca yıl içinde erimesi, bozulması sonucunda oluşan bir jeolojik yapıymış. Bu da çökme çukuru olarak adlandırılan yapıların ve özellikle mağaraların oluşmasına neden olan bir coğrafi yapı. Netice itibariyle Slovenya’nın Karst bölgesi, mağaralar ve zengin su kaynakları ile dolu bir doğa cenneti.

 Karst bölgesinden görünümler.

Karstik jeolojik yapıların, suların toprağın yapısına bağlı olarak oluşturdukları şekilleri son derece sempatik bir anlatımla hazırlanmış “Karstik Şekiller” isimli aşağıdaki videoyu izleyerek, bu oluşumlar ile ilgili kısa ve öz biçimde bilgi sahibi olabilirsiniz.

Sempatik anlatımlı, “Karstik Şekiller”i anlatan video.

Predjama Kalesi…

Jama mağara demek Slovence. Predjama da mağara önü anlamına geliyor. Bu ufak kale, bir mağara ağzından içeri doğru konumlandırılmış, son derece korunaklı, sağlam (muhkem) bir yapı. Tam güvenlikli bir korunma mevkii olmuş. 

Predjama Kalesi.

Bu Ortaçağ kalesi, Postojna’ya 10 km mesafede. Dağın içine adeta sıkıştırılmış bu kale, bir ortaçağ malikanesiymiş aynı zamanda. Predjama, İkinci Dünya Savaşı’na kadar ise bir çok aileye ev sahipliği yapmış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise devlet düzenlemesiyle ziyarete açılmış. Kale mimarisi daha çok güvenlik unsurunu önde tuttuğundan, 160 santimlik duvarları, ormana ve nehre olan gizli geçitleri ve şahin tepesi konumuyla o dönemin güvenlik kaygısını anlamak için oldukça iyi fikir veriyor.

Predjama Kalesi’nden görünümler.

Kale bir hikayesiyle de ünlü hale gelmiş. Erazem isimli Slovenya Robin Hood’u önemli bir kişiyi öldürünce, Avusturya ordusu tarafından kuşatıldığı bu kalede yaşamını sürdürmeye başlamış. Uzun kuşatmaya süresince burada yaşamış. Etrafı sarılmış bir halde, açlıktan mutlaka dışarı çıkacak ve o zaman haklayacağız, diye bekleyen ordu da, altı ay mı desem iki sene mi desem, bu kalenin önünde beklemiş durmuş. Sonunda bizim Erazem, yukarıdan kuşatan askerlere taze meyveler atmaya başlayınca dışardakiler deliye dönmüşler. Her yerde olduğu gibi, kale içinden bir hain çıkması gecikmemiş. Hain, gizli geçitlerden sürekli meyve ve yiyecek geldiğini, o yüzden yakalanmasının imkansız olduğunu anlatmış. En korunaksız mekan tuvalet ihtiyacının görüldüğü yermiş. Gece Erazem tuvalete çıkınca, “Sen bize lambayla haber ver biz de taşlarla, mancınıklarla haklayalım” planı başarıyla uygulandıktan sonra, Erazem hakkın rahmetine kavuşmuş. Eee ortaçağ kalesine böyle hikayeler yaraşıyor. Gerçektir muhtemelen.

İçinde şapeli, rahip odası, şovalyelerin salonu, ailenin yemek salonu ve odaları, hizmetlilerin yaşam odacıkları, cephanelik, mutfak gibi yerler var. Dışarıda güldür güldür akan nehrin sesi eşliğinde güzel bir gezi noktası Predjama.

 Predjama Kalesi’nin içinden görüntüler.

Benim hoşuma giden, böyle bir yapının içinde dolaşarak Ortaçağ zamanlarını biraz daha hissetmem oldu. Sağlıklı bir yapı değil gibi geldi bana; içi buz gibi. Gidecekler dışarıdaki güneşe güvenmeyip, kazaklarını, polarlarını yanlarına alsınlar.

Predjama Kalesi

Predjama sonrası oldukça sakin bir köye geldik.

Goçe Köyü…

Karst bölgesindeki bir çok köy arasından Rok’un seçimi olan Goçe’de zaman geçirdik. Köyün sokakları bomboştu. Terkedilmiş veya siesta zamanı herkes evlerine çekilmiş hissiyle dolu, huzurlu bir sükunet…

Goçe Köyü’nün boş sokakları, Karst bölgesi, Slovenya.

Bizi evinin önünden geçerken selamlayarak, komşusunun üretimi olduğunu söylediği şaraptan ikram eden Vida Teyze’yle zaman geçirmek güzel oldu. Bizi evine davet etti. Mutfağında otururken sevgiyle etrafı tanıtıyor ve Rok ile güler yüzle sohbet ediyordu. Satılık likör ve eşyaları yanında, kızı ve damadının seramik işlerini gösterdi. 

Vida Teyze’nin evi, Goçe Köyü, Karst, Slovenya.

Köy, İtalya’ya yakın, filmlerden izlediğim köylerin hissini verdi bana. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında oldukça baskı görmüş, darmadağan hale gelmiş, faşizm baskısı yaşamış köydekilerin anlattığı birçok hikaye var. Ben sadece birine yer vereceğim burada. Köy 1900’lerin başlarında, aşağı ve yukarı köy olarak adlandırılmış. Köyün bir kısmı Avusturya-Macaristan Kralı’na, diğer kısmı Vatikan’a bağlıymış. Krala bağlı olanlar için askere gitmek zorunluyken, Vatikan ekibinin böyle bir zorunluluğu bulunmuyormuş. Nüfusa kayıtlı olduğu yerin, sadece 200 metre mesafe farkı olan insanların, uçurum şekilde değişen hayatları nasıl bir kader çizgisidir bir düşünün.

Goçe Köyü, Karst bölgesi, Slovenya.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda bu bölgede olanlar da pek hafife alınır hikayeler değil. Kayıp sayısı, çekilen acılar ve savaşın kaderinin şekillenmesi açısından, bugüne ışık tutacak gelişmeler. Zaten bölgede çokça yerel ve devlete ait müze ve sergileme alanları bulunuyor. Savaşın çirkin ve yıkıcı yüzünü buralarda görmek mümkün. Köyün bu acılı tarihine inat, yukarıdaki tarlalarda çiçekler, istif edilmiş odunlar, saman yığınları ve yemyeşil çevreyi masalsı bir huzur içinde hissediyorsunuz.

Goçe köyüne uzaktan bakış.

Bu huzuru arkada bırakıp, günün son durağı olan Postojna Mağarası’na doğru yola koyulduk. Postojna’ya varır varmaz bilet kuyruğuna girdim. Dünyanın her tarafından insanlar vardı. Kuyrukta sohbete başladığımız Sih kökenli bir Amerikan vatandaşı olan Chip, Amerika olimpiyat takımında atıcıymış. Buraya da geyik ve diğer doğal hayvanları avlamak için gelmiş. Slovenya’da bu şekilde can sıkıcı bir av turizminin varlığını bu sohbet sırasında öğrenmiş oluyordum. Chip, çok insancıldı, halen de irtibatımız bulunuyor. Bu barışçıl yapıyla, silah ve avı pek bağdaştıramıyorum. Korona onu da bu tür etkinliklerden ve gezilerden uzak tutmuş. Geyikler adına mutlu oldum. Bu ayrı bir konu, bu tür av ve avcılık başka bir parantez. Neyse biz bileti aldıktan sonra ilerlediğimiz Postojna’ya dönelim.

Postojna Mağarası girişi.

Postojna Mağarası…

Mağara o kadar büyük ki, içine minik bir tren yolu döşenmiş. Buraya girdikten hemen sonra ufak raylı sistem ile bu harika görünümlü mağara içinde ilerlemeye başlıyorsunuz. 10 dakika civarında bir yolculuktan sonra bu üstü açık tren yavrusuyla vardığınız noktada iniyorsunuz. Oradan sonra yaklaşık 45 dakika mağaranın içinde yürüyerek geziyorsunuz. Ufak grupların rehberleri oluyor. Siz de benim gibi sesli rehber (audio guide) edinip gezebiliyorsunuz. Önüne geldiğiniz galeri veya yerlerdeki numaraya göre yapılan anlatımı dinleyerek yürüyüşünüze devam ediyorsunuz. Etrafınızda sarkıtlar, dikitler, kolonlar, ufak göletler derken, milyon yıllar içinde oluşan doğal yapıları zevkle izliyorsunuz. 

Postojna Mağarası’ndan görünümler.

Aynı anda fotoğraf çekmek de isterseniz vay halinize. Çünkü bu dolaşma halindeyken, oradaki ihtişamlı renkli atmosferi fotoğrafa tam olarak yansıtamadığınız gibi etrafı keyifle izleyemiyorsunuz. Siz de birgün gezerseniz, fotoğrafı boşverin, o anın keyfini doya doya çıkarın. Belki bir kaç fotoğraf çekilebilir ama kesinlikle etrafınızı izleyip, nefes alıp bu değişik jeolojik yapının keyfini sürmek gerek. Gitmeden önce biraz da Karst yapıları hakkında bilgi edinmek, zevkinizi daha da artıracaktır.

Postojna’nın dünyanın en çok ziyaret edilen mağarası olduğunu söylüyorlar. Ziyarete açıldığı 1880’li yıllardan bu yana 35 milyon kişi ziyaret etmiş. Burayı 1970’de ziyaret eden anne ve babamdan sonra, 2014’de de ben katkı yapıyordum bu sayıya.

Güzel hislerle geçirilen bir günün son noktası olan Postojna’nın ardından ertesi sabah ayrılacağım Ljubljana’ya döndük. Gece biraz merkezde vakit geçirsek de, erkenden yatacak, ertesi sabah da sevgili dostumun evinden biraz buruk biçimde ayrılacaktım.

Vedalar ve merhabalar…

Daha evvel de yazmış, söylemiştim. Ayrılışlarda garip bir duygu olabiliyor gezginlikte. Bir yere gidiyorsunuz, yatağınız, ortam, her şeyin ruhu yeni ve farklı ilk başlarda. Bir iki günde hemen yattığınız, gördüğünüz bu yeni yere adapte oluyorsunuz. Hatta üçüncü gün neredeyse oralısınız. Birkaç gün daha kalırsanız ve orada mutlu anlar geçirdiyseniz artık ayrılık daha zor geliyor. Ama gezginliğin ruhu bu, ayrılıyorsunuz. Yaşadığınız güzellikler adına küçük bir burukluk oluyor gönlünüzde. Ayrılış sonrası içinizdeki bu burukluk yerini, yavaş yavaş yola ve bir sonraki durağa odaklanma hissine bırakıyor.

Korona günlerinden sonra yaza kavuşma…

Başlık bir umudu, bir isteği belirtiyor sadece. Gerçeklik değil. Korona’ya veda ederken pek bir burukluk yaşayacağımızı sanmıyorum. Yaz ise her daim güzel.

Uyumlanmaya çalıştığımız yeni hayat tarzında ikinci yaz mevsimi başlıyor. Okullar ilk kez, çoğunluğunu uzaktan gerçekleştirdikleri bir eğitim yılını kapatıyorlar. Büyük kenttekiler, daha da büyük kitleler halinde yazlık mekanlara akıyorlar. Bu akış bu yıl salgınla birlikte sahil kentlerini henüz yaz başlamadan sevimsiz bir hale soktu. Ayvalık’ta yaşayan biri olarak sel gibi akan bir sokak trafiğinden ve her yerde aşırı sayıda insan varlığından pek hoşnut olduğumu söyleyemem. Nüfus neredeyse üçe katlanmış gibi görünüyor gözüme. Bunlar yetmezmiş gibi, iki gün önce Ayvalık’ı vuran sabah fırtınası epey bir hasar verdi.

Tüm olumsuzlukların geride kalmasını arzu ederken, huzurlu bir yaz mevsimine ulaşmamızı diliyorum. 

Sevgi ve saygılarımla.

gurcan.elbek@gmail.com

www.gurcanelbek.com