Kassandra'nın kulakları çınlasın! 

Av. Mihriban Ünal yazdı...

Kassandra'nın kulakları çınlasın! 

(Çevrim İçi Tiranlara Karşı Uyarıyoruz!)

İnsan dışında başka herhangi bir varlık, kendi elleriyle yarattığı sistemin altında kalıp buna rağmen yine o sistemin kölesi, hırsızı, yalancısı, ateşli savunucusu, sözde tanrı-kralı olur mu? Üstelik bir “akla” sahip olduğu iddiasıyla.

O halde kibrimizi bir kenara bırakarak gurur yapmadan soralım, “akıl” deyip ardına sığındığımız, diğer canlılardan üstün yanımız diye böbürlendiğimiz, hatta “daha akıllı” gibi ifadelerle kendi aramızda bile üstünlük kurmaya çalıştığımız şey kötülük üretmiyor mu?

Acaba kötülük üreten şey sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz akıl mı yoksa o aklın aslında bulunmayışı mı veya bulunmasına rağmen gerçekte kullanılmayışı mı?

Tanrı, insana diğer canlılardan farklı olarak aklı verip onun bu akılla kendini ne kadar rezil edebileceğini seyredip eğleniyor sanki!

Savaşlar, açlıklar, acılar, sömürüler, çözümsüzlükler, kısır döngüler… Dünyanın tüm bu çılgınlık ve sıkışıklığının sorumlusu, katlettiğimiz ormanlardan kaçan ve bizim yerimize kırmızı ışıkta bekleyen diğer canlılar olmasa gerek!

Kabul edelim, herhangi iki insan arasındaki ilişkide de toplumsal ve uluslararası ilişkilerimizde de aklın, düşünmenin yerini çok kısa bir süre sonra hırs, güç, iktidar hülyaları, aslında bencil, sığ, kısa zamanlı ve ilkel hareket etme güdüsü alıyor. Böyle olunca da gerçeğin inkârı, yalanlar, saptırmalar kaçınılmaz hale gelip hepimizi yönetmeye başlıyor. İşin daha da kötüsü bu şekilde davranmak “akla uygun gibi” bir algı da yaratılıyor ve bu “iş bitirici” pek kabiliyetli (!) arkadaşlar dünyanın da ülkemizin de canına okuyor! Kral çıplak diyenlerse taşlanıp linç ediliyor!

Oysa gerçek, inkâr edip görmezden geldikçe sırtımızda büyüyen bir kambur!

Düşünelim, durum söylediğimiz gibi değilse o zaman niçin insanlığın, ülkemizin sorunları ortakken bizler bu sorunları çözmeye çalışmak yerine birbirimizi etnik-mezhep savaşlarımızın kurbanı yapıyoruz? Hepimiz açız, yoksuluz, ama önce filanca kabilenin, cemaatin karnı doysun mu? Zaman dar mı? Bekleyemez miyiz o kadar? Dünyadaki tüm çocukların aynı anda insanca yaşadığını görmeye yetecek kadar uzun değil mi ömrümüz? Dünya böyle mi gelmiş de böyle gidecek?

Bir bakıyoruz, aç bir hayvanın elimizdeki yiyeceğe aniden saldırması gibi en yakın arkadaşlarımız dahi asıl meseleleri bırakıp yetkin bir sihirbazın el çabukluğuyla şahıs, olay, etek boyu, çorap rengine dikkatleri çekerek herkesin faydasına olabilecek yollardan sapıp sadece kendi şahsi ikbal ve bireysel konumlarını güçlendirecek alanda pusuya yatıyorlar. İşte bu bencillik, menfaat ve yalan çukurundan, ancak kötülük çıkar, buradan tertemiz pırıl pırıl bir su içmeyi bekleyemeyiz.

Biz diyoruz ki bu bozuk sistemin kanunu kuralı da arızalı, temelden değişiklik şart, bu gerçekle ne kadar çabuk yüzleşirsek o kadar iyi, onlar diyor ki yerel mahkeme hakimiyim, Yargıtay üyesi olayım, sıradan bir savcıyım şöhretli bir AYM üyesi olayım, kendi yağıyla kavrulan bir avukatım büyük kartellere kapağı atayım!

Hiçbir hayvanın algı-zihin oyunlarıyla, yalanlarla kendini kandırdığına şahit olmamışızdır. O aşılması gereken bir duvar varsa aşmaya çalışır, duvarı yok saymaz, görmezden gelmez, sanal başka duvarlarla yıkmaya çalışmaz, duvarı o yaptı bu yaptı da demez, sorumluluğu başkasına atmaz.

Öyleyse soralım o mu akıllı biz mi? Sorumluk alıp zahmet çekmek yerine sorunu dışardan birine yıkmak, görmezden gelmek, dile getireni linç etmek en usta olduğumuz saha! Herkes sorumluluğu dışardan birine yükleme ki, buna Tanrı da dahil, konusunda ordinaryüs olmuş! Tanrı cezamızı verdi diyoruz konuşurken, oysa insanın insana ettiğini başka hiçbir varlık ona yapamaz, kötülüğümüzün kaynağı biziz, başka günah keçisi aramayalım boşuna.

Yeni değil ama tarih boyu süren inkârımız bu! Bize sürekli duymak istediklerimizi söyleyenlerin değil de Kassandra’nın kulaklarını çınlatalım! Kassandra (Cassandre) Troya kralı Priamos’un kızıdır ve tanrı Apollon’a kendisine olayları önceden bilme yeteneğini bağışlaması halinde onunla evleneceğini vadeder, ancak bu yeteneğe kavuşunca sözünü tutmaz, bunun üzerine Apollon tarafından cezalandırılır ve gerçekleşecek şeyleri önceden haber vermesine rağmen kimse ona inanmaz. Herkes Kassandra ile alay eder, Truva savaşının kaybedilmesine sebep olan tahta atı dahi haber vermesine rağmen kimse söylediklerine kulak asmaz.

Psikoloji bilimi de insanlığın geleceğine dair öngörülerde bulunan bu mitolojik kahramanın isim ve özelliklerinden hareket ederek, kişinin geleceğe dair doğru öngörülerde bulunmasına ve içinde yaşadığı toplumu uyarmasına rağmen, kimseyi kendine inandıramaması durumunu “Kassandra Kompleksi” olarak tanımlamıştır.

Bu konuda ülkemizde hemen herkesin aklına ilk gelen örnek, gerek Gladyo gerekse onun bir anahtar gibi kullandığı Fetö ve benzeri terör örgütleri konusunda onlarca aydın, gazeteci, asker, devlet adamının tehlike yaşanmadan önce yaptığı uyarıların dikkate alınmaması sonucu göz göre göre uçurumun kenarına sürüklenmemizdir.

Zamanında yapılan çağrılara, çığlıklara, isyanlara kulak vermememiz bize pahalıya mal olmuş, ülkemizin önemli değerleri, direnç noktaları, bilgileri, hafızası yitirilmiş, şehitler verilmiş, cezaevlerinde ömürler çürümüş, tahta at kozmik odamıza kadar girmiştir! Bu kendine durmadan “akıl” biçen insanların yaşadığı bir ülkede olabilecek bir iş değildir.

Pekiyi bu çağrılar, çığlıklar, isyanlar bitti mi, biter mi? Elbette hayır! İhanetler, yalanlar, kötülükler biter mi? Belki arttı, artar, ama bitmez!

Dün Erdem Atay’ın “Fetö İstese Bu Kadar Yapamaz. Örgütü Nasıl Sildiler? 404 Sayfa Bulunamadı!” başlıklı bir yazısı yayınlandı. Gayet haklı ve isabetli şekilde soruyor, isyan ediyor, uyarıyor ve diyor ki Erdem Atay: “Türkiye’nin hafızasını siliyorlar… Bu ülkenin hainlerini bulmanızı istemiyorlar. Bulmamanız için yasalar bile çıkarıyorlar… Bugün Zaman gazetesinin, Samanyolu televizyonunun, Bugün, Kanaltürk, Sızıntı, Aksiyon, Taraf gibi terör örgütü yayın organlarının arşivlerinin tamamını sildiler. Geçmişi yok ettiler. Tarihi ortadan kaldırdılar!” ve aynı yazıda arşivleri silerek yok etmenin de yetmediğini, her şeyi geri dönülemez şekilde silmek için unutulma hakkı, erişim engeli diyerek hafızamızda ne varsa ortadan kaldırdıklarını söylüyor.

Bu konu bugün ülkemizin en önemli gelecek ve güvenlik meselelerinden biridir! Çok sevdiğim bir tiyatro üstadı arkadaşım: “Bu çağda en pahalı şey elektronik ölümdür.” der. Herhalde bu pahalı şeyi kullanma hakkı da yine paralı talancılara, yalancılara, hainlere, teröristlere ait! Üstelik hukuk araç kılınarak! Her türlü ihaneti, alçaklığı et, çok sayıda insanın ölümüne sebep ol, rüşvet al, kamuyu zarara uğrat, ülkeyi darmadağın et, ama hakkındaki tüm haberler, izler üç saniyede buharlaşsın! Bu çevrim içi tiranlıktır! Ülkenin yargısı, toprağımıza, canımıza kastetmiş bu paralı tiranlara yol açacaksa, yargı reformundan anladığımız buysa vay halimize!

Bugün mahkemelerimiz, yapılan herhangi bir haberle ilgili erişim engeli kararı vermeyi istisna olmaktan çıkarıp ana kural haline getirmişlerdir ne yazık ki! Oysa temel hak ve özgürlüklerden ifade hürriyetinin bir görünümü ve ayrılmaz parçası olan basın özgürlüğünün bu erişim engeli kararları yüzünden ortadan kaldırılmasının ve kamunun haber alma, doğru bilgilendirilme hakkının önüne geçilmesinin işte bu paralı tiranlar dışında kimseye yararı yoktur. Öyleyse karar verin, çevrim içi alanın egemenlik ve hakimiyeti kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne mi ait olacak yoksa ülkemize kastetmiş bu paralı tiranlara mı?

Zaman, Samanyolu gibi terörist gazete ve televizyonlar ile ülkeye ihanet edenlerin arşivini silmek mi yoksa her gün kamu spotu gibi günün belli saatlerinde onları yayınlamak mı bu ülkenin iyiliğine? İnsanların hakkında hiçbir bilgiye sahip olamadığı, tüm iz ve pislikleri mahkeme kararlarıyla silinmiş, bu sebeple kendini her türlü kılığa sokabilecek bir teröristi on sene sonra belediye başkanı, milletvekili, cumhurbaşkanı seçme ihtimalinin olması bir güvenlik ve egemenlik sorunu değildir de nedir!

Özellikle kamuya mal olmuş isimlerin “erişim engeli”, “unutulma hakkı”, “anonimlik hakkı (dijital ortamlardaki elektronik izlerin silinmesi)” gibi kavram ve hukuki düzenlemelerin ardına sığınarak mahkemeleri kendi kirli çamaşırlarını paklayan çamaşır makinesine dönüştürmeleri, mahkemelerin ise buna kör, sağır, dilsiz taklidi yaparak alet olması asla kabul edilemez!

Bu anlamda çevrim içi alanın adeta gardiyanı haline getirilmiş ve temel hak ve hürriyetler ile Anayasa’ya aykırı hükümler de içeren 5651 sayılı Kanunun derhal gözden geçirilmesi, erişim engeli kararı verilmesinin çok daha sıkı ve anlaşılabilir şartlara bağlanması, bu sayede erişim engeli kararlarının kural değil istisna haline getirilmesi, bu alanda üyelerinin belli eğitim ve sınavlardan geçirilerek seçileceği ihtisas mahkemelerinin kurulması ve çevrim içi alanın hakimiyetinin Türk Milleti’ne ait olmasını sağlayacak her türlü adımın atılması, hukuki, teknik, idari tüm tedbirlerin zamanında alınması gerekir. Aksi halde gerçeğin kamburu artık onu taşıyamaz hale geldiğimizde hepimizi yere serer!

Cengiz Aytmatov da Kassandra Damgası isimli bilimkurgu öğelerinin ağır bastığı romanında yeni doğmuş bir bebekken annesi tarafından yetiştirme yurduna terk edilen, daha sonra Sovyetlerin emrinde biyoloji alanında çalışan bir bilim adamı olan ve kendini bu alanın (cehennemin) Mefisto’su olarak tanımlayan, en son bir ekibin başkanı olarak uzay istasyonuyla uzaya giden, ancak ordan geri dönmeyi reddedip kendini uzay istasyonuna hapseden Kriltsov Andrey Andreyeviç üzerinden “Kassandra Kompleksi” ni anlatır.

Kendini uzay istasyonuna hapseden Andrey Andreyeviç, orda insan embriyosunun daha anne karnındaki ilk haftalarında hayatta kendini bekleyen şeyleri(tehlikeleri) hissettiğini ve bu kadere tepki gösterme yeteneğine sahip olduğunu, bunu da doğuma karşı çıkarak yaptığını bulmuş, ayrıca doğuma karşı çıkan bu embriyoları taşıyan kadınların alnında benekler oluştuğunu (Kassandra Damgası) fark etmiş, bu sebeple dünyaya bir mektup yazıp adeta “Kassandra” rolünü üstlenerek embriyoların dünyadaki kötülükler sebebiyle doğal yaşam isteklerinin öldüğünü, bencillik ve riyakarlığımız sebebiyle ilk başta bunu kabul etmek zor olsa da gerçeği inkar etmeden insanların kendine çekidüzen vermesi gerektiğini anlatmıştır.

Andrey Andreyeviç’in buluş ve uyarıları, insanlar tarafından dikkate alınmamış, protesto edilmiş, hatta dünyanın mevcut düzenini temelinden sarsacağından şiddet de içeren tepkilerle reddedilmiş, Andrey Andreyeviç ise bunun üzerine “Kassandra Damgası” nın ortaya çıkarılması ile ilgili tüm araştırma notlarını ve bilgileri yok ederek kendini uzay boşluğuna bırakmış ve yaşamına son vermiştir.

Romanda bu şekilde yaşamına son veren Andrey Andreyeviç sorgulamalarında: “ … Kendime, bütün olanları cesaretle kavramalı, kendine ve başkalarına her şeyi itiraf etmelisin dedim. Tövbenin anlamı da bu: Kendine hiç mi hiç acımayacaksın. Her şeyi sonuna kadar itiraf edeceksin… Ölebilirsin, ama kendinden kaçamazsın. Bu anlamda, ölümlü biri olan insan aslında ebedidir… Ne olursa olsun, lanetlenmiş bile olsa gerçek değişmez. Bugün reddedilen bir problem yarın yeniden ortaya çıkabilir ve ondan kaçamazsın…” der.

Eserde ayrıca şu sorgulama yapılır: “… Eskiden zekânın, evrenin en yüce fonksiyonu olduğuna inanıyordum. Ama zekâ, kötülüğün ebedi rehinesi olmuş. Bir gün hürriyetine kavuşacak mı?”

Bu soru hepimiz için hâlâ geçerlidir!

O halde ülkemizde canı pahasına “Kassandra” rolünü üstlenenlerin, öldürülmesi, şehit edilmesi, hapsedilmesi, söylediklerinin göz ardı edilmesi, uyarılarıyla alay edilmesi, küçük düşürülmesi, ötelenmesi, aç susuz işsiz bırakılması gerçeği değiştirmeyecektir!

Aynı şekilde “Kassandralara” bu zulümleri yapanların “erişim engeli”, “unutulma hakkı”, “anonimlik hakkı (dijital ortamlardaki elektronik izlerin silinmesi)” gibi perdelerin ardına saklanıp mahkemeler aracılığıyla ve şeytanca geçmişlerini silmeye çalışmaları da bir süre sonra elleriyle kazdıkları kanalizasyonda boğulacakları gerçeğini değiştirmeyecektir, çünkü hayatta gerçekten daha keskin bir kılıç yoktur ve o intikamını hiç şaşmaz alır!

Birileri alnımızdaki “Kassandra Damgasını” dahi silmeye çalışsa da bizler gerekirse romandaki embriyolar gibi yaşamdan vazgeçerek uyarmaya, doğru bildiklerimizi söylemeye, gerçeği haykırmaya devam edeceğiz, Neden mi? Aşktan, vatan, cumhuriyet aşkından! Stendhal, Kırmızı ve Siyah’ta önce: “…İnsan eşit olmadan sevemez.” der, sonra da: “Aşk, eşitlik aramaz, onu yaratır!” diye söyler. İşte biz de bu aşkla yaratıyoruz eşitliği ve her şeyi, tüm gerçeği… Onun için kendimizi kimseden, kimseyi de kendimizden üstün görmüyor, dünyadaki diğer tüm tanrı-kralları reddettiğimiz gibi çevrim içinin tanrı-krallarını, tiranlarını da reddediyoruz!