Kaygı’ya mektup

featured
service

Nihat Genç yazdı…

BİR

An itibariyle ortaçağın içindeyiz.

Sezen Aksu’nun şarkısında geçen bir cümle üzerine iktidar ve şürekası ‘dine hakaret’ diye ayaklandı, içlerinde ‘durun yahu’ ‘yaptığınız delilik’ diyen bir kişi dahi yok.

‘Dine hakaret’ diye davalar açılıyor protestolar yapılıyor, ki, aslı astarı yok. Bir akademisyen de çıkıp yahu kardeşim sanat eserleri ‘imgelerle’ oluşur, benzetmelerde kullanılır, mesela, ‘yorgun gemi ağlıyor’ dendiğinde sahiden gemi mi ağlıyor anlarız, bu bir benzetme sanatıdır, mesela ‘akşam içime sevgilim düştü’ denir, insanın içine başka bir insan niye düşsün. Topluca kafayı yemişler. Bir cehalet fırtınası ülkemizi nereye sürüklüyor! Bu kadar açık ve basit bir ifadeyi alakasız anlamlara doğru abartan bu insanlar hangi okullarda büyütüldü?

Ve siz Sezen Aksu Hanım, Türk Ordusu FETÖ ve AKP işbirliği operasyonlarıyla imha edilirken destek verdiğiniz zihniyet yapıyor bunları! Sırtladığınız işbirliği yapıp ‘açılımlar’a birlikte koştuğunuz insanlar yapıyor bunları!

Artık kafanıza dank etmiştir diyeceğim de bir kafanız olduğunu da sanmıyorum, ülkenin tarihine kurumlarına savaş ilan etmiş uluslararası bir makinenin parçası oldunuz, şimdi, buyrun bakalım, bu ortaçağdan çıkacak hukuk kurumu, bağımsız bir siyasetçi, akademi, sanatçı ve aydın bir kitle bulabilecek miyiz?

Ve ortaçağ tek taraflı değil, İmamoğlu bir konuşmasını ‘tiyatro yapmayın’ diye bir ifadeyle bitiriyor ve bir tiyatrocu kalkıp İmamoğlu’na ‘tiyatroya hakaret edip tiyatroyu aşağıladığını’ söylüyor, olacak şey değil, ‘tiyatro yapma’ cümlesini tiyatroya hakaret diye anlayan yorumlayan bu manyaklık şarkı sözüne ayaklanan cehaletten daha az değil.

Daha ötesi, İmamoğlu da ‘tiyatro yapma’ ifadesinin yanlış olduğunu söyleyip özür dilemesi, yani topluca bir ‘delilik’ yaşanıyor!

Sıyırmış bir cehalet rüzgarı esiyor ve toplumun minaresi olacak insanlar karanlık cehalet karşısında eğiliyor! Arkadaşlar, aydınlar, siyasiler, hukukçular, akademisyenler, böyle zamanlarda, toplumun ‘minareleridir’, eğilmezler!

(Aman kalsın, minare eğilmez, diye bir imge de biz kullandık, şimdi de ‘minare eğildi’ diye dava açar nümayiş yaparlar.)

İKİ

Gencecik bir delikanlı, kendime ait özgür bir dakikam dahi kalmadı, diye intihar ediyor, kimsenin dıngılında değil!

Oysa bu tüm tarihlerin en büyük en amansız özgürlük savaşıdır!

Oysa Enes’in hikayesi hepimizin kişisel hikayesi, çevre, atmosfer, baskı, gözetim, uyarı, aşırı kontrol, kurallar, bomboş abartılı disiplin, okulu ve eğitimi ve gençliği zindana çevirmek, hepimizin hergün savaşını verdiği özgürlük hikayesidir!

Asıl intihar edenler intihar etmeyenler, o yurtların diğer odasında kalanlar, onlar toplu intihar ediyor; devletin, ahlakın, dinin canına topluca kıyıyorlar.

Bizim gibi canlarına kıymayıp ne mi yapıyorlar, Allah, din, kitap, gelenek, insan, ahlak hepsini  dergah dergah kadın çocuk demeden piyasa edip ‘tokatçılık’ yapıyorlar. Ertelenmiş intiharlarıyla devleti tokatlıyorlar bakanlıkları belediyeleri… Tokatçılığın adı olmuş milli değer ve tarikat!

Bir insan intihar etmeden başka nasıl kurtulur bu tokatçı sürüsünden? Tek çare, zihninde hep aynı kirli bulanık suyu habire istemsiz döndüren takıntı değirmeninin şizofren eşeği mi olsaydık.

Ne demişti Ziya Paşa, iman akçe olunca, namı haysiyetin sözü kalır fukarada! Yarabbi bu ne büyük beladır! İşte bu acizliğimiz insanın kökünü, kültürün ve medeniyetin köklerini, gözlerimizin önünde budayıp köreltiyor.

Gökteki yıldızlarda Osmanlı Ümmet ararken önlerindeki bok kuyusunu görmeyip düştüler, hayal kırıklıklarının acısını minik bebelerden gencecik çocuklardan çıkartıyorlar.

Duyun görün anlayın yapmayın, diyebileceğimiz, gözünü açacak kimse de kalmadı, bu bir ortaçağdır beyler, milyonlarca minicik çocuk manastırlarına kapatılmıştır!

Kimseyi kul köle etmeden kendi başınıza müslüman olmanın yolunu hala bulamadılar!

Müslüman olabilmek için birilerini kul köle kullanacaklar sömürecekler rehin alacaklar ve devletin ve halkın vergilerine çökecekler!

Yetmedi, dünya güzeli çocuklarımızı doğruyorlar, ne bir müslümandan feryat var, ne minarede sela, ne, neyden sada, feryat figan isyan ettikçe de ne garip iş Allahım sayıları artıyor!

Evlerinde avlularında semalarında minderlerinde ailelerinde merhamet kalmamış.

Kardeşlerim, kaygı, depresyon dediğin, herkes, göbek bağını kendi keser, toplum anne baba doktor o kaygıya artık ulaşamaz!

Kimisi acemilikle kimsesizlikle bilemeden kendini keser elin kolun çaresiz kalakalırsın!

Artık akşamlar çabuk çabuk olur da, bu ortaçağ karanlığında sabah olmaz.

Kendilerini de görmüyorlar, Kur’an okumakla müslümanlık taslayanların dilini Allah kesmiş, Kur’an okumakla müslümanlık taslayanların yüzlerini gözlerini dillerini Allah çarpmış farkında değiller.

Ve hayasız arsız suratsız cellatlar her Allah’ın günü kalkmışlar bir de müslümanım diye boy gösterirler!

Cihanda böyle bir akıl olmaz.

Bu manyaklarla bu devran dönmez.

Dillerinden ağu akıyor, ağızları zehir, insana bir matem günü dahi bırakmazlar..

Ya sabırla da olacak iş hiç değil!

Böyledir, İslamcılık, modern zamanlarda iflas etmek, büyük bir şirket gibidir, iflas ettim dersin, dayarlar ilacı ya da uyulacak kuralları, kurtarırsın .ötü.

Onlar iflas edince nakit sıkıntısı çekiyor ve bir profesyonel danışmana ihtiyacı var, derler.

Ama Enes kardeşim, bizler iflas edince, hırsız oluruz, dayanamadı oluruz, din düşmanı oluruz, zayıflıkla suçlanırız ve insan içine çıkacak yüzümüz kalmaz, yazık oldu çocuğa oluruz!

‘Bir intiharı bahane edip milli değerlere saldırıyor’, oluruz, bu yobazlık bu gaddarlık bu acımasızlık bu insanın insana kulluğu, ne zaman hangi çağda, milli değer olmuş diyen bir kişi de çıkmaz!

Modern zamanlar İslamcılığı, parasıyla ve iktidar gücüyle kişiliğini kimliğini namını salıyor yukarı tırmandırtıyor tarikatlarıi cemaatleri partilerini ideolojilerini taraftarlarını, sırf holdingleri tarikatları iflas etmesin diye, çocuklarımızı canlı canlı diri diri gömüyorlar, haysiyetsiz şerefsiz üç para etmez adamlar da bu kara cehaletin adına milli değer, diyor!

Cemaatler tarikatlar, yan gelip yatıp, kurulmuşlar postlarına, Allah’ı peygamberi, haşa keyiflerince kartondan kukla yapıp oynatıyorlar, adına da menkıbe-hikmetli bir hikaye deyip habire uydurup uydurup sallıyorlar, yasada yok dinde yok, ama hepsi niyeyse Allah adına konuşuyor!

Ey insanlar, bir gün sizin de içinizdeki insan çekip gider!

Ey insanlar, sizin de bir gün, her zaman içinizdeki o en yakınınız o oynatılan kuklalardan bunalıp daralıp çıkış bulamayıp pat diye korkup birdenbire ölüverir.

Bir insan evladı için en katlanılmaz şey, en yakınımızdakinin ölümünü, herkesten ve kendimizden gizlemek.

Tanrı’yla direkt aracısız konuşan, içimizdeki en yakını da tanıyan bilen yok.

Neyin öldüğünün, neyi kaybettiklerinin farkında değiller ve içinizdeki o insan ölünce geriye sadece duygusuz Allahsız bir makine kalır!

Ve ne zordur, içimizdeki enyakın hiç ölmemiş gibi yeni cümleler kurmak, yeni adımlar atmak, boşuna olduğunu bile bile, bir yobazlar ordusunun vahşi saldırısına nişangah olacağımızı bile bile..

Ya da aşk dediğin, çabalayacaksın savaşacaksın için titreyecek korkacaksın, hani en akıllı mecnundu, içinizdeki en yakın ölmüşse, aşık olacak duyguları olan kimse de yok!

Enes’in yayınladığı videoyu çekmeden, içindeki en yakını zaten ölmüş!

Bir insanın içindeki en yakınının ölmesi nedir bilen var mı?

İçinizdeki ölmüşse, geriye, girift sıkıntılı ilişkiler, hikayeler, suçlanırken utanırken ya da entrika içinde çaresiz bulursun kendini, gencecik bir çocuğun kaldırması kolay mı sanırsınız içindeki ‘ben’ olmadan bu vahşiler dünyasını.

Oysa, modern zamanlarda İslamcılar, aynaya bakıp, şeyhler yazarlar holdingler, ne kadar kolay kendilerine aşık olurlar, ne çok taraftarım izleyenim hayranım var, ne çok insan şeyhim deyip kapımı çalıyor diye…

Böyle bir zamana düştük Enes, Allah’la hesabı olan hesabını söylemez, dünya denen bu yerde kimi beleş oturur kimi kira diye canını verir, kimi mihnet töhmet altında yaşamaktan Allah’tan korkmaz  sokakta camiide hicap duymaz!

Ortaçağdan beter kalıcı ve daimi bir tehlike altındayız, bir türlü içimizdeki o insana yakınlaşamadık, Yunus’un bir ben var benden içeri, dediği.

İçimizdeki en yakının ölümüne, arayacak polis, bizi meşgul edecek dert ortağı bir arkadaş bulamıyoruz.

İçimizdeki en yakının ölümünün yasını tutacak zamanı bulamıyoruz!

İçimizdeki en yakınla birlikte bir şarkı söyleyemeden ölmek!

Bir insan, içinde ölenin kim olduğunu neden saklar, bilen var mı?

Ölenin kim olduğunu anlayınca bir insan rutinden sapar işe gitmez artık kimseyle konuşmaz ve artık din iman ülke toplum anne baba kimseye güvenmez!

Ah Enes, tıpkısı gençliğimin, masum ve dürüst yüzlü çocuk, ah Enes, hangi gün oldu ki akşam olmadı.

Hangimize içimizdeki ses hesap sormadı!

Hiç kimse hiç kimseye sevgili sevgiliye anne oğula içimizdeki en yakın kadar yakın değildir. İçimizdeki en yakın ne suyla ne ekmekle ne maaşla geçinir, sadece hür ve sonsuz bir neşeden esinlenir! Kuşlara göklere aya mehtaba anne baba sevgiliden daha yakındır.

Onun için müzik ve edebiyat ve seyahat ve şaka ve çiçekler ve dağ başları ve bölüşmek ve okşamak dışında, hiç bir şey yapamayız, hiç bir söz öğüt hiçbir bilgelik para etmez, özgürlükten başka.

İçimizdeki o en yakın çalışmayan tembel kaytaran gözden kaybolan birden dalıp giden yani zaman boşluklarını iyi kullanıp uzayan ve herşeyi dalgaya alan, zamanı ve mekanı ve hatta çevreyi ve dünyayı, iplemeyen hep o’dur.

Zapedilmez dizgilenemez içimizdeki en yakın, ne kötülükten gözü yılar ne fakirlikten korkar, kendi aleminde (irade) krallığımızı o yönetir!

Mesela, içimdeki en yakına göre, ben, olup biteni örtüp saklayanım, şapşalın tekiyim, vaziyeti dışarıya çaktırmadan idare ediveren!

İçimdeki en yakın, benzerim, Enes, rahat uyu, özgürlüğe savaş açmaya kimsenin gücü yetmeyecek, bu ortaçağ da gün gelip bitecek ve Tanrı’nın-doğanın kitabına uymayanlar elbet, helak olacaklar!

Oysa içimizdeki en yakın buhar ve sis ve göklerdeki yıldızlar gibi gözle görünecek ama elle hiç kimse tutamayacak. O uçup gittiğinde, her şey berbat olur, hayat ve dünya bomboş kalır ve sen de o yobazlar gibi sıradanlığın ve sistemin sıkıcı adamı oluverirsin. Ki, hiç bir genç kabullenemez bu kayboluşu ve kimse kalmak istemez tek başına beynini kesmekte olan testerenin sesiyle yıllar boyu başbaşa!

Açık konuşalım, yani, gizlice utanarak bir kızı süzdüğünüzü yalnız o görür.

En harbi tarafı çoğu zaman düşünceni hiç sormaz, isyancı, kanun tanımaz ve sen Allah’a deyince, o, pek dertlidir, bazen sesini çıkartmaz.

Birine .iktir çektiğinizde gözleri ışıl ışıl olan, o’dur, şarkı söylediğinizde vücudunuzda dolanan, o’dur, sokağa çıkıp keyifle gezemediğiniz zaman sertleşen küfür sallayan o’dur, ve şaşırmayı ama Tanrı’ya en yakın şeyhler değil sadece içinizdeki o’dur..

Hiç numaracı değildir ve hileci olan o’nu söz ve şakalarımla örtüp hep saklayan, sensin. benim, deryalar alemler insanlık bu dünyaya niye geldik, hepsi içinizdeki o ben’de saklıdır!

O yara alır ve incinirse ve kanarsa işte o zaman başlar, depresyon çöküntü bunalım takıntı çıkışsızlık ve hiçlik ve işe yaramamak duygusu.

Ve o yapayalnız kalırsa, işte o zaman kafesin kapıları ebediyyen üstünüze kapanır.

Adınız makamınız ne olursa olsun, kimse onsuz nefes alamaz, onu içimizden kovmaya kimsenin gücü yetmez, senin benim görmediğim ilahi gözleri vardır, herşeyi önceden hisseden kendi varlığıyla sevinen! O güzellik ve neşe’dir ve kimse o’nu durduramaz!

İşte biz engellenemeyen bu şeyin adına kısaca ‘kaygı’ deriz!

Engellendiğinde yetişemediğinde arzuladığında ulaşamadığında kısıtlandığında doymadığında okşanmadığında delirir ucube bir yaratığa döner ve dalta.şak ortaya fırlar!

Unutma sevgili okur! O sana pas vermezse hiç bir gol atamaz hiç türkü söyleyemezsin hiç bir kızı öpemezsin, dünya denen güneşli yer zindana döner, bir saniye olsun iş güç aile çevre dünyanın yükünü kaldıramazsın!

Unutma sevgili okur, o’nun ne zaman ne yapacağını kime isyan kime aşık olacağını ben de bilemem. O beni koruyan ordumdur, ülkemdir, Tanrımdır, o laf dinlemez, içimdeki o en yakınımın taktiği stratejisi yoktur. Hücuma geçmeden intikam almadan seyretmeden doymadan kavuşmadan kendini güvende hissetmeden kendini rahat hissetmez!

Sevgili Enes, hiç şüphen olmasın ben de senin gibi iç sesinden kaçan o sahte huzurlu şeytanlardan ve basit sıkıcılıklarıyla ortaçağ duvarları ören iki cihanda .ötleri rahata ermiş bu yobazlardan hiç olmadım, ben de senin gibi, dünyamı-hayatımı herşeyimi yakan kaygının alevinde büyüdüm! O’nu öldürmemek için direndim!

Sevgili Enes, hayatlarını başkalarının kaygılarına kurban edip kendi kaygısını hiç tanımayanlara sadece acırım ve elde yalınkılıç hala onlara karşı savaşır hergün dalgamı geçerim!

İçindekini öldürüp yerine şeyhlerini koyanlar, içindekini öldürüp yerine liderlerini koyanlar, bunlar artık şeyhlerine liderlerine dua eden makinelerdir.

Çünkü o en güzel ateş, içindeki ateşi öldüren insan değildir!

Gençliğimiz gaddar ve zalim kaygının kızgın demirleri üstünde geçti!

Ve ama yıllandıkça bizi seni beni hepimizi sonsuzluğa yine o ateş taşır!

Bu kızgın demirlerden korkup hayat için sadece şans arayıp fırsat piyango kollayanlar hep başkalarının hilelerinin kumpaslarının projelerinin kurbanı olur, onlar deryasız dünyasız hayatsız duygusuz başka tür yaratık olur!

Oysa öz iraden olmadan kaş çatacak özgürlüğün bile olmaz, iradesi olmayan bir ülke tüfek dahi çatamaz, iradesi olmayanlar ancak köle ve sömürge olur! Çünkü başkalarına satılamayacak, pazar piyasa edilemeyecek, boyun eğmeyecek, lafını esirgemeyecek o, olmadan yaşanmaz. Ekmek su değil sadece onur gurur ve erdem ve yaşayan, içimizdeki neşe’dir, o!

Sonra büyük iddialı lafların peşine de düştüm, kazanmak için kimsenin alevine ihtiyaç duymayanlar kurtaracak bu dünyayı.

Ve ama, ya, o alev sönerse?

Umutsuzluğa dönüşüp beynimizi çürüten o kaygıların ıstıraplı işkencesine kimse dayanamaz!

Evet, büyük konuşmaktan kork, evet, mütevazi olanı Allah büyütsün, evet, ama kaygın, senden en temel insani hasletler bekliyor, duyguların heyecanların insan benliğin, kalk ve kahramanca savaş, diyor! Bu savaş narasını atan içindeki o’dur!

Ve kaygısıyla boğuşanlar bilir zerafet incelik uçurum kenarında tutunulacak bir ot türü, endemik ve nadir bir bitkidir, o ıssız tepede orada olmayan hiç kimsenin adını bilmediği!

O alevi tanıdım mı tatdım mı bilmem, ama şükür bir mum ışığıyla işte bugünleri gördük, artık hayatta en sevdiğim şey, pırıl pırıl bir yeşil saha, dolu trübinler ve maçı kim kazanacak!

Trübinlerde dün bana çelme takan sapık taraftarlar artık benim takımı coşkuyla destekliyor, evet bugünlere hepimiz tarifi tasviri anlatımı imkansız zor günleri geçerek geldik!

O tarifsiz alevden taviz verip feragat ettim, hepsi fazla olur hem alacak gücüm yok hem de taşıyamam dayanamam, fiyatı çok düşürdüm, bir mum ışığına fit olup kendimi ikna ettim.

Ama o mum ışığına, altına hücum gibi şehvetle saldırdım.

Bu sistemden ve düzenden ve ne derler’den ve ölümcül sıkıcılıktan ve kırtasiyecilikten bir kaçış ki sorma?

O mum ışığının gölgesinde insan olmanın sevincini daracık bir alanda beni döven tekme tokat ayaklar altında aradım!

İhtiyacım mum ışığı kadardı ama onu da herkesle savaş vererek herkese karşı korudum, kimden uzaklaşacağımı, kimin dudaklarına yapışıp öpeceğimi, öğrenmek, on yıllarımı aldı. İçimdeki o en yakınla mum ışığında çok gizli çok mahrem bir anlaşma yaptım, bir yemin töreni, ölümüne bir andlaşma, dağa taşa and olsun, seni yalnız sahipsiz koymayacağım, dedim ve o mum ışığı o gün bugün kalbimde titreye titreye yanan kandilin neşemin ta kendisi oluverdi!

Ve bu yemini ve bu gizli protokolü yapmayan hiç kimse hayatta ve ayakta kalamaz, dünya denen bu gezegenin varlığını ve güzelliklerini hiç anlayamaz!

Çünkü ağaç bitki taş bile onsuz bir an yaşayamaz!

Bu mektubu sana değil aynı yaşlarda türbülansında gençliğimi verdiğim kendi kaygıma yazıyorum, her bir kelimesini şimdi benim gibi çaresizce çırpınan o çok mutsuz içlerindeki adamı kaybetmekte olan çocuklara postalıyorum!

Baştan söyleyeyim, onu bunu beğenmeyişimin ve dik kafalı olmamın sebebi, dinin, geleneğin,  kapitalist dünyanın, başkalarının atadığı hakemlere hiç inanmam. Şikeyle maç alanları adam yerine hiç koymam. Söyle ey okur, en yakınımla ilişkimi neden başkalarının tayin ettiği hakemler karar versin!

Kendi içimdeki torpilsiz eyvallahsız hakemi bulabilmek gençliğimin onlarca yılını aldı ve içimdeki en yakınımla dünya çevre fikir ahlak denilen bu amansız maçı almak değil sağ salim bitirebilecek miyiz?

Onlar, her olayda, istediği hakemi atarlar, siyasette ahlakta devlette partide arkadaş çevresinde ve ne güzel mışıl mışıl uyurlar!

Ben ise kendi içimdekiyle bile onlar izin verdikçe onların kararıyla talimatiyla onların hükümleriyle konuşacakmışım!

Onlar hakemlerini iktidar ve medya ve holding ve taraftar ve savcı gücüyle baştan seçmişler, bense, kendi iktidarıma bile hakim değilim, işte kaygımın hikayesi, özeti, doktor bey!

Oysa yoksul sahipsiz imkansız halk çocuklarının eyvallahsız boynuna bıçağını dayamış kendi hakemi hepsinden yüce ve kutsaldır!

Öz irademiz, her halk çocuğu için yoktan sıfırdan varedilmek zorunda, sıfırdan var etmeyi, kaygısı olmayan bilmez!

Bir küçük yanlışta ipini kendi çeken acımasız tarafsız bağımsız bir hakemle bir ömür aynı bedende yaşamak, kuşla tazı aynı bedende, kaygısı olmayanlar, bilemez!

Böyle böyle büyük kararlar alacak büyük laflar edecek bir tepede buldum kendimi, Putin’in Biden’in Tayyip’in oyunlarını bile bozacak(!) ve onların taraftarlarına nüfuz edecek şu hepimizin yakasını bırakmayan o çok zalim her anımı zehir eden o hakemle aynı kafes içinde ilaçsız dopingsiz kimyasız didişe didişe büyüdüm!

Sonra o çevre o arkadaşlar, büyük adam olmak şöhret olmak para sahibi olmak için Fetö’yle Tayyip’le holdinglerle konuştu anlaştı, ve ben sadece kuyruğuna teneke bağlanmış çıkışı olmayan iç konuşmalarımın toplamıyım, işte mahkeme, tutanaklarımın özeti budur, hakim bey!

Tutanaklarımı kimseden gizli tutmadım ve onlarla-başkalarıyla-kısa yoldan, aynı yoldan gitmedim, beynimdeki testereyi bir saniye olsun durduramadım. Modern çağın olmazsa olmazı organize suç çeteleri devletten örgütten ideolojiden partiden tarikattan uzak durdum. Yani bir insan yavrusu kendi gücümü maceramı iç sesimi çok merak edip o mutlak karanlıktan içimdeki mum kadar minicik ışığı korumaya aldım!

Hem herkesle savaşıyorsun hem herşeyden mahrumsun ve her Allah’ın günü kılıç sallıyorsun, nereden geliyor o neşe? Kalbimdeki o mumun korkak titrek ışığından!

Benim ki sadece insanlığın kökenine ait bir sadakat bir inattı, çünkü bir yazardım, insanı ayakta tutan nedir merak ediyordum, insan mı hızlı koşar, makineler mi örgütler mi liderler mi şeyhler mi medya mı, atlar mı, şöhret mi hızlı koşar gösteriş mi fiyaka mı? Petrol rafinelerinde mi daha çok enerji var mum ışığında bir küçük kandilde mi?

Yeterli beslenmemiş hiç fonlanmamış yüzüne bakılmamış ortamsız disiplin bilmeyen yoksul bir halk çocuğu, çılgın bir merak işte, nereye kadar koşabilir! Yunus, aşk insanı neyler, der, aşk insanı eğler dedim, kaygı değirmeninden bugüne kalan budur, sevgilim!

İçimdeki sesle savaş çok kızıştığı zamanlar pes eder rutin sıradan işler yapan insanlara çok imrenirdim, içimdeki beni dürter kafamı karıştırır ve ama hayranlığım çok sürmezdi!

Bu yüzden kapımı çalan evimi bedenimi rehin alan gençliğimi elimden alan beynimdeki testere kaygıya hayatımı borçluyum, ey sevgili, beni ayakta tutan o iç sese şükrediyorum!

Gerçekte dolu dizgin dört nala ama sakin ve sessiz kaygımla boğuştum ve üstüne keyiften rekor atlayış deneyen bir başka adam bilmem nasıl oluverdim. Her renk her ölçü duyguyu deneye deneye, duygusuzluğu mutsuzluğu damıta damıta! Uzun havaları uzata uzata.. Bomboş geçen günleri süze süze! Tatsızı iğrenci bulantıyı tanıya tanıya. Nefretimi kusa kusa. Mum ışığında is’ten ince nesnesiz ve sebepsiz duyguların gölgeleriyle uykusuz düşe kalka. O incecik mum ışığının kara isi… Bir baca bulup, patlayacak bir gerilim içinde gökyüzüne ulaşabilen bir kendinden geçme anı bulabilmek!

Kendinden geçme…

Sana sormadan geçen.

Hızla geçen, unutturan!

Sonranın misafiri!

Sonranın sofrası..

Sabırsızlığı alıveren!

Maçın sonunu bekleyecek zamanı kazanmak, beklemeyi bekleyebilmekti yücelerin yücesi büyük sır, bu amansız savaşı bu maçı kazanmak değil büyük mesele, katlanabilme gücünü tanımak, zor olan buydu, yoksa çekip gitmek, daha kolaydı!

Kaygının karanlık tarafında on yıllarını geçirmiş güçlü bir insan türü bilmiyorum ama beklemeyi öğrenenler kaygının karanlık enerjisiyle şarj ediyor insanı bu iç sesin iradenin sonsuzluk trafosu.

Üstünden yıllar geçti, bugün, kaygınla aran nasıl derseniz, kaygı artık, zihinsel açma germe, günlük sporum, derim.

Ama uzun amansız kıyasıya her gün top mermi patlayan uçuruma açılan cephelerini asla unutamam.

Yay gibi gerilmiş bedenlerin o uçurumda kenarında çok şansı yoktur, derim.

İsimsiz coşkular’a bilmem inanır mısınız, adını koyamadığımız ama son anda sizi dünyanın en mutlusu gibi hep yalandan sevince boğup deli gibi konuşturan!

Sevgili okur, içindeki zehir zıkkım doluluğun kriz anında patlayan isimsiz coşkular’a manyaklık demeyi bırakın, biraz sonra uyanacak serin ve sakin ve dingin duyguların ilk müjdesidir.

Ne sana övgüdür ne seni korumak için gelmişlerdir, isimsiz coşkular, en zor anlarınızda önce bir sapık kılığında ama içinizi kıpırdatan küçük küçük patlamalarla karanlıklarda size deniz feneri olur, evet, kayalara çarpacağım kesin, ama, sahile varmanın da güzelliğini de hatırlatır sana, kaybolduğun o anda!

Ta baştan, kaygıya karşı ilk hamlem, sona erip sönümleneceğini hiç düşünmedim ve bu bir beyin ve dünya bilmecesi, belki de bitsin istemedim, ve belki de içimde kendine savaş arayan çocuğa sanal bir bahane olsun, istedim, belki de dünya denen karalama defterini sil baştan çizip çizip yeniden yazmak istedim..

Ve sonunda kaygıma çok sağol hemşerim diyeceğimi de hiç düşünmedim, yakanı hiç bırakmayıp seni hep dinç diri zinde tuttuğu için, o isimsiz hallerin ilerideki adamı talimleriyle hayata dayanıklı kıldığı için mi?

Hala hiç bir şeyden emin değilim.

Kaygıyı bütünüyle yenmek mümkün değil, herkesin hikayesi özeldir ve kendine yani genel konuşmam ve nura bulanmadım ve sarhoş hiç değilim, ancak beni doyurmaya yetmeyen akşam kızıllığının artık kaygımla beni taşırıp taşırıp terbiye ettiğine, inancım tamdır, kaygı olmadan modern insan tamama ermez!

Yine de topyekün karar vermem, yani hiç değilse bu kadarcık top sürmeyi öğrenebildim ve hala kendime bir şans tanırım.

-Yüzlerce hikaye yazdıktan kırk yıl sonra bugün dahi hala en güzel hikayelerimi bir kaç yıl sonra yazacağım iddiasındayım!

Büyük ididialardan siz de korkun ama kaygıyla savaşta sağlığımızı iç sesimin büyük iddialarıma borçluyum, çünkü karakterinizi şekilleyen hiç bir tahammül ve sınır tanımayan içinizdeki o ses’tir!

Kaygıyla meydan savaşı verenler sıradan işlere gelemez yani rutine ayak uydurmak için canımızı pazar ettiğimiz bir dünyaya düşüverdik!

Kaygı denilen çöküş suçluluk çıkışsızlık karşısında istediğim sadece bir hakemlik pozisyonu ele geçirmekti, içimde, tarafsız bir gözlemci olabilmek, on yıllarımı aldı.

İyi bir hakem miyim bilemem yolum açık mı bilemem ama hakemime güveniyorum!

Ve o hakem ite kaka kendi halimizce manzarayı yüksekten seyredecek bir küçük tepeye kadar bizi getiren adımlarım-ayaklarım savaşın en yorgunu en ölümcül yaralar almış, kelimelerim oldu!

Sınanmış ve denenmiş sahici duyguların her biri tutanaklarımda gözyaşı döküp onurunu varlığını itibarını korumuş, kelimeler!

Evet hayatta çok yanlış var ve benim de çok hatam oldu ama ben de .ötün teki değilim.

Ve unutma, bu konu hiç kapanmaz, sahici kelimeleriniz ve güvendiğiniz bir orta hakem varsa, rutininiz pek de neşeli olur!

Seni saha dışına atmakla kim tehdit ediyorsa unutma insan gücünü-iradeni test ederek silkeleyip seni kendine getirir!

Unutma, kuracağım (yapacağın-üreteceğin) her cümle için girdiğin yoğun konsantrasyon seni önceleri sadece oyalar, ama oyalanmayı yalandan da olsa öğrenmek sana korunaklı dingin bir kimya hediye eder!

Ele geçirilmesi çok zor bu dinginlik içinde kendi işini-değerlerini-anlamlarını kendi özel eşyalarına etiketlemeye yani kendi dünyanı kurmaya başladığında, inan, dün seni öldüren kaygı, sonra senin köpeğin olur!

Yani arada bir ısırır korkutur hatta hala sokak sokak seni kovalar ama artık senin içinde sığınacağın üstünde çok konuşulmuş havadar sessiz bir yer nihayet vardır! Bir zamanlar kaçtığın yer, ey sevgili, sıcacık sığınağın haline gelir! Ey sevgili o sıcacık sessiz yerin kirası için şüphesiz yere göğe dualar eder şükrederiz.

Sonra sonra çakızlarsın başa bela beynin kara vebası kaygı, hastalık değil bir insanlık tedavisiymiş, işte doktor kapına gelmiş!

Acımasız çaresizlik tükenmişlik ve rezil rüsvay olup ve bilgisizliğimle yediğim golleri yani herşeyi taraf tutmadan itiraf etmeyi öğreten, bir hastalık! Bu kendimi ifşaya zorlayan o zalim, sonunda, kapıma gelmiş, cerrah kendi keskin kelimelerimle içime girmiş, dedim.

Kendimi kayırdığım, kendimi tuttuğum, kendime yonttuğum, kendimi pohpohladığım an, eyvah maçı kaybettim hüsrana uğradım, derim. Sonsuz bitimsiz uykusuz bir tedavi, kedi kuyruğuna takılmış tenekeden oraya buraya panikle kaçmaktan ya da tesadüfen kurtulamaz kimse, tenekeye karşı tek etkili ilaç çok dürüst olmalı insan kendi aleyhine de olsa bütün kararlar, hakeme güvenmelisin!

Sahici dürüst kelimeleri kaybettiğin ya da çok hırpaladığını cesurca kendine itiraf etmedikçe, ya da imgelerle metaforlarla ya da eserle dile getirmedikçe, kaygı, bir daha başa sarar! Modern çağda herkese çalışan yalancı iki yüzlü kelimelerin kabuklarını soymak, dile getirmek, asıl halleriyle kendilerini var eden beden dili ve duygularıyla ifade edebilmek, tüm çağların en büyük meselesi! Bu yüzden kendi bedenleri ve duyguları ve beyinlerinde test edilmemiş ondan bundan çalma çırpma kelimelerle konuşanlara sadece acırım!

Çünkü her başa sarışta çok yorulursun, ve kendine söz verirsin, kendini harcama, kendini hakaret etme, kendini aşağılama, evet, çıkışsız çözümsüz bir kaygı, bu insanlığı altına almış yok eden bir kimya, bir zehir, evet, hatalısın zayıfsın, ama lütfen, yalvarırım, bunu ölümcül bir hale getirme!

(Bunu ölümcül hale getirme), bu son cümle, hayat kurtarır!

Sanki açığını yakalamışım, o cümleyi kurdum. O cümleyi bulmuş ve kurmuş olmanın, neşesiyle birazcık büyümüştüm.

Evet, ölümcül hale getirme, ama kendine ait bir tek cümleyle bu amansız gerginliğin biteceğini de hiç bekleme.

Savaş yeni başlıyor, bir tepeye çekilip savaşı yüksekten seyretmenin bir yolunu bulacaksın!

Kaygının, seni-eşyaları-hayatı-görünüşleri-öte yüzü, onların köküne doğru seni varolma-yok olma hesaplaşmasına sürüklediğini anlayacaksın!

Yani, köklü bir anlam savaşı bu, aslında onun adı zehir değil, aslında onun adı mermi değil, aslında ahlak o değil, aslında o din değil, aslında onun adı toplum

Kaygı’ya mektup

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

14 Yorum

  1. 4 ay önce

    süper tespit

    Cevapla
  2. 4 ay önce

    Nihat ağabey sen ne yapmışsın böyle ? Alsınlar bu yazıyı bütün okulların müfredatına koysunlar.
    Orta çağ bağıra bağıra Türkiye için geri geliyor. Yukarı bakarken .ok çukuruna düşenleri çıkaracak bir Mustafa Kemal ,bir cumhuriyet vardı. Enes gibi gençlere emanet edilen bu cumhuriyeti emanet edecek kimseyi bırakmayacaklar. Açıkça anlaşıldı ki bunlar bu ülkeyi yok etmeye adamış hayatlarını ya da tümü baştan aşağıya deli… Bu sanat bilmez, cana yakınlık bilmez, gelenek bilmez, devlet bilmez, hudut bilmez, din bilmez hatır gönül bilmez, ilim irfan bilmez, zeka düzeyleri henüz ilkokulu zar zor bitirecek yetide olan egoistler yukarı bakarken .ok çukurunu aratacak bir uçuruma düşürecekler ülkeyi. Çok değil bu anlayış değişmezse 5 yıl içinde bu yazıyı her yerde görürüz. Tarihe not düşülmüş. Bu günü not alın bir yere…

    Cevapla
  3. 4 ay önce

    müthiş…

    Cevapla
  4. 4 ay önce

    İşte sahalarımızda görmek istediğimiz hareketler! Nihat abi tam on ikiden vurdun, nasıl attın bu golü! İşte bu yüzden bu memleketin en iyi yazarı sensin…

    Cevapla
  5. 4 ay önce

    iktidarı ve muhalefeti beraber yürüdünüz.kına yakabilirsiniz. Teşekkürler adam gibi adam Nihat kardeş gene 12 den vurdun

    Cevapla
  6. 4 ay önce

    Gerçekten çok çarpıcı, olağanüstü. Kalemine beynine sağlık. Başka da sözüm yoktur.

    Cevapla
  7. 4 ay önce

    Sayın Nihat Genç ,bu güzel yazı için teşekkürler.Tek kelime ile muhteşem . Yaşasın Cumhuriyet, yaşasın veryansın ve ekibi.

    Cevapla
  8. 4 ay önce

    Küçük Prens’teki gibi: ” Senin yıldızının bu kadar güzel olmasının nedeni, buralardan görmediğimiz bir çiçek sayesinde.”

    Cevapla
  9. 4 ay önce

    Nihat Genç, yazdıklarını okumadan yayınlayabilecek tanıdığım tek daşşaklı adam.

    Cevapla
  10. 4 ay önce

    Nihat Genç bir kaç gündür düşkündü ve sanıyorum, ki Enes kardeşimizin yasını tutuyordu……. Zaten başka kim tutar ki!

    Cevapla
  11. 4 ay önce

    Bazı paragrafları birden fazla okudum. Durdum düşündüm. Nihat Genç’in insanı yolculuğa çıkaran, insanı algısından tutup yaşamı deneyimlettiği yazılarına zaten hayranız ama bu yazı bambaşka. Bu kadar güzel bir yazıyo övecek kabiliyet yok bende. Şu dönemde en büyük lüksümüzsünüz Veryansın ekibi

    Cevapla
  12. 4 ay önce

    Yüksek perdeden bİr arzuhal yazı olmuş. Yazının ruhumda bıraktığı İmgeler büyük usta Neyzen Teyfİk’İn şu dİzelernİnde karşılık buluyor. “Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe, Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre, Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre! Ma’rifet mahkemesinde verilen hükme göre, Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer”. Selam ve sevgİler.

    Cevapla
  13. 4 ay önce

    Haklı mıymışım: insanlar yaşayanları işlerine geldiği gibi susturmaya, ölenleri ise yine işlerine geldiği gibi konuşturmaya bayılırlar. ;)

    Cevapla
  14. Abi çok güzel yazmissin içimize ışık tutmussun. Teşekkürler

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!