Kayıp Anayasa

Av. Mihriban Ünal yazdı...

Kayıp Anayasa

 Bir medeniyeti önce yok etmek sonra da onun belgeselini, dizisini, filmini çekmek ve tarihini, kültürünü çarpıtarak sil baştan yazmak, adına devasa müzeler inşa etmek…

Kayıp medeniyetler deyince Maya, Aztek, İnkalara, Kızılderililere kadar gitmeye de gerek yok artık, şimdi zaman daha hızlı akıyor ve kötülüklerin yok ediciliği de bu hızdan payını alıyor! Bosna, Azerbaycan, Afganistan, Irak, Suriye’ye bakmak yeter!

Mustafa Kemal Atatürk, “Ben fâni bir insanım, bir gün öleceğim. Büyüklüğüne ve üstün kabiliyetine inandığım Türk ulusunun gerçek tarihinin yazılmasını sağlığımda görmek istiyorum.” cümlesini belki biraz da bunun için kurdu!

Bugünkü yöneticiler, Türk Milleti’nin adını bile söylemekten çekinip sosyal medya hesapları üzerinden kendi vatandaşlarına tehditler savurma acizliğine düşmüşken, Mustafa Kemal Atatürk, kayıp Mu Medeniyeti hakkında bilgi toplanmasını, Türkler’in Mu kökenli olup olmadığının ve Türkçe ile Maya dili arasındaki benzerlik ve farklılıkların bulunup bulunmadığının araştırılmasını istiyordu…

Nerden nereye geldik! Yüz yıl önce büyük hedef ve çalışmalarla milletine hep ileriyi işaret eden büyük bir Lider’den kendi ülke ve yurttaşlarına İngiliz Kraliyet Afrikan Şirketi (The British Royal African Company) gibi bakan yöneticilere…

Bu İngiliz şirketi, kurulduğu günden itibaren Afrika’nın tüm kaynaklarını sömürmüş, “şeker ver insan satın al” gibi bir vahşilikle insanları köleleştirmiş, altın ticaretinden kazandığı paradan fazlasını kurduğu “köle borsası” ile kazanmış, Afrika’nın kökünü kazımıştır!

Bugün de bu kök kazıma faaliyetleri farklı alan ve değişik şekillerde, tüm dünyada aralıksız devam ediyor ve bir dönem herkesin öve öve bitiremediği, ancak dikkatli bakıldığında emperyalizmi eleştirir görünerek aslında onu yeniden üreten ve emperyalizmin büyüklük ve karşı konulamazlığının(!) reklamını köpürte köpürte yapan Avatar filminde Jake karakteri: “Eğer birileri istediğinin üstünde yaşıyorsa, önce onu düşman yap ki almak için hakkın doğsun!” şeklinde konuşturularak filmler üzerinden dahi mesajlar veriliyor.

İşte böyle bir ortamda memleket iplik iplik dökülürken, her gün mafya liderleri ile yasa dışı cemaatlerin meczup şeyhlerinin videolarını izlemekten sıkılmış olacağız ki, yeni bir milli spor bulduk kendimize: “Anayasa yazmak!”

Değiştirmek bile değil, sil baştan yazmak üstelik!

Gün geçmiyor ki birileri kucağında nur topu gibi bir anayasayla karşımıza çıkmasın! Bir gün iktidar, ertesi gün iktidarımsı muhalefet, öbür gün muhalefetimsi iktidar, başka bir gün bilmem ne odası, sonra filanca derneği… Meğer herkes işi gücü bırakmış olimpiyatlara hazırlanır gibi “anayasa yazmış!” Herkes kendi anlayışına göre bir “devlet tasarlamış!” Her şey büyük ödül için herhalde!

Oysa bırakalım yeni bir anayasa yazmayı, anayasayı değiştirmek bile mevcut Anayasamızın 175. maddesine göre belli başlı şartların ve nitelikli yeter sayıların oluşmasına, hatta gerektiğinde halkoylamasının yapılmasına bağlıdır!

Öyleyse anayasa yazma kuyruğuna girenlere hatırlatalım, anayasa (constitution), devlet teşkilatının yapısı ile vatandaşlar ve devlet arasındaki hak, özgürlük ve yükümlülükleri düzenleyip normlar hiyerarşisinde de en üst sırada yer alan kuralların bulunduğu, genel çerçeve çizen bir metin olduğundan olağanüstü bir durum ortaya çıkmadıkça değiştirilmesi   ihtiyacı doğmaz, hatta bunun şartları da öyle kolay kolay oluşmaz.

Eğer sömürge değilseniz ve sınırlarınız da cetvelle çizilmemişse durmadan yeni anayasalar yazmazsınız ve yazdığınız anayasaların ömrü de kelebeğin ömrü kadar olmaz!

Anayasa terimine karşılık gelen Fransızca kökenli “constitution kelimesinin sözlük anlamlarına dahi bakıldığında kurma, bileşim, meydana getirme, teşkil gibi manalara geldiği görülür.

Öyleyse anayasa yazıyoruz diye bir şeyi durmadan bozup bozup yeniden kurmaya kalkarsanız neden zorunuz var, bu neyin telaşı, her şey bitti anayasayla mı hukuki sorumluluktan kurtulmaya çalışıyorsunuz veya başka bir hesabınız mı var diye sormak zorunda kalırız hepimiz ve iktidarınız, muhalefetiniz şöyle dursun, ülke lego parçaları gibi elimizden dökülür!

Hiç unutmam, üniversite öğrencisiyken önemli bir şahsiyetin ziyarete geleceğini haber alan yöneticiler, ziyaretten önce o büyük(!) ismi ağırlayacakları binanın duvarındaki çatlağın üzerine kocaman bir Türk bayrağı astılar, akıllarınca bayrak kusurlarını örtmüştü!

Şimdi de anayasaya aynı işlevi yüklemeye çalışanlar var, geçmiş günahları, pislikleri örtmek için anayasa yazmaya çalışmak, çatlak duvarın üstüne Türk bayrağı asmaktan farksız, istediğiniz kadar saklamaya çalışın, bir gün herkes o beton yığını, çatlak, çürük binaların altında, bu akılsızlıkların altında kalacak!

Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu isimli eserinde, dış yardımlara dayanan ve hatta o yardımların da çarçur edildiği Tanzimat döneminin, ülke ve halkı, Batı sermayesine sattığını ve bu sebeple egemenliğin artık halk iradesine dayanması gerektiğini ilk anlatmaya çalışanın Namık Kemal olduğunu, ancak askeri ve ekonomik sıkışmışlıklar nedeniyle anayasacılık ve halk egemenliği düşüncesinin tersine döndüğünü ve Abdülhamit istibdadının doğduğunu belirtir.

Yine aynı eserde, Namık Kemal’in özellikle köylünün, esnafın, maliyenin, devlet idaresinin, eğitimin durumuna ilişkin gerçekçi gözlemlerinin o dönemde dikkate alınmadığını, daha sonra Kanun-ı Esasi dediğimiz ilk anayasa çalışmaları yapılırken de sorunların asıl sebepleri unutularak ve herhangi bir hazırlık, plan, proje yapılmadan ve sanki Kanun-ı Esasi yapılınca her şey düzelecek anlayışıyla hareket edildiğini, Abdülhamit dönemi Osmanlı aydınlarının Anadolu’yu tanımadığını, daha çok İstanbul’da toplandıklarını ve memleketin gerçek sorunlarıyla uğraşmadıklarını, Türk köylü, esnaf, işçisinin durumları üzerine hiçbir inceleme ve çalışmalarının olmadığını, hatta İngiliz, Fransız, Alman, Rus askeri coğrafyacıları ile arkeologlarının Anadolu’yu onlardan daha iyi tanıdığını, bütün bu konularda Namık Kemal’den çok çok geride kaldıklarını da söyler Niyazi Berkes.

Niyazi Berkes’in o dönem için yaptığı değerlendirmeler bugünümüzü nasıl da yansıtıyor değil mi? Yıllar geçiyor, ama yaşadıklarımız aynı!

Öyleyse aynı hatalara düşmemek için, “yeni anayasa yazma”yı sorunlardan kaçmanın, oyalanmanın, kötülük ve hukuksuzlukların üstünü örtmenin, içerde ve dışarda birilerini memnun etmenin aracı haline getirmektense ülkemizin gerçek sorunları üzerinde durmak zorundayız.

Bu anlamda tıpkı Namık Kemal’in bir dönem yaptığı gibi bugün de saygıdeğer komutanımız Nejat Eslen çok sayıda “iç cephe” yazıları kaleme alıp mümkün olan en geniş katılımla gerçek sorunların tespiti ve onlara uygun çözümler üretilmesi için çalışıyor.

O halde sayın Nejat Eslen’in Veryansın’da 08.05.2021 tarihinde yayınlanan İç Cephe Üzerine başlıklı yazısında sorduğu aşağıdaki üç soru üzerinde her uzmanlık alanından kişilerin içtenlikle durup düşünmesinde ve “iç cephe”ye katkı sunmasında ülkenin ve hepimizin geleceği açısından “yeni anayasa yazmak”tan daha çok yarar vardır.

Sorular şöyle:

“1.Seçilen uzmanlık alanı ile ilgili mevcut durum nedir?

 2.Mevcut durum iç cepheyi neden ve nasıl olumsuz etkilemektedir?

 3.Seçilen alanda iç cepheyi güçlendirmek için hangi tedbirler gerekmektedir?”

Bu sorulara cevap ararken aslında ilk soru üzerine, yani gerçek sorunlara kafa yorulduğunda diğer soruların da ister istemez yanıtlandığı fark ediliyor.

Bizler de “cumhuriyet”in sağladığı imkanlarla okuyan hukukçular olarak vefa borcumuzu olsun ödemek adına bu sorulara kendi alanımızla ilgili şimdilik bu yazıyla sınırlı kalmak ve çok ayrıntıya girmemek kaydıyla cevaplar aramaya çalışalım.

Her şeyden önce Anayasanın devrim kanunlarını koruyan ve neredeyse unutulan 174. maddesi hatırlanarak hukukun, hukukçuların ve ülkemizin geleceğinin çoğu zaten dışardan yönetilen yasa dışı cemaatler ile terör örgütlerinin kıskacından kurtarılması, yasa dışı cemaatler ile terör örgütlerine ait eğitim merkezi, vakıf, kurs adı altındaki tüm yerlerin kapatılması, eğitimin her aşamasında olduğu gibi hukuk eğitiminde de birliğin sağlanması ve sadece devletin bu işi yapması gerekir.

Bugün ülkemiz ne yazık ki yasa dışı cemaat ve terör örgütlerinin, özellikle çocuk ve gençleri devşirerek kendi zihniyetlerine göre farklı dil ve yöntemlerle adeta üretip kopyaladıkları savaş alanına dönmüş, hukukumuz ve hukukçularımız da bundan payını almıştır.

Oysa 12 Eylül’den hemen sonra dahi Huzur Partisinin (HP) kapatılması davasında, partinin programında “Türk alfabesi ile ilgili yeni düzenleme yapılacağı ifadeleri” nin yer alması, başka hukuka aykırılıklar bir yana, Anayasa’nın 174. maddesine aykırı görülmüş ve partinin kapatılmasına karar verilmiştir.

Hukuk alanındaki bu temel sorun yanında ayrıca ve kısaca belirtmek gerekirse,

*Kuvvetler ayrılığının gereği olarak yasama, yürütme ve yargı organlarının hak, yetki ve sorumluluk alanlarına çekilerek birbirlerinin işlerine müdahale etmemesi,

*Tabela hukuk fakültelerinin kapatılması, sayıya değil niteliğe odaklanılması,

*Hukuk fakültelerinin eğitim sürelerinin 7 yıla çıkarılması ve ilk 4 yıl genel hukuk eğitimi verildikten sonra öğrencilerin yapılacak bir sınavla sonraki 2 yıl için uzmanlık alanına göre ayrılması, son yıl ise uzmanlık alanına göre stajın okula bağlı olarak yapılması,

*En az 5 yıl avukatlık yapmadan kimsenin hakim ve savcı olamaması,

*Hakim ve savcılık mesleklerinin eğitim, staj, lojman, kürsü de dahil olmak üzere birbirinden tamamen ayrılması,

*Sözlü ve denetime elverişsiz her türlü sınavın kaldırılması,

*İhtisas mahkemeleri kurularak alanında uzmanlaşmış hukukçuların atanması,

*Olağanüstü bir hal olmadığı sürece davaların makul sürede bitirilmemesinin caydırıcı yaptırımlara bağlanması,

*Hukukçularla çalışan polis, asker gibi personelin özel olarak eğitilmesi,

*Baroların bölünmesinin engellenmesi,

* Hakim, savcı ve avukatların sıkı denetimlerden ve ara ara yapılacak yazılı sınavlardan ve eğitimlerden geçirilerek mesleğe devam etmesi uygun görülmeyenlerin elenmesi,

*Eyaletlere bölünme projesinin alt yapısını hazırlayan istinaf mahkemelerinin kaldırılması ve bunun yerine yüksek mahkemelerin daire ve personel sayılarının artırılması,

* Özellikle anayasa hukuku temel eğitiminin ilkokuldan itibaren verilmesi

gibi konuların önemli olduğu inancındayız.

Elbette daha çok şey yazılabilir ve çözüm önerisi getirilebilir, dileğimiz bunu hep birlikte  detaylandırmak ve yapmak, çünkü bu iyi niyetli girişimlerin tamamının, ülkemiz ekonomi, yargı, güvenlik, eğitim gibi alanlarda devasa sorunlarla boğuşurken “yeni bir anayasa yazacağız perdesi altında oynanan cambaza bak oyunlarından” değerli olduğuna inanıyoruz.

Bütün bu çabaların sonunda eğer gerçekten yeni bir anayasa yazılması ihtiyacı doğarsa da bu anayasayı, mevcut anayasaya dahi uymayıp ülkenin tüm değerlerini yerle bir edenler değil, acil ve öncelikli sorunlarını çözdükten sonra egemenliği kayıtsız-şartsız eline alan Türk Milleti yazacak ve bunu yazarken de vicdanının en derininde bir yerlerde kayıp medeniyetler gibi toprak altında kalmış ve kuvvetler ayrılığına dayanan “kayıp anayasası” ile kuruluş ve kurtuluş ilkelerinden mutlaka ilham alacaktır!          

 

*** Kapakta kullanılan fotoğraf Göbeklitepe’ye aittir.