Kendini sansürlemek

Kendini sansürlemek

En etkili sansür otosansürdür. Zihniniz otosansür kapanına bir kez yakalandığında, aklınızdan geçeni, düşündüğünüzü, hatta gözünüzle gördüğünüzü bile yazamazsınız. Yazdığınız taktirde tepki göreceğinizi, siyaset haritasındaki konumunuzun sorgulanacağını düşünürsünüz. Baroların direnişinde de öyle oldu, aklımız tutuldu. Desteklesek bir türlü, görmezden gelsek başka türlü.

Çoklu baro fikrinin ne anlama geldiğini yazmaya gerek yok. Saray rejiminin Türkiye Barolar Birliği’nden TMMOB’a, TTB’ye kadar bütün meslek örgütlerini dağıtmaya, bu kuruluşların yönetimlerini ele geçirmeye, en azından etkisizleştirmeye kararlı olduğu gayet açık.

Bu tasarıya ilk bilinçli direniş (çünkü hukuk biliyorlar), avukatlardan geldi. Elli beş Baro Ankara’ya yürüyüş kararı aldı. Polis yürüyüşü engelledi. Ak saçlı avukatların cüppelerinin eteklerini uçuşturarak çocuk yaşta polislerle boks yapmaya çalıştıklarını, yerlerde sürüklendiklerini, yağmur altında bekletildiklerini, Mansur Yavaş’ın gönderdiği seyyar tuvaletleri kullanmalarına izin verilmediğini, alışveriş yaptıkları pastaneye “korona mesafesi”ni ihlal ettiği için ceza kesildiğini gördük.

Tam hareketi destekleyeceğiz, hatta gidip katılacağız derken, birisi çıkıp “HDP’yle aynı anda yürüyüşe geçen barolar neden desteklenir?” gibi bir zehir hafiye sorusu ortaya attı. Sahi, neden desteklenir? Yoksa   bir yerden düğmeye mi bastılar, bölücüler iki koldan harekete mi geçtiler? Eğer öyleyse, desteklemeyelim.  Bırakalım Saray meclis çoğunluğunu kullanarak yeni yasalar çıkarsın, bütün meslek örgütlerinin canına okusun!

İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu avukatların direniş gerekçesini şöyle açıkladı: “Tek adam rejimi yargıyı şekillendiriyor.” Çok doğru! Fakat birisi çıkıp diyor ki “Durakoğlu HDP’ye yakın, ayrıca İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi LGBT’yi savunuyor.” Eyvah, eyvah! Adam doğru söylüyor ama arkasında demek ki başka bir şey var. Nitekim Rand raporunda da yazıyordu: sokağı karıştıracaklar! Demek ki CHP, PKK, Barolar, HDP, belki sendikalar ve eşcinseller hep birlikte harekete geçerek…

Bu arada baroların çoktan bölündüğünü gördük. Örgütün başkanı, yürüyüş yapan avukatları “sorunu terörize etmek”le suçladı. Yürüyüş ve kargaşa istemiyor, o bir Başkan! Sorunu bakanlarla görüşüyor, devlet ciddiyetine uygun biçimde çok yukarıdan çözmeye çalışıyor. Aynı anda hem sokakta hem Saray’da nasıl bulunabilir?

Avukatlar sokakta polisle cebelleşirken, Feyzioğlu bir grup yandaşıyla birlikte gidip Anıtkabir’de esas duruş gösterdi.  Bu hareketin puan toplayacağını düşündü. Yani diyor ki “Ben sadece Saray Devleti’nin yanında değilim, aynı zamanda Atatürkçüyüm, Saray da Atatürkçü.” Çok güzel! Fakat olmadı. Avukatlar Türkiye’nin bütün avukatlarını cüppeleriyle Ankara’ya çağırmaya karar verdikleri anda İçişleri Bakanı geri adım attı ve polis, barikatı kaldırdı. Bunun üzerine Feyzioğlu, “Maksadımız bir, mücadele yöntemlerimiz farklı” demeye başladı ve nihayet bir teselli bulmak için arkadaşlarının yanına koştu. Fakat avukatlar ona sırtlarını döndüler, “Gölge etme!” diye bağırdılar.  Bir baro başkanı için utanç verici bir durum. Japon olsaydı hara-kiri yapardı. Fakat Japon değil, bu yüzden “istifa etmemi gerektiren herhangi bir durum yok” dedi.

Bu arada Sayın Feyzioğlu mimikleri ve jestleriyle sizce de Charlie Chaplin’i andırmıyor mu? Tv ekranlarında görünce (artık çok sık göreceksiniz!) dikkat edin, onu biraz kısa boylu ve Şarlo bıyığıyla hayal edin… Anıtkabir, Meclis koridorları ve yürüyüş yapan avukatları ziyaret sahnelerini Chaplin, gerçeğine uygun biçimde, mükemmel oynardı. Bence bu arkadaş Doğu Perinçek’ten çok etkilendi fakat onun kadar tecrübeli ve esnek olmadığı için   istediği imajı tutturamayıp rezil oldu. Sonunda istifa edecektir. Saray onu mutlaka ödüllendirecek, en iyi şekilde değerlendirecektir.

Neyse, konuyu dağıtmayalım. Özetle belirtmek gerekirse, meslek kuruluşlarının ve kitle örgütlerinin içinde her türlü siyasî fikir bulunur. İnsanlar kendi örgütlerinin içinde tüzüğü ve teamülleri ihlâl etmeden siyasî fikirlerini savunurlar, yaymaya çalışırlar. Ancak bir meslek örgütünün bütün siyasî unsurları, kendi örgüt yapılarına ve kazanılmış haklarına yönelik bir saldırı karşısında birleşir ve Anayasa’nın verdiği hakkı kullanarak yürüyüş yaparlarsa, o yürüyüşü desteklemek yurttaşlık görevidir.

Böyle durumlarda, “düğmeye bastılar,” “alttan veriyorlar ateşi, üstten tütüyor dumanı” gibi insanı otosansüre yönelten baskılar gericiliği güçlendirir, Türkiye’yi Saray rejimine hapseder. Düğme var elbette. Pek çok düğme var… Ancak düğmeye basacaklar diye iktidarın altında kuluçkaya yatmak devrimci bir tutum değildir.

Yarın kıdem tazminatı gasp edilen işçiler, sarı sendikanın barajını aşabilirlerse, haklarını aramak için sokağa çıkacaklar. O zaman da şöyle diyeceksiniz: Rand raporunda yazıldığı gibi sokağı karıştırıyorlar, Reis tam vatan savaşı verirken işçileri sokağa döken fesat yuvaları harekete geçti. Öyle mi? Bu işin sonu yok. Bu yol hilafete ya da felakete kadar gider…

Bakın ben size bir şey söyleyeyim: Saray rejimi PKK-HDP ve FETÖ’yle aynı çizgiye düşme korkusunu körükleyerek ve sürekli bir savaş ortamı yaratarak siyasî toplumun tamamını esir almaya, böylece her türlü muhalif sesi bastırmaya çalışıyor. Her türlü baskıcı rejimin klasik ve beylik tavrıdır: Hükümete yönelttiğiniz her eleştiri ve yaptığınız her protesto iç düşmanın işine yarar ve ülkeyi dış düşman karşısında zayıflatır. Bunu kafanıza öyle bir sokarlar ki kendinizi sansür etmeye başlarsınız. Zamanla aklınız başınızdan uçup gider ve vicdanınız körelir.

Vicdan, dedim de aklıma geldi. Osman Kavala’nın durumu beni rahatsız ediyor mesela. Adamı rehin aldılar, neredeyse üç senedir cezaevinde tutuyorlar. Neyle suçlandığı belli değil.  Suç olduğu sabit görülen bir fiili yok; şahsına uygun bir ceza kanunu maddesi bulamadılar. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi 18 Şubat 2020’de Osman Kavala’yı suçsuz bularak beraatına kararı verdi; ertesi gün Cumhuriyet savcısı davayı istinaf mahkemesine taşıyarak tutuklama kararı çıkarttı. Bir sonraki gün Cumhurbaşkanı, “Türkiye ayağı içerideydi, bir manevrayla dün onu beraat ettirmeye kalktılar” diyerek tutuklama kararını savundu (Sözcü, 19.02.2020). HSK, beraat kararı veren mahkeme hakkında “inceleme ve soruşturma” başlattı. Osman Kavala’nın neyin “ayağı” olduğunu kimse anlayamadı.

Osman Kavala’nın sosyal konumu, fikirleri bana çok uzak. Kaldı ki onu savunmak, üyesi olduğu TÜSİAD’a düşer. Fakat Devlet Bahçeli, FETÖ’cü Mümtazer Türköne’nin serbest kalmasını savunurken, burjuvazinin altın kulübü TÜSİAD Osman Kavala için ağzını açmıyor. Ülkenin 26. Genelkurmay Başkanı, daha geçenlerde, “İdam cezası kalkmasaydı aranızda olmayabilirdim” dedi.

Bu ortamda, sırtını Saray’a yaslayıp “hukuk iktidarın köpeğidir” diye sağa sola dayılananların şapkalarını önlerine koyarak kime hizmet ettiklerini düşünmeleri gerekir. Ayrıca o söz öyle değil. Ünlü anarşist Mikhael Bakunin “hukuk iktidarın fahişesidir” demiş. Yanlış hatırlamıyorsam Bulgar komünisti Georgi Dimitrov da 1933’te Nazi Almanyası’nda yargılanırken “hukuk burjuvazinin köpeğidir” diyor. Gayet ilkel ve ham bir hukuk yorumudur. Bu kadar indirgemeci bir hukuk tanımını günümüzde ancak ergen solcular savunabilir. Kaldı ki bu söz gerçeğin ifadesi olsa bile, iktidarın köpeğine bakıcılık ya da fahişesine pezevenklik etmek bize düşmez!

HDP açık bırakılırken, parti yöneticilerinin cezaevinde tutulması da haksızlıktır. Bu partinin yıllar önce kapatılması, hatta hiç açılmaması gerekirdi. Yeryüzünde hiçbir devlet kendi sınırları içinde faaliyet göstererek ülkeyi bölmeye çalışan illegal bir silahlı örgüte asker alma dairesi gibi hizmet eden bir siyasî partinin açıktan faaliyet göstermesine izin vermez.

HDP’nin kapatılması için imza toplayanların, Saray’ın bu partiyi neden kapatmadığını, bir tüzel kişilik olarak onu neden muhafaza ettiğini, koruyup kolladığını kendilerine sormaları gerekir. Doğru bir sorgulama yaparlarsa, Saray iktidarının muhtemel bir “çözüm süreci” için bu partiyi yedekte tuttuğunu; HDP ve benzeri oluşumların emperyal Osmanlı hayalleri, yeni “Türk-İslam sentezi” ve ileride uygulanması düşünülen eyalet sistemi için belirlenmiş bir rolü olduğunu anlayacaklardır.

16 Temmuz 2014’te Resmî Gazete’de yayımlanan “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”la Saray rejimi bölücülüğe hukukî meşruiyet kazandırmıştır.  Bu Kanun gereğince başlayan “çözüm süreci,” ardından gelen özerklik ilanı, onu izleyen hendek savaşları, sonunda yüzlerce Kürt gencinin ölmesi, asker ve polisin şehit düşmesi aynı zincirin halkalarıdır. Hiçbir bahane ve demagoji siyasî iktidarı bu olayların sorumluluğundan kurtaramaz. “Çözüm süreci”nde siyasî sorumluluğu olan herkesin yargılanması gerekir. İmralı-Saray-Kandil üçgenine sıkışıp kalan, hakkında dört kez tahliye kararı verilen gariban Demirtaş içeride tutulurken, “çözüm süreci”ni yöneten bakanların, aracılık yapan devlet görevlilerinin serbest kalması haksızlıktır.

Geleceğin kurucu anayasasında etnik, dinî ve mezhebî ayrımcılık yapan her türlü örgütlenmeyi yasaklayan bir madde kesinlikle yer alacaktır. Laik devlette Kürt, Alevi, Sünni partisi olmaz.

O zamana kadar demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışını güçlendiren, özgürlükler alanını genişleten bütün hareketleri destekleriz, Saray rejimini savunan bütün şahıslara ve hareketlere karşı çıkarız.

yalogan@gmail.com