Kıbrıslılar

Kıbrıslılar

Yetmişli yıllarda Kıbrıslı öğrenci arkadaşlarımız vardı. Çoğu yurtlarda kalırdı. Aynı evi uzun süre paylaştıklarımız da oldu. Bizden farklıydılar. Tüketim kültürleri, hayata bakışları değişikti. Ana babaları Yunan faşisti Georgio Grivas’ın EOKA (daha sonra “B”) örgütüne karşı Rauf Denktaş’ın örgütlediği Türk Mukavemet Teşkilatı saflarında savaşmışlar, kendileri de çocukken Kanlı Noel (21.12.1963) gibi olaylara tanık olmuşlardı. Belki bu yüzden, askerî havalara bürünen devrimci gençlerin keskin tavırlarıyla hafiften dalga geçerlerdi.

Hayata dönük gençlerdi. Herkesin üniforma benzeri parka postalla dolaştığı ortamda şık takım elbise, mini etek giyerler, kızlar özenli makyajlarını asla ihmal etmezlerdi. Memleketten her dönüşlerinde hellim, babutsa gibi, bize egzotik gelen yiyecekler getirip arkadaşlarına dağıtırlardı. Eğlenmeyi, gülmeyi seven, zihni açık, dünyaya dönük Akdenizli gençlerdi.

Yeni Şafak’ta (11. 10. 2020) Yusuf Kaplan’ın “Kıbrıs’ın bugünü, Türkiye’nin Yarını (mı?)” başlıklı yazısını okuyunca, Kıbrıslı gençlik arkadaşlarımız gözümün önüne geldi.

Yusuf Kaplan kaygılı. Kıbrıslı kardeşlerimizin “Kıbrıs’a sahip çıkmalarını, Kıbrıs’a sahip çıkabilmeleri için Müslüman kimliklerini korumaları gerektiğini, İslâmî kimliklerini kaybettikleri takdirde, kolaylıkla yok olacaklarını,” söylüyor ve yol gösteriyor: “Eğer Kıbrıs’ta İslâmî kimliği güçlendirecek zekice bir strateji geliştirmiş, İslâmî cemaatlerin önünü açmış olsaydık … Kıbrıs toplumu bizim için büyük bir koz olacaktı.” Kaplan’a göre, “Otoriter ve absürd laikliğimizi, laik kültürü” Kıbrıs’a ihraç etmişiz.

Aslında biz ihraç etmedik, o kültür orada zaten vardı. Cumhuriyet Devrimi sayesinde aynı kültür Türkiye’de de var. Bu yüzden zorlanıyorsunuz.

Kuzey Kıbrıs elbette AKP’nin dış politikasında rahatça oynayabileceği bir koz olabilirdi. Her mahallede bir imam hatip okulu açabilselerdi, merdiven altı Kuran kurslarıyla “kindar ve dindar bir nesil” yetiştirebilselerdi, yönetimi bir tarikatlar ve cemaatler koalisyonuna devredebilselerdi Kıbrıs toplumunu kendilerine benzetebilirlerdi. Bunu Türkiye’de bile ancak kısmen yapabildiler. Kıbrıs’ta hiç yapamazlar. Siyasî İslam ideolojisi Kıbrıs’ın Akdenizli doğal kültürel ortamında yeşerip yayılacak insanî malzeme bulamadı, bundan sonra da bulamaz.

Kuzey Kıbrıs Türk siyasî toplumunun AKP’nin izlediği çelişkin dış politikalar yüzünden Türkiye’ye yabancılaştığını söylemek yanlış olmaz. Annan planını destekleyeceksiniz, Türkiye’yi uyarmak için gelen rahmetli Denktaş’a “Buralarda dolaşma, git kendi ülkende miting yap” diye dayılanacaksınız; 2004’te arkanızda Amerikan bayrağı, Kıbrıs’ın % 36’sından “belli bir miktar toprağı Rumlara verebiliriz” diyeceksiniz; Kıbrıs Türkü’nün sırtına binerek AB kapılarını zorlamaya çalışacaksınız; on altı sene sonra, bu kez jeopolitiği keşfedip Türkiye’den giden su borularını onaracak, arı kovanına çomak sokar gibi Maraş sahilini açacak, Başdanışman’ı kalabalık bir ekiple oraya gönderip seçimlere müdahale edeceksiniz.

Bağımsız Cumhurbaşkanı adayı Serdar Denktaş AKP iktidarının Kıbrıs’ta ne yaptığını şu sözlerle anlattı: “Ankara’nın istediği aday dışındakileri destekleyenler ‘Türkiye’yi sevmeyenlerdir’, sadece Ankara’nın istediği ‘Türkiye’yi sevenlerdir’ gibi bir ayrım, beni örneğin bir Denktaş olarak ‘Türkiye’yi sevmeyenler’ kapsamına sokmaktadır… Denktaş’ı Türkiye’den, ‘Git vatanında konuş’ diye gönderen zihniyet, şimdi beni bunlarla suçluyor, neredeyse vatan haini ilan edecek. Ben bunu kabullenemem. Bunu Kıbrıs Türk halkı kabullenemez” (T24, 9. 10. 2020).

Türk halkını nasıl milletten ümmete dönüştürme çabasıyla “laikçi” ve İslamcı diye böldülerse, Kıbrıs halkını da “Türkiyeci” ve Rum yanlısı diye bölüyorlar. Sanırım Kıbrıs seçimlerinin ikinci turunda halkın tepkisini sandıkta göreceğiz ve Saray şapkadan yeni bir dış politika tavşanı çıkarmak zorunda kalacak. Birinci turun aritmetiği ikinci turda Kıbrıs halkının Akıncı’yı tercih edeceğini gösteriyor. Bakalım kimi suçlayacaklar?

İngiliz romancı, aynı zamanda istihbarat ajanı Lawrence Durell, Acı Limonlar’da (Belge 1992) 1950’lerin Kıbrıs’ını anlatır. Kitabın girişinde adanın stratejik önemini belirtmek için İngiliz tarihçi ve gezgin William Hepworth Dixon’ın (1871-1879) şu sözlerine yer verir:

“Doğuya ilerleyen bir ulus işe Kıbrıs’tan başlamalıdır. Büyük İskender, Ogüst, Richard ve Saint Louis bu yolu izlediler. Batı’ya ilerleyen bir ulus da işe Kıbrıs’tan başlamalıdır. Sargon, Batlamyus, Cyrus, Harun El Reşid bu yolu izlediler. Mısır ve Suriye’nin Batı açısından birinci derecede önem taşıdığı sırada, Kıbrıs da Batı için birinci derecede önem taşıyordu. Hindistan’a yapılan ticareti ele geçirmek için uğraş veren Cenova ve Venedik, Kıbrıs için savaştılar ve sırayla bu üstünlüğü ele geçirdiler. Hindistan’a giden yeni bir yolun, deniz yolunun bulunmasından sonra, Mısır ve Suriye Batı ülkeleri için taşıdığı önemi yitirdi. Kıbrıs da unutuldu. Ancak Süveyş Kanalı’nın açılması ona antik gururunu yeniden kazandırdı” (s. 8).

Ondokuzuncu yüzyılın antik gururu, geçen yüzyılda sabit uçak gemisi olarak görülen adanın çevresinde bu kez zengin doğalgaz yataklarının bulunmasıyla Kıbrıslılar için kâbusa dönüştü.

1960’ta İngilizler adadan çekilirken bayraklarını, bağımsız devlet statüsünde olan Agratur ve Dikelya askerî üslerinde bıraktılar. Üsler ABD’yle ortaklaşa kullanıldı. 1991 Körfez Savaşı’nda, 2006 İsrail-Lübnan çatışmasında bu üslerden kalkan uçaklar mazlum Ortadoğu halklarını bombaladı. Agratur 2011’de Libya’ya düzenlenen saldırıda askerî eşgüdüm merkezi olarak kullanıldı.

Paylaşım savaşının Ortadoğu’yu kapladığı ve Doğu Akdeniz’e yayıldığı bir dönemde KKTC’nin jeostratejik konumu Türkiye için elbette önemlidir. Ancak bu konumu değerlendirmek için sürecin başından beri tutarlı bir Devlet politikası izlemek gerekirdi. 1950’lerden 1974’e kadar ana hatlarında tutarlı olan politika, 2000’lerin başında AKP’nin AB’ye ve ABD’ye yaranarak iktidarını tahkim etme çabasına feda edildi. Şimdi de Kıbrıs, Saray’ın iç politikada yatırım aracı ve oyun sahası olarak kullanılıyor.

İki toplum arasındaki çatışmalara, toprak paylaşım sorunlarına, seçimlere, Yunanistan/Türkiye anlaşmazlıklarına rağmen, Agratur ve Dikelya üsleri oraya mıh gibi çakılmış kaldığı sürece, adanın jeostratejik imkânlarını tartışmanın fazla anlamı olmasa gerek.

Öncelikle Kuzey Kıbrıs halkını kazanmak gerekirdi. AKP’nin ideolojisi ve politikaları buna uygun değil. Cumhur İttifakı, kendi kaderini ne Türk halkının ne de Kuzey Kıbrıs halkının kaderiyle birleştirebilir.

yalogan@gmail.com