Korkmayın sanat öldürmez, sanat iyileştirir

Korkmayın sanat öldürmez, sanat iyileştirir

Sokaktaki insanın mutluğunu artıracak sebeplerin giderek tükenmekte olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Sessiz sedasız yapılan rejim değişikliğinin yarattığı siyasi belirsizliğin ekonomik, askeri, kültürel, sosyal vb. gücümüze olan kötü etkilerinin hissedildiği bir dönemdeyiz. Belki de savaş ve darbe dönemlerinin dışında sokaktaki insanın en mutsuz olduğu günlerdir, bu günler. Son açıklanan mutsuzlar listesinde, 156 ülke arasında 79’uncu sıradaymışız. İnsanın Finli, Danimarkalı veya Norveçli olası geliyor.

Mutsuzluğun gerisinde neler var diye sorarsak, kıblesini (ABD’mi, Rusya mı, kendisi mi?) bulamamış siyasi güç, yerleşmemiş demokrasi bilinci, bağımlı yargı, sülük gibi alnımıza yapışmış feodal/tarikat düzeni, güdümlü terör, kronik eğitimsizlik, Atatürk’e ve rejimine karşıtlık, partizan yönetim ve üretimsiz ekonomi ilk aklıma gelenlerdir. Sokaktaki apolitik insanımızın çoğu bunları dert etmemekte, azınlık bir kesim de konumlanabildiği yerlerde (parti, medya, üniversite, STK, dernek vb.) sorunlara çözüm getirmek için beyin hücrelerini öldürmeye devam etmektedir. Ancak sonuç ortadadır. Kesif bir çözümsüzlük, giderek büyüyen sorunların doğurduğu yepyeni sorunlar…
ÜLKENİN İKİ GİZİL YOKSUNLUĞU

Bu güzel ancak şanssız memleketin yaşadıklarının ardındaki iki temel eksiğinden -bilinse de- yeniden bahsetmeliyiz. Onlar öylesine gizil bir güç (aynı zamanda yoksunluk) ki giderek güçlenmekte; dahası bilim ve sanat yoksunluğu mutsuzluğumuzu iyice beslemektedir.

Bu vurguya karşı çıkacaklar ve “ülkede bilim yok mu?” diye burun kıvıracaklar elbette vardır. Ancak kimi bilimsel ve teknolojik imkânlara sahip olmanız, sizin bilim bilincine sahip bir ülke/toplum olduğunuzu göstermez. Bilim ancak tüm sistemlerinizde başat rol almışsa, bilimdir.

Ülkedeki sanat/kültür merkezlerine/galerilerine, opera/tiyatro oynanmasına, müzelere, konservatuvarlara, dünyaca ünlü sanatçılarımıza bakıp da “Bu ülkede sanat yok mu?” denilmesi de aynıdır. Ancak salt bunlara sahip olmanız da sanat bilincine sahip bir toplum olduğunuzu göstermez. Zaten öyle de değiliz, bilim ve sanatı içselleştirmiş bir toplumda bu kadar çocuk tecavüzü ve kadına şiddet olamaz. Çünkü bilimsel anlayış ve sanatçı ruh bir çocuğun masumiyetini ve o kadının ulviliğini bilir. Böyle bir toplumda sahte peygamberler türemez, tarikat şeyhlerinin yatak odaları kırmızı noktalı öykülere konu edilmez. Çünkü bilimsel yaklaşım ve sanatçı ruh, aklı her zaman öne alır, her fikrinde özgürlüğü benimser, kimseye beynini tutsak vermez, çareyi kulda aramaz. Sanatçı yetiştirebilen bir toplum, aynı zamanda bu kadar kindar birey yetiştirmez. Çünkü bilim gerekçe, sanat da hoşgörü arar.

İki yüz yıl önce klasik müziğin efsanelerinden bestekâr Ludwig Van Beethoven’in “İnsanı sadece ve bilim yüceltebilir” demesi de bundandır. Bu yazıda bilimin yaşamsal önemi ve çağdaşlık yönüyle gerekliliği konu edilmeyecektir. Onun yerine sanat yoksunluğunu ve sahipsizliğini biraz daha açmayı tercih ederim.

SANAT KARŞITI YÖNETİCİLER ve SİYASETÇİLER

M. Kemal Atatürk’ten bu yana (yetmiş-seksen senedir) toplumumuz giderek sanattan uzaklaşmaya ve sanat anlayışımız da avamlaşmaya devam ediyor. Bu erozyon son dönemde ivme kazanmış ve sanat karşıtlığı aleni hale gelmiştir. Adeta muhafazakâr görüşün sanata bakışı sadece şiirle ve ilahiyle sınırlandırılmıştır. Sanatın diğer dalları, topluma olan katkısı ve özgürlük anlayışı maalesef o mahallede karşılık bulamamıştır…

Öyle ki bu ülke sırf adının ahlaka aykırı olduğu iddiasıyla, Eva Ensler tarafından yazılmış “Vajina Monologları” adlı oyunu yasaklayan kaymakamlar gördü. Oyunun yönetmeni Almula Merter, kaymakama “Sen önce kendi makamının adına bak!” anlamında “Ben de ‘kaymakam’ kelimesini heceleyerek, ahlaka aykırı bulduğumu söylerim!” demişti. Her yıl Viyana’da geleneksel olarak yapılan ve yüz ülkenin canlı yayınladığı yeni yıl konserine giden Başbakan Sebastian Kurz, salonun en arkalarında yer bulup medyadan uzak şekilde konseri izlerken, bizimkisi “Sanatçı müsveddesi” dediği Metin Akpınar’a, Erol Evgin’e, Müjdat Gezen’e, Deniz Çakır’a methiyeler dizmişti!  Sırf muhalif görüşlere sahip diye sanatçılara etkinlik için salon verilmedi, özellikle üniversite etkinlikleri iptal edildi. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi yıkıldı, Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesine el konuldu. Bir zamanlar, İsmail Cem zamanında TRT’de, Leonardo Da Vinci’nin, Verdi’nin hayatı vb. belgesel programlara yer verilirken, dönemin Kültür Bakanı Hüseyin Çelik’in Anadolu Medeniyetler Müzesi’ni gezdiği sırada gözlerini kaçırarak baktığı çıplak Dionysos heykeli günlerce alay konusu oldu. Yıllardır kurulacağı söylenen müzik ve güzel sanatlar üniversitesi ancak 2018 yılında kurulabildi.

Bitti mi? Elbette hayır. İlköğretim 6, 7 ve 8’inci sınıf ders müfredatı sık sık değiştirilip müzik ve resim seçmeli hale getiriliyor. TRT’de sanatsal içerikli konserler “halk böyle istiyor” diye git gide arabesk ve fantezi müziğe doğru eviriliyor, istihdam fazlası diye iki bin yetişmiş uzman personel adeta tehditle işten çıkarılıyor, yerine yandaşlar atanıyordu. Kitap, dergi kâğıdı tekelleştirip fiyatı uçuruluyor, dar gelirlinin alamayacağı bir hale getiriliyordu. Evet, yine konu geldi vatandaşın parasına. Konu sanat da olsa, ucu hep paraya çıkıyor. Zurnamızın da, konumuzun da zırt dediği yer, işte tam da burası…

KARNI AÇ OLANIN, SANATSAL AÇLIĞI OLABİLİR Mİ?

Abraham Harold Maslow’un yetmiş altı yıl önce (1943) önerdiği ihtiyaçlar piramidi en çok alıntı yapılan konu unvanını hala korumaktadır. Temel ve fizyolojik ihtiyaçlarını (açlık, susuzluk, cinsellik, uyku vb.)  karşılayan bir insanın daha sonra diğer ihtiyaçlara yöneldiği şeklinde özetlenebilecek savı, yaygın bir şekilde bilinmektedir. (1.Fizyolojik, 2.Güvenlik, 3.Ait olma ve sevgi, 4.Statü ve saygınlık, 5.Kendini gerçekleştirme) Bu piramitte, sanatın da bir ihtiyaç olup olmadığı ve hangi katmanda konumlandırılacağı belirtilmiyordu. Bu katmanlar 1970’lerde sekiz adede çıkıp, yedinci sırada estetik ihtiyacı piramide eklendiğinde artık sanat ihtiyacını da konumlandırma imkânı yaratıldı. Bunu aynı zamanda sanatın önlenemez gücü veya insan yaşamındaki yoksunluğu olarak algılamak da mümkün müydü? Bence, evet…

Ancak bu değişim de yetmemiştir. Çağımızdaki çarpıcı gelişmeler ve yenilikler insanoğlunun ihtiyaçlarının yeniden tanımlanmasına gerekçeler yaratıyor. Geçen yıl Erwin-Katinka Dijkstra tarafından yeni bir hiyerarşi daha ortaya konuldu.[1] Her şeyden önce ihtiyaçlar piramidi tersine döndü. Sekiz katmana yükseltilen hiyerarşide estetik (sanat) bir kademe daha öncelik alarak altıncı sıraya yükseldi. Bunu yine sanatın insan hayatındaki önemine dair yeni bir başarı olarak görmek yanlış olmayacaktır. Peki, sanatın gerekliliği ihtiyaçlar piramidinde yükseldi de yaşamımızda hala nerede yer alıyor diye sorulursa, cevabımız ne olmalıdır? Evet, yaşamın gerçeklerine, Türkiye’nin koşullarına ve Maslow’un piramidine göre, elbette karnı aç bir insanın sanatsal açlığını gözetmek bizlere ütopik gelebilir. Hatta bundan bahsetmeye “abesle iştigal” diyenler de çıkabilir.

Ancak bu düşünceyi tersine çevirmeyi başarmış insanların varlığını bilmek bana bu piramidi de yok sayma ve sanatın ihtiyaç olma vasfını özgür ve bağımsız bırakma düşüncesini dikte ediyor. Cebindeki son parayı almak istediği bir kitaba harcayanlar, “Yeterli param yok, yemek yemeyeceğim ama o filmi göreceğim” diyenler, resim sanatımız gelişsin diye varını yoğunu bir sanat galerisine bağlayan ressamlar/galericiler, ekonomik durumu kötü olsa da sanata destek olmaya devam eden iş adamları, işsiz olduğu halde gönüllü olarak sanat eğitmenliği yapan öğretmenler, merdiven altlarında yok paraya tiyatro oynamaya çalışanlar ve daha niceleri sizce de olağanüstü değil midir? Onların var olduğunu bilmek sanat ihtiyacına, tüm kuramlardan ve kurallardan arındırılmış bir özerklik/özgürlük sunmayı hak ettirmiyor mu sizce de? Bu sanatsal karanlığa bir meşale ve aydınlığa bir umut olamaz mı? Olur diyelim, inanalım ve ona sığınalım. Çünkü sanatın gizilgücü, ihtiyaçlar hiyerarşisini tepetaklak edecek büyülü bir güçtür.

DÜNYADAKİ EN PAHALI YATAK

Daha örnekleri artırılabilecek bu güzel insanları iki kez kutlamak gerekir. Birincisi; yüzyıllık demokrasimiz itibariyle geç de olsa bir savaşı başlatmış ve devam ediyor olmalarıdır. İkincisi de; Apple Kurucusu, on milyar dolarlık servete sahip Steve Jobs’un, 2011 yılında ve ölüm yatağında idrak ettiği şu gerçeği erkenden idrak etmiş olmalarıdır; “Ölümün nefesinin giderek yaklaştığını hissediyorum… Şimdi şunu biliyorum; hayatımız için yeteri kadar varlık elde ettiğimiz zaman, zenginlikle ilgisi olmayan konuların peşinden gitmemiz gerekir; daha önemli olan şeylerin. Belki dostluklar, belki sanat, belki de gençlik yıllarında kurduğumuz hayaller… Kazandığım zenginliği birlikte götüremiyorum. Götürebildiğim tek şey sevginin oluşturduğu hatıralarım… Dünyada en pahalı yatak nedir biliyor musunuz? Hasta yatağı… Birisini arabanızı kullanması için işe alabilirsiniz, fakat hastalığınızı taşıyacak birisini bulamazsınız…”

Ölüm döşeğindeki bir insanın yaşamının eksikleri arasında sanatı sayması, sanat düşmanı olanlara apaçık bir tokat değil midir? O yüzden adeta bir kenef kasiyeri ciddiyetiyle kasılarak gezen, sorun çözmek bir yana, sorun yaratan beyinlere seslenmek de kaçınılmazdır;

Kıymetli yöneticiler; sanattan korkmayınız, sanattan zarar gelmez. Sanat olsa olsa bizleri iyileştirir. Toplumun ihtiyaç duyduğu sanatın icra edilmesine, gelişmesine imkân tanıyınız. Sanatı yaşamımızın yoksunluğu değil, vazgeçilmezi kılınız. Bize kömür ve makarna değil, gitar, suluboya, bağlama, tuval dağıtınız. İncinen ruhumuzu, bizleri önemsemeyen tutumunuzu, elimizden aldığınız mutluluğumuzu, her gün buram buram yaşattığınız gelecek kaygımızı sanat yoluyla belki biraz iyileştirebiliriz. Yoksa sizler de, bizler de Steve Jobs gibi dünyanın en pahalı yatağı olan hasta yatağında hayıflanmaktan ve “keşke biraz daha sanat” demekten kurtulamayacağız.

Sağlıcakla kalın, sanatla kalın vesselam.

İkrami Özturan

[1] Erwin Dijkstra, Katinka Dijkstra  “Towards a human/AI co-creation in the digital World” https://atos.net/en/blog/towards-humanai-co-creation-digital-world, 18 Mayıs 2018, https://www.haberturk.com/maslow-un-yeni-ihtiyaclar-piramidi-2084788-ekonomi, Son Erişim Tarihi: 20 Eylül 2019.