Korku kültürü

Korku kültürü

Bütün kötülüklerin anası, bütün yanlışlıkların ve geriliklerin kaynağı gerçeğe saygısızlıktır. (*)

Geçmiş yıllarda, bahriyenin büyük bir komutanlığının karargâhında yılın en önemli toplantısı yapılacaktı.

Her yıl olduğu gibi bizzat komutanın yöneteceği toplantıda o yılın en önemli konuları masaya yatırılacak, eğitimden lojistiğe, harekâttan personelin moraline kadar her konu tartışılacak ve çok önemli kararlar verilecekti.

Konular önceden belirlenmiş, koordineler yapılmış, görsel sunum hazırlıkları tamamlanmıştı.

Birlik komutanları hem bahriyenin geleceği hem de kendi birliklerinin en iyi şekilde gelişimi için gerekli kararları bu toplantıdan çıkartmaya çalışırlardı.

O yılki toplantıda herkesin gözü takdim edilecek özel bir konu üzerindeydi.

Toplantı tarihinden önce komutan, bir konuda kişisel fikrini emrindeki başka bir subaya açarak “Uzun zamandır gözlediğim bir alandaki uygulamayı şimdi anlatacağım şekilde değiştirsek daha iyi olmaz mı?” demiş, aklındaki sistemi uzun uzun anlatmış ve sonra da “Siz bu konuyu hazırlayıp toplantıda anlatın, bir de arkadaşlarımızın düşüncelerini alalım” diye de emrini vermişti.

Anlattığı subay da komutanın düşüncelerini takdim etmek üzere hazırlıklarını tamamlamıştı.

*  *  *

Tarihi geldiğinde toplantının yapılacağı büyük salon hazırdı. Kim nereye oturacak, kim hangi sırada kaç dakika sunum yapacak her şey planlanmıştı.

Herkeste büyük bir heyecan vardı. Her yıl bu toplantı adeta bir sınav niteliğinde gerçekleşirdi. O komutanlığın bünyesindeki tüm subaylar bilgi ve deneyimlerini sergileme olanağı bulurlardı.

Komutanın aklındaki konu toplantının ilk konusuydu. Komutanın görevlendirdiği takdimci subay kürsüde yerini aldı. Tam konuşmaya başlayacakken komutanın sesi duyuldu: “Bir dakika!”

*  *  *

Herkes şaşkınlık içinde komutana baktı, böyle bir söz kesme alışılmış bir durum değildi.

Toplantıya katılanlar biraz sonra anlatılacak konunun komutanın düşüncesi olduğunu biliyordu. Aksi görüşte olanların tartışma bölümünde düşüncelerini ifade etmeye cesaretleri var mıydı? Bunu o anda kimse bilemezdi. Komutanın düşüncelerini destekleyerek onu mutlu etmek mi, yoksa aleyhte şeyler söyleyip mesleki gelecek için risk almak mı daha doğru olurdu? Bunu kurum kültürü belirlerdi elbette.

*  *  *

Takdimci subayın sözünü keserek bekleten komutan toplantı salonundaki subayları gözleri ile taradı. Sonra işaret parmağı ile “Siz, siz, siz ve bir de siz” diye dört subayı göstererek  “Sizler bu konuyu bir muhalif olarak dinleyin. Sonunda aleyhte eleştirilerde bulunacaksınız.” diye emir verdi.

Sonra da kürsüde bekleyen takdimci subaya dönerek “Devam edin lütfen” dedi.

Konu komutanın düşündüğü biçimde aktarıldı. Takdim bittikten sonra komutan muhalefet görevi verdiği ilk subaya döndü ve “Evet sizi dinliyorum” dedi.

Söz verdiği subay ayağa kalktı, son derece net ifadelerle takdim edilen konuyu eleştirdi ve uygulanmasının doğuracağı sakıncaları bir bir anlattı. Sonra ikinci, sonra üçüncü subay konuştu. Komutan üçüncü subay da eleştirilerini bitirdikten sonra dördüncü subayı konuşturmadan “Tamam arkadaşlar” dedi, “Ben konuyu çok iyi anladım. Bu konuyu yok sayıyoruz. İkinci konuyla devam edelim.”

*  *  *

Askerlikte disiplin korkuya da dayanabilir değerler sistemine de. Bizim askeri kültürümüzde sadece birini öne çıkarmanın doğru olmayacağını değerlendiriyorum.

Askerlikte yaşananları toplumun kültürel yapısından soyutlayarak değerlendiremeyiz. Toplumun tüm değerleri yani kültürü belli oranlarda askerlikte de yaşanır ve etkili olur.

Ailede korku kültürünün egemen olduğu bir toplumda askerliğin de bir oranda korku kültürüne dayanması söz konusudur.

Korku kültürüne sahip bir kurumun, uzun dönemde gelişmesi ve başarılı olması, değerler sistemine dayanan bir kurum ile kıyaslandığında daha zayıf olasılıktır.

Anlattığım mizansende komutan emrindeki subayların korku kültürü etkisini yok etmek için kendi isteği ile muhalefet oluşturmuştur.

*  *  *

Türkiye’de bugün hüküm süren yönetim anlayışının korku kültürüne dayandığını söyleyebilir miyiz?

Bir düşünelim…

2005’ten itibaren siyasal otorite öncelikle askerler olmak üzere tüm toplum üzerinde yoğun bir baskı uyguladı. FETÖ’nün iktidarın desteğinde olduğu bu dönemde hukuk askıya alınarak gelecekte siyasal otoritenin alacağı kararlara muhalefet etmesi muhtemel asker ve sivil herkes hapishanelere dolduruldu, hakları engellendi.

Muhalif insanların tümünün korkutularak itaat etmesi ya da sesini çıkarmaması hedeflendi.

Sonrasında gelişen olaylarda iktidarın tamamını talep eden FETÖ’ye savaş açıldı. Siyasal alanda rol alanlar ile bilinmeyen nedenlerle ayrı tutulanlar hariç FETÖ üyeleri ve sempatizanları etkili alanlardan uzaklaştırıldı.

FETÖ kumpaslarına maruz kalanlarla ilgili adli süreçte beraatlar yaşansa da davalar ısrarla bitirilmedi ve yargı süreçleri açık bırakıldı.

Kumpaslarla mağdur edilenlerin açtıkları tazminat davaları ısrarla sonuçlandırılmadı.

İktidarın hoşuna gitmeyen haberler yapan gazeteciler tutuklandılar. İnfaz yasası adı altında getirilen örtülü aftan yararlanmamaları için yasaya özel ek yapıldı.

İstanbul ve Ankara belediye başkanları hakkında soruşturma başlatıldı.

Önemli siyasetçiler ya da bürokratlar hakkında haber yapan gazeteciler hakkında soruşturma başlatıldı.

Siyasal irade, siyasal muhalefeti asla muhatap olarak kabul etmedi.

*  *  *

Anlaşılıyor ki siyasal irade muhalefet istememektedir. Bu, bizzat siyasal iradenin kendisi için çok sakıncalı bir durumdur.

Yazımın başında belirttiğim mizansendeki komutan, askerlik gibi muhalefetsiz de olabilecek bir ortamda neden dört subaya muhalefet görevi verdi?

Komutanın kendi muhalefetini oluşturmasının nedeni elbette hem kendi kurumu hem de kendi iyiliği içindi. Çünkü komutan gerçeği bilerek kararlar vermeliydi ve komuta ettiği kurumun başarılı olmasını istiyordu. Öyle de oldu.

Peki, siyasal iktidar ve siyasal iktidarı yönlendirenler gerçeği bilerek karar almak istemezler mi?

Hiç sanmıyorum. Çünkü korku kültürünün dayanılmaz hazzına alıştılar bir kere.

Kaybetmeye korkuyorlar. Kaybetmek istemedikleri şey bugün sahip oldukları güçtür.

Hissettikleri bu güç ise aslında aldatıcıdır.

Çünkü o güç devletin gücüdür, devleti yönetenlerin şahsi gücü değildir.

Ülkeyi yönetenler eğer demokrasiye inanıyorlarsa, bugün sahip oldukları gücü gelecekte halkın özgür iradesiyle seçeceği başkalarına devretme olgunluğunu gösterecekler ve devletin evrensel hukuka dayanan gücünü sadece ve sadece ülkemizin insanlarının yararına kullanacaklardır.

Sevgiyle kalın.

(*) Doğan Cüceloğlu / Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı / Sistem Yayıncılık