Koronayı beklerken

Yavuz Alogan yazdı...

Koronayı beklerken

Sabaha karşı ansızın hafif bir ateşle uyandım. Üşüme hissi, omuz eklemlerinde ağrı, geniz ve boğazda huzursuzluk, kuru öksürük. Yataktan kalkıp mutfağa gittim, dolaptan nane kavanozunu çıkarıp kokladım. Nane kokuyordu.

Koltuğa oturup bir pipo yaktım. Red Devil (Kızıl Şeytan) tütününün şaraplı, ekşimsi baharat tadında mavi dumanlarına gömülerek düşünmeye başladım. Korona’yı bekliyordum.

İnsan kendisini seyahate çıkacakmış gibi hissediyor. Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür (1957) filmindeki siyah cüppeli eli tırpanlı karaktere benzeyen birisi gelip, son bir satranç oyununun ardından sizi alıp götürecekmiş gibi tuhaf bir duygu... Ya da göklerdeki babamız, yeryüzündeki maceralarımı kâfi görerek beni yanına çekmek üzere, nedense bana hep elinde tırpan değil de IŞİD palası tutuyormuş gibi gelen Azrail Aleyhisselâm’ı göndermek suretiyle…

Yaklaşan “hakikat anını” beklerken, elbette gözünüzde canlanıyor dopdolu mazi, hayatınız tıpkı bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiyor. Kendinizi romantik ve nostaljik hissediyorsunuz.

İnsanlar bu Korona denilen yağla kaplı molekül karşısında çeşitli inançlara kapılıyorlar. Turşu ve turşu suyu satışları patlamış, bazı aileler Korona’dan koruyor diye aşırı turşu yiyerek zehirlenmişler. İşkembe satışları artmış, çorbacılar bayram ediyormuş.

Benim de bir inancım var. Şahsen ben Pitié-Salpêtrière Üniversite Hastanesi’nin yaptığı araştırmaya güveniyorum. Buna göre nikotin koronadan ölüm oranını düşürüyor, semptomları azaltıyormuş. Bazı hastalara nikotin bandı takarak, bakalım n’olacak, diye incelemeye bile başlamışlar. Bu değerli analizi elbette bütün diğerlerinden üstün tutuyorum. Çok mantıklı. Hayvan ciğerlerinize giriyor fakat şaşırıyor, tutunacak yer bulamıyor, katran bataklığına saplanıp nikotin zehirlenmesinden ölüyor. Onu akciğerimizin katranında boğarak imha ediyoruz. (Şaka bir yana tütün mamulleri özellikle gençlerin uzak durmaları gereken öldürücü bir zehirdir.)

Ben insanlığın bu korona olayını anlamadığını düşünüyorum. Bir kere komplo teorilerinin tamamı saçma. Bağlamı biraz genişlettiğinizde mantık zinciri kırılıyor. Yok İlluminati ya da bilmem ne örgütü kukuletalı sarı cüppelerini giyip Bill Gates’i görevlendirerek kasten üretilen virüsle ya da onu yok etmek için üretilen aşıyla insan nüfusunu seyreltiyormuş ya da bunu kimyasal/biyolojik silah olarak üretmişler de küresel hâkimiyet için yaymışlar... Peki aynı silahın kendi halklarını, askerlerini politikacılarını imha etmesini nasıl önleyecekler? Önceden aşısını üretmişler, herkesi öldürüp kendilerini yaşatacaklarmış! Yok daha neler…

Kimyasal silah I. Dünya Savaşı’nda Ypres muharebesi sırasında, 22 Nisan 1915 günü Fransız topçu ateşini susturmak için 6000 tüpten klor gazı salan Almanlar tarafından kullanıldı. Almanlar bunu başka cephelerde de denediler fakat rüzgâr ters taraftan esince kendi askerlerinin telef olduğunu görüp vazgeçtiler. Kimse kimi vuracağı belli olmayan başıboş bir silahı kullanmaz.

Elbette dünyanın her yerinde binlerce laboratuvarda alçak ve hain bilim adamları harıl harıl biyolojik ve kimyasal imha maddesi üretiyorlar. Bunlar Hitler Almanyası’nın “öjeni” (ırkın ıslahı) programını uygulayan, Dr. Mengele’nin suretine bürünmüş insanlar. Her şeyi yapabilirler. Fakat bu şekilde, başıboş, kıtalararası dolaşan virüs şeklinde değil… İnsanlık şu vekâlet savaşlarını, III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı durduramazsa, yeni nesil biyolojik/kimyasal silahların dronlarla sınırlı alanlarda etkin biçimde nasıl kullanıldığını göreceksiniz.

Kontrolsüz artan nüfusumuzla doğanın dengesini bozduk, hayvanların ve bitkilerin hayat alanlarına tecavüz ettik. Doğanın bize bağışladığı her şeyi kirlettik, zehirledik. Dünya virüslerle, mikroplarla kendi doğal dengesini sağlayıncaya kadar bizi eksiltecektir. Covit-19’u pek çok öldürücü virüs izleyecektir. Tutkuyla, açgözlülükle sürdürdüğümüz tüketim kültürünün ve kapitalist üretim tarzının kökünü kurutarak doğayla uyumlu yeni bir üretim kültürü, doğayı bozmayan bir üretim tarzı, özgürlük eşitlik kardeşlik duygularının hâkim olduğu bir sosyal refah dünyası yaratamadığımız, sürekli ve tutarlı bir nüfus planlaması yapamadığımız taktirde, bu gezegen bizi kesinlikle sırtından atacaktır.

Hekimlerin durumu da tuhaf. Ünlü hekimler, Prof. Dr.lar televizyon ekranlarına çıkıp bilgiç papağanlar gibi hep aynı şeyleri söylüyorlar. İnanılır gibi değil; her gün aynı adamlar ve kadınlar kelimesi kelimesine aynı şeyleri söylüyorlar! İnsan hep aynı şarkıyı dinler gibi bunlara kulak veriyor. Geçenlerde bu hekimlerin 6000 TL’yi mütecaviz meblağ mukabilinde televizyon ekranlarına çıkartıldığına; paranın şöhreti, şöhretin de serveti getirdiğine dair bir söylenti yayıldı fakat arkası gelmedi. Elbette hepsi öyle değildir fakat tekzip de edilmedi. İlaç firmalarının sağladığı imkânlar, lüks otellerde konaklama imkânları, kızlarla tekne turları… Bunları bilen varsa, şimdi çıkıp konuşsun ya da ebediyen sussun! Zira rüşvet dağıtan bu ilaç firmaları korona aşılarınızı da üretiyor. Paranın fırdöndüğü yerde bir değil, birden fazla bit yeniği vardır.

Her dakika ekranda belirip korona anlatan Prof. Dr. hekim çoğunluğunun (istisnalar elbette var) ortak noktası, siyasî iktidara ve Sağlık Bakanı’na düşük profil vermek, “yani öyleyken şöyle yapılsaydı iyi olurdu bence ama…” gibi yuvarlak laflarla konuşmak. Cephe hattında ölümle yüz yüze savaşan, acil servislerde ve yoğun bakım odalarında virüsle göz göze gelen pratisyen hekimler, sağlık teknisyenleri, hemşireler, temizlik işçileri, hastane aşçıları çaycıları topluca bir araya gelip mitingler, yürüyüşler yaparak seslerini yükseltmedikçe hiç bir netice alınamaz. Sağlık-Sen diye bir sendika vardı. Hâlâ duruyor mu?

Bakın ben size bir şey söyleyeyim: anayasal haklarınızı kullanarak yapacağınız protestolar, yaratıcı eylemler ve dayatmalar etkili olmadıkça mevcut siyasî iktidar size tek bir hak, zırnık vermeyecektir. O tarz bir siyasî iktidar değil bu seferki. Elinizdeki hakları da bir adım geri iki adım ileri taktiğiyle elinizden alacaktır. Ancak mecbur bırakarak haklarınızı alabilirsiniz. Sizi kurtaracak olan kendi kollarınızdır! Aksi hâlde ne koronayı meslek hastalığı olarak kabul ettirebilirsiniz ne de arkadaşlarınızın gözünüzün önünde ölmesini önleyebilirsiniz. Bu böyle devam edip gider. Kayıtsız şartsız itaat kültürü sayesinde ruam hastalığı girmiş sığır sürüsü gibi evlerimize kapanarak sonuna kadar açılmış hoparlörlerden Selâ ve dinî telkin dinleyerek Korona’yı bekleriz. Sosyal bilimci adı altında ilahiyatçılarla takviye edilen Bilim Kurulu topluca istifa etmediği taktirde tarihe kara bir leke olarak geçecektir.

On dört gün tam kapanma olmazmış, devletin kasasında para kalmamış. Biz mi boşalttık devletinizin kasasını! Yeni burjuvazinizin malını mülkünü Katar’a dolar karşılığında mesela ipotek ederek, saraylarınızı uçaklarınızı, lüks otomobillerinizi satarak para temin edin o zaman. “Battı balık yan gider” diye bir söz vardır; giderayak ne kaybedersiniz?

Neyse, öfkelenmeden tekrar konuya dönecek olursak… Bilimsel olarak, daha doğrusu tarihsel olarak, virüslerin ve basillerin davranış örüntüleri bilim adamları (bilim hayvanı olmadığı için “bilim insanı” demiyoruz) tarafından günümüzde bile tam olarak anlaşılamamıştır. Mesela 1348 yılında Marsilya’da başlayan veba salgını (Kara Ölüm) gizemli bir seyir izlemiş, Paris halkının tamamına yayılarak 800 kişiyi öldürdükten sonra durmuş, 1349’da geri dönerek daha fazla can almış, sonra tamamen kaybolmuş ve iki yıl sonra yeniden ortaya çıkmıştır. Veba, Fransa kırsalındaki bazı manastır bölgelerinde ya da köylerde bütün ahaliyi öldürmüş fakat bitişik bölge ya da köyde tek bir kişiye bile dokunmadan kaybolup gitmiştir. Bilim adamları (buradaki “adam” erkek değil insan anlamına geliyor, kadınları da kapsıyor) salgınların yayılma örüntüsünü ve süresini açıklayamamışlardır.

Fakat Ortaçağ’da Kara Ölüm insanlığa büyük bir kazanım da sağlamıştır. “Tanrı acaba bunu kasten mi yapıyor?” ya da “Öfkeli Tanrı günahkâr ile günahsız arasında neden ayırım yapmıyor?” gibi sorular ya da “Piskopos sadece bizi değil, kendisini bile kurtaramadı” gibi gözlemler, insan bilincinde muazzam bir dönüşüm başlatmış, Kilise’nin itibarını sarsmış, Spinoza (1632-1677) gibi erken Aydınlanma filozoflarına ortam hazırlamış, hatta feodal üretim sistemini bozarak yeni bir üretim sistemi arayışına yol açmıştır. En azından insanların merak etmelerini sağlamıştır.

Umarım biz de merak ederiz. Turşu yiyerek, işkembe çorbası içerek ve televizyon doktorlarının sözleriyle eşzamanlı Selâ seslerini dinleyerek Korona’yı beklerken, merak ederiz… Merak kuşkunun, kuşku ise mücadele azminin anasıdır.

Bana gelince… Sert bünyede virüs barınmaz (!) Herhalde virüsü göğsümde durdurup katranımda boğarak imha ettim. Az önce kısa bir bisiklet turu atarak sokağa çıkma yasağını da kısmen ihlâl ettim. Şimdi oturup Albert Camus’nün Veba adlı romanını kim bilir kaçıncı kez okuyacağım. Bütün hekim kardeşlerime tavsiye ederim. Romanın kahramanı Dr. Bernard Rieux’nün salgın karşısındaki tutumu bu zor zamanda size yol göstersin!

yalogan@gmail.com