Kuram-Eylem Bağlamında Türk Aydınlanması: Ahi Evren ve Akılık (Ahilik)

Kuram-Eylem Bağlamında Türk Aydınlanması: Ahi Evren ve Akılık (Ahilik)

Asıl adı Mahmud b. Ahmed el-Hoyi (ö. 1261) olan Ahi Evren, daha çok mizahi yönü, kıvrak zekâsı ve hazır cevaplılığı ile halk arasında ünlenmiş Nasreddin Hoca ile aynı kişi olarak bilinmektedir. Evren Türklerde akılık teşkilatını kuran çok yönlü bir Türk filozofudur. Cömertlik ve çalışkanlık anlamlarına gelen akılık ya da meşhur adıyla Ahilik, Ahi Evren’in kişiliğinde bir araya getirdiği kuram-eylem bütünlüğünün toplumsal örgütlenmesinin somut örneğidir. Ahi Evren, halk nezdinde meşhur Nasreddin Hoca profilinden daha derin ve çok yönlü bir Türk filozofudur. Tıptan Bâtıni ilimlere, halk kültüründen felsefi meselelere kadar uzanan kapsamlı bilgisi ve düşünce dünyası ile Ahi Evren, Akılık teşkilatını zihnindeki bu aydınlık düşünceleri doğrultusunda hayata geçirmiş; kuramsal birikimini iş ve üretim ahlakının toplumsal düzeyde yaygınlaşan pratik bir aydınlanmaya dönüştürmüştür. Anadolu Selçukluları döneminde hem kuramsal hem de eylemsel olarak gerçekleştirilen bu hareket, bu gün dahi bize ışık tutabilecek bir Türk aydınlanmasıdır. Akıl ile inanç, hümanizma ile Türkmen kültürü, iş ile ahlak, felsefe ile din, zahir ile batın Akılık teşkilatında uyum içindedir. Akılılık, Türk felsefenin kuram-eylem bütünlüğünü kurarak İslam dininin Türkçe yorumunu ve Türk felsefesini yaratmıştır.

XIII. Yüzyılda Türk-İslam Düşüncesinin Genel Görünümü

1. yüzyıl ve sonrası, İslam ve Türk dünyası için siyasi, sosyal, dini ve kültürel karmaşanın ve dağılmanın yaşandığı dönemi temsil eder. Abbasi hilafeti zayıflar; ellerinde sadece sembolik dinsel kurum kabul edilen hilafet kalır.  Selçuklular askeri ve siyasi egemenliği ele geçirirler. Yine de ikisi iç içe varlıklarını sürdürür. Kuramda olmasa da pratikte “laiklik” yaşama geçmiştir. Din işleri Abbasilerde, devlet işleri Selçuklulardadır. İçeride siyasi ve dini kargaşalar, mezhep kavgaları ve genel asayiş sorunları baş gösterir. 1095-1272 arasında tam 167 sene süren Haçlı seferleri İslam dünyasını yıpratmıştır. 1230-1277 yılları arasında ise Anadolu Moğolların istilasına uğradı ve Moğollar uzunca bir süre Anadolu’da kaldı.

Neredeyse eş zamanlı olarak Batı’dan ve Doğu’dan sıkıştırılan İslam dünyası, siyasi, sosyal ekonomik ve kültürel alanlarda zor durumda kaldı. Üst üste gelen bu saldırılar sonucunda Anadolu’daki Türkmenler, hem Anadolu Selçukluları olarak bir devlet çatısı altında, hem de, Kösedağ yenilgisiyle (1248) ağır yara alan Selçuklu devletinin yerine milisler halinde bu saldırılara direnmişlerdir. XII. Yüzyıl, yalnız dağınık direnişçi Türkmenlerin mücadelesine değil, eşzamanlı olarak İslam Düşüncenin sönmeye başlamasına da tanıklık eder. İçteki ve dıştaki olaylar, genel olarak İslam Rönesans’ının sona yaklaştığına işaret etmektedir. Bundan sonra bir İslam dünyası ya da İslam Rönesans’ı değil, artık Anadolu’da direnen Türkmenlerin düşünce ve yaşam dünyası öne çıkacaktır. Başka bir deyişle, kuram-eylem  bağlamında bir Trük aydınlamasının kapısını aralayacak olan Ahi Evren ve Ahi örgütünün dünya görüşü dikkatleri üzerine çekecektir. Ahi Evren’le başlayan Türk aydınlanmasına geçmeden önce, İslam düşüncesi ve medeniyeti XII. Yüzyıla nasıl geldi, ona bakalım.

1. yüzyılın başından XIII. Yüzyıla kadar, yaklaşık beş yüzyıllık uzun bir devri kapsayan İslam Düşüncesi veya İslam Felsefesi, yerli ve yabancı birçok araştırmacının deyimiyle, İslam medeniyetinin Rönesans dönemi olarak adlandırılmaktadır. Öyle ki ilk üç yüzyıllık kısmı, Rönesans düşüncesinin zirvesini oluşturur. Bu ileri döneme haklı ve yerinde bir  ad verilir: Farabicilik çağı. Farabi bir Türk filozofu olarak, Rönesans döneminin tamamını etkilemiş;  Arapça ve Farsçanın egemenliğine rağmen, Türk felsefesinin ilkelerini İslam Medeniyeti’ne nakşetmiştir. Yerli ve yabancı araştırıcılardan pek çoğu, bu gerçeğe rağmen İslam felsefesini “Arap-İslam Düşüncesi” teziyle, Arap kültürünün doğal bir parçası saymayı akademik bir iddia gibi öne sürmeye devam etmektedirler.Farabi çağı demek esasen Trük düşüncesinin izlerini taşıyan çağın adı olmaktadır. Ancak buna karşın yine de biz, İslam Felsefesi ve medeniyetini salt bir “Türk-İslam Felsefesi veya Medeniyeti” diye sınırlandırmaya girişmenin benzer bir yanılgıyı yinelemek olduğuna inanıyoruz. Öyleyse Müslümanların bu beş yüzyıllık yüz akı Rönesans’ı bütün İslam dünyasının ortak başarısı ve eseridir.

Bu dönem, hangi karakteristikleri bakımından bir İslam Rönesans’ı ya da Farabicilik Çağı idi?

Rönesans, yeniden doğmak, yenilenmek, eski canlılığını yeniden kazanmak ve iyi bir duruma gelmek anlamlarını içerir. Sorumuz şudur: 15. Yüzyılda İtalya’da başlayan Avrupa Rönesans’ı için geçerli olduğu bilinen bu anlamlar, nasıl olur da İslam Felsefesi için kullanılabilir? Bunun geçerli tarihsel ve bilimsel bir temeli var mıdır?

 

Zaten VII. Yüzyılda yeni doğmuş bir din, nasıl olur da IX. Yüzyılda “yeniden doğar” ve “eski canlılığını kazanıp iyileşir”?

Her şeyden önce İslam felsefesi, Antik çağ’ın “yeniden doğması”dır. XV. Yüzyılda İtalya’daki Rönesans’tan altı yüz yıl önce Müslümanlar Antik Çağ düşüncesine yeniden hayat vermiş; canlandırmış, daha ileri bir düzeye taşımışlardır. İlk İslam filozofu Kindi’den (IX. Yüzyıl) İbn Haldun’a (ö. 1406) kadar bütün filozoflar, Mutezile Kelamcıları, Eş’ari kelamcıları ve dirayet tefsiri yapan müfessirler, İslam hukukçuları Antik Çağ felsefesinin bütün tonlarını kendi alanlarına yanıtmışlar; gerek reddederek veya kabul ederek ve gerekse hakemliklerine başvurarak o çağın Müslümanlar eliyle yeniden doğmasını sağlamışlardır. Bu iddiamızın tahkiki için İslam felsefesi tarihlerini ve filozofların görüşlerini incelemek yetecektir.

İslam Rönesans’ı yalnız sözcük anlamıyla hak etmiş değildir. İçerik olarak da İslam felsefesinin bu dönemi Rönesans olarak adlandırmayı aynı şekilde hak etmektedir.

İslam düşüncesinin anılan dönemi için Rönesans kavramını kullanmamızın bir takım haklı gerekçeleri vardır. Bunların başında, İslam felsefesi insan merkezlidir. Müslümanlar Antik Çağ felsefesiyle tanışmadan önce, daha çok Tanrı ve din merkezli bilimlere odaklanmışlardı. Kur’an bilimleri ve Hadis bilimleri başta gelen Tanrı ve din merkezli bilimlerdir. Kuran’ın ayetlerinin toplanması, gözden geçirilmesi ve çoğaltılması ile Hadislerin derlenmesi bu bilimlerin konusuydu. VIII. Yüzyılın sonlarında akla değer veren Mutezile, Müslümanların Antik çağ felsefesiyle tanışmalarında büyük rol oynadı. Yunanca ve Arapçayı bilen Süryaniler, çeviri faaliyetlerine girişti. İki dil aracılığıyla İslam dünyasına aktarılan felsefe, Müslümanların Antikçağ’ı hem keşfetmelerini hem de yeniden hayata döndürmelerini sağladı. Din bilimleri dahil her konu, insanı temele alan felsefe ile işlenip tartışılmaya başladı. Farabi, İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Bacce ve daha nice İslam filozofu, Antikçağ felsefesini adeta İslam dünyasında yeniden canlandırmışlardı. Bu yeniden doğuş, bence yalnız Yunan felsefesi için değil, İslam dini için de yeniden canlanma ve iyiye gidiş anlamına geliyordu. İslam’ın doğuş yıllarında bütün dünyası din olan ve toplumsal yapısı aşiretten öte gitmeyen Müslümanlar için, akıl ve mantık önem kazandı. Felsefe ile İslam’ın karşılaşması, odaklanılan konuları genişletti, çeşitlendirdi ve yaygınlaştırdı. Doğa bilimleri en az din bilimleri kadar önemli olmaya başladı. Din bilimleri, başlangıçta başat iken, bu dönemde sadece insan bilimlerinin bir kolu haline geldi. Sanat, edebiyat, çeviri disiplini, müzik, şiir ve roman gibi insanı ve onun yaşamını konu alan çalışmalar çoğaldı, itibar edilen alanlar oldu. İşte İtalya’daki büyük Avrupa Rönesans’ının temel özellikleri İslam Rönesans’ı için de aynısıyla geçerliydi.

Türk Aydınlanması

XIII. yüzyıl, İslam Rönesans’ı ve Aydınlanması çağının sona yaklaştığı tarihi ifade eder. Abbasi halifesi Mutasım billah (ö. 842), Türklere yakınlığı dolayısıyla onlardan kendisine özel bir birlik kurarak İslam tarihinde genellikle asker ve savaşçı olarak Türklerin İslam tarihinde yer aldığını görüyoruz. Ancak Türkler sadece asker ve savaşçı olarak değil, İslam Medeniyetinin bilim ve felsefede en parlak dönemine tanık olduğumuz ve yine bir Türk filozofu olan Farabi ile adını alan Farabicilik ya da İslam Rönesans’ı çağını yaşatan filozoflar yetiştirmiştir. Ne var ki, Türklerin bu başarıdaki payı genellikle görmezden gelinmiştir. Diğer yandan Türkler, İslam’a ve medeniyetine bu şekilde büyük katkılarda bulunmuş olsalar da, başarıyı İslam’ın ve bütün Müslümanların başarısı olarak görme olgunluğunu göstermişlerdir. Esasen Türk felsefesi, İslam medeniyeti ve felsefesinin özünü oluşturmakla birlikte adı geçmeyen bir felsefe idi. Nihayet XIII. Yüzyıl ve sonrasında, adı konmayan ama sadece Türklere özgü bir aydınlanma hareketi başladı. İslam Rönesans’ının bitişi XIV. Yüzyıla sarmış olsa da, Türklerin kendi başına ve kendilerine özgü düşünce dünyasının Türk aydınlanmasına doğru evrildiğini görebiliyoruz. İslam felsefesinin gerilemeye başladığı XIII. Yüzyıldan itibaren, Türk aydınlanması kendini göstermeye başlamıştır. Gerçekte bu aydınlanma, önceden İslam Rönesans’ında çok önemli bir katkı olarak var olan Farabiciliğin Anadolu’da bir sufilik aydınlanması olarak yeniden yeşermeye yüz tuttuğu anlamına gelmektedir. Bu dönemde İslam dünyası dağılmış; içte ve dışta her alanda çaresizlik, başıbozukluk ve karmaşa egemen olmuştu. Nedenlerini belirttiğim bu ekonomik, sosyal, kültürel ve dini sarsıntıdan, iç ve dış çatışmalardan bezen Anadolu Türk’ü, yitirilen İslam Rönesans’ının yerine, kendilerini hayata bağlayacak bir yenileşme hareketi yaratmak zorunluluğu ile karşı karşıya gelmişti.

Türkler, bunun yolunu, İslam’ı yeniden yorumlamakta; mistik bir yorumbilimle yaşama eklemlemekte bulmaya koyuldu. İslam düşüncesi, ikinci bir Rönesans girişimiyle yeniden doğmak için, Anadolu’daki Türk sufi ve ozanlarının hayata farklı bir açı getirecek bir yorumlama sanatına ihtiyaç duyuyordu. Bu yorum tarzı, bir Türk Rönesans’ı ve aydınlanmasını doğuracak iki temel imkâna sahipti: İlki, sona ermekte olan İslam Rönesans’ı, ondaki Türk düşüncesinin büyük katkısıdır. İkincisi ise, Türklerin Ortaasya’dan Anadolu’ya taşıdıkları farklı dini, kültürel ve düşünsel birikimdir. İşte bu iki imkan, Osmanlı’nın kuruluşunu hazırlamış; hatta yükseliş dönemlerine kadar varlığını sürdürmüştür. Üçüncü Türk Rönesans’ı, bildiğimiz gibi, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’le somutlaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, ilk iki imkânın bütünleşmiş eseridir diyebilirim.

Konumuz, ikinci Türk Rönesans’ı ve aydınlanması olduğu için, kaldığımız yerden devam edelim.

Anadolu Türk Aydınlamasının Filozof Erenleri ve Ahi Evren

Anadolu Türk aydınlanması, XI. Yüzyıldan Osmanlı’nın gerilemeye başladığı XVII. Yüzyılın başlarına kadar sürer. Derli-toplu, sistematik bir Türk felsefesi olarak bu dönemi tüm tarihsel kanıt ve süreçleriyle ortaya koymak şimdilik erken bir iddia olur. XII. Yüzyıla kadar, İslam felsefesi tarihi belirgin ve tarih biliminin somut verileri ışığında ortaya konulabilmektedir. Hangi filozofun nerede, ne zaman, nasıl yaşadığı, hangi eserleri kaleme aldığı ve nasıl bir felsefe sistemi geliştirdiğine dair elimizde somut tarihsel kanıtların neredeyse tamamı bulunmaktadır. Ancak bu dönemden sonra gelen Türk aydınlanması ve filozof erenleri için ne yazık ki yeterli tarihsel kanıtlar henüz elde edilmiş değildir. Ziya Gökalp’in sınıfladığı gibi iki objektif yani nesnel tarihe, ikincisi ise sübjektif yani öznel tarihe sahiptir. Türk aydınlanması, bilimsel tarihten çok, ideolojik tarih ya da öznel tarih ile kendini göstermektedir. Ne var ki bilimsel tarih, öznel tarih olmadan ortaya çıkamaz. Kaldı ki Türk aydınlaması dönemi büsbütün öznel tarihsel bir süreç değildir. Somut tarihsel verilerle gittikçe beslenebilecek bir olgusal gerçekliği, devam eden ciddi araştırmalarla daha çok gün yüzüne çıkacaktır. O zaman nesnel tarihle öznel tarih birbirini tamamlayacaktır. Bu işi yapacak olan, tarih felsefesidir. 

Türk Aydınlanmasının ilk halkasını oluşturan ve bu aydınlanmanın başını çeken  Ahmed Yesevi (1093-1196), Ahi Evren (1169- 1261) ve onun hocası ve kayınbabası Şeyh Evhadüddin  Hamid el-Kirmani (1166- 1238)’dir. Çağdaşları ve daha sonraki Türk filozof erenlerini şöyle sıralayabiliriz: Hacı Bektaş-ı Veli (1209-1270), Mevlana Celaleddin-i Rumi (1207-1273), Barak Baba (ö.1318), Yunus Emre (1241-1320), Seyyid Nesimi (1370-1418), Hacı Bayram Veli (1348-1429), Şah İsmail Hatayi (1486-1524), Pir Sultan Abdal (1480-1550), Şeyh Bedreddin (1359-1420),Fuzuli (1480-1556), Karacaoğlan ve Kul Himmet (XVII. Yüzyıl başı) olmak üzere, daha adlarını anma olanağı bulamadığımız onlarca Türk filozof erenleri, işte XI. Yüzyıl-XVII. Yüzyıllar arasında gerçekleşen Türk aydınlanmasının, hala hakkıyla gün yüzüne çıkmamış isimleridir. Adlarını andıklarımız ve anmadıklarımız bütün Türk filozoflarını 2016 ylının Ekim ayı’ndan başlayarak her hafta Pazar günleri Ulusal Kanal’da saat 17.00’de yarım saatlik programlarımda anlatarak dikkatleri bu dönemdeki Türk felsefesine çekmeye çalışıyorum. Ancak bu çalışmamızda kuram-eylem bağlamında ki Türk aydınlanmasını Ahi Evren’den hareketle işleyeceğim.

Ahi Evren: Kuram ve Eylem Filozofu

Ahi Evren, kuram-eylem bütünlüğünü kuran Türk Aydınlanmasının ilk filozof erenlerindendir. Asıl adı Şeyh Nasırüddin Mahmud Ahi Evren b. Abbas el-Hoyi’dir. Azerbaycan Türkmenidir. Tarihsel bir kişilik olmasına rağmen kişiliği ve yaşamı menkıbelerle örülmüştür. Menkıbeler, tarih biliminin somut ve olgusal kanıtlarını karşılamasa da, tarih bilimi için gözden uzak tutulacak veriler değildir. Tarih felsefesini ilgilendiren bu kuramsal tartışmaya girmeyeceğim.

Moğolların Anadolu’yu işgal edip (1243) Selçuklu Devleti’ni egemenlikleri altına almalarından sonra Anadolu’da Ahi ve Türkmen çevreler Moğollara ve Moğol yanlısı yönetime karşı ayaklandılar. Ahi Evren denizli, Konya, Kayseri ve en son Kırşehir’de yaşamış, nihayet 1261’de Moğol emperyalizmine karşı baş kaldırmış ve Moğol emiri Nureddin Caca tarafından öldürülmüştür.

1. yüzyılda yazılan Hacı Bektaş Velâyetname’sinde menkıbevi kişiler ve Hacı Bektaş ile görüştüğü aktarılır. Bu aktarılanlar doğru kabul edilirse, Ahi Evren Hacı Bektaş Veli ve Mevlana ile çağdaştır. XIV. Yüzyılda Gülşehri Ahi Evren hakkında yazdığı Mesnevi’ye göre o, sofi meşrepte bir filozoftur.Ahi Evren adı, kendisine sonradan verilmiştir. “Evren”, “yılan”, “gök”, “kâinat” ve “ejderha” anlamlarını taşır. Eski Türklerde yılan bir semboldür ve Ahi Evren, yılancı olarak bilinir. Yılan ağısından panzehir yapacak kadar tıbba hâkim olduğu aktarılır. Debbağların piri olarak silsilesi, tüm debbağların Piri Zeyd-i Hindi’ye kadar gitmektedir. Ahi Evren zaviyesi XX. Yüzyıl başlarına kadar esnaf zümresi üzerindeki manevi etkisini sürdürmüştür.Hakikatlerin babası, Müslümanlara yaptığı hizmetler nedeniyle de Nasiruddin unvanını almıştır.

1171’de Azerbaycan’ın Hoy kasabasında doğan Ahi Evren,  Horasan ve Maveraunnehir’de öğrenim görmüş,  Eş’ari kelamcısı Fahreddin Razi (ö. 1209)’den dersler almıştır. Bir süre bağdat’ta da bulunan Ahi Evren (1205) yılında Anadolu’ya gelmiş ve kayseri’ye yerleşmiştir. Bu sırada Selçuklu tahtında oturan I. Gıyasüddin Keyhüsrev şair ruhlu, kültürlü, İbn Sina’nın hayranı bir yönetici idi. Bu büyük sultan, iki oğlu, I. İzzeddin Kykavus ile I. Alaaddin Keykubad’ı da kendisi gibi yetişitrdiği, uygulamalarından anlaşılmaktadır.

Bu üç sultan zamanında Anadolu Selçuklu devleti en parlak devrini yaşamıştır. Bu dönemde Selçuklu Devleti’nin, İslam dünyasındaki Fütüvvet birliklerini örgütleyip kendi şahsına bağlayan 34. Abbasi Halifesi en-Nasır li Dinillah (1179-1225) ile son derece sıkı ve yakın bir siyasi-kültürel ilişkiler içinde bulunduğu görülmektedir. Bu bakımdan esasen en-Nasır’ın kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’nın bir üyesi olarak kayınbabası Evhadüddin el-Kirmani ile birlikte Bağdat’tan Anadolu’ya gelmiş olan Ahi Evren’in himaye göreceği siyasi ve fikri uygun bir ortam ve bu ortamı yaratan güçlü bir iktidar vardı. Ahi Evren şeyh Nasiruddin Mahmud’un teşkilatçı düşüncelerinin devlet tarafından destek ve himaye görmesi Ahi Teşkilatı’nın kurulmasına olanak sağlamıştır. O zamanın sosyo-ekonomik, kültürel ve sosyal koşulları teşkilatın kısa zamanda güçlenmesi ve gelişmesini hızlandırmıştır.

Ahi Evren’in düşünceleri ve eserleri dönemin Selçuklu yöneticilerinden özellikle I. Alaaddin Keykubad (1221-1237)’ın takdir ve desteğine mazhar oldu. Ahi Evren’i yetiştiren ünlü filozoflar arasında Fahreddin Razi’yi özellikle belirtmekte yarar vardır. Ahmed Yesevi’nin yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla tasavvufla tanışmış, Fütüvvet Nizamının marifet piri ve kurucusu olan Şihabüddin Suhreverdi’den yararlanmış, sohbetlerinde bulunmuştur. Ahi Evren, benim ilk İslam hümanistleri diye nitelendirdiğim Ihvan-ı safa (X. Yüzyıl)’nın Batıni felsefesinden büyük ölçüde yararlandığını biliyoruz.

Bazılarının adlarını verdiğimiz Anadolu Türk aydınlanmasının öncüleri, beş yüz yıllık İslam felsefesi ve medeniyetinin birikimi, Türklerin dünyayı yorumlamaları ve  Anadolu’daki yaşam pratiklerine uyarlamalarında kılavuzluk etmiştir. Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli, İslam maneviyatını, Türk tasavvuf anlayışına aktarmış; Seyyid Nesimi, Şeyh Bedreddin ve Pir Sultan Abdal, bu maneviyatı hem içsel hem de eylemci bir mantığa oturtmuş; Karacaoğlan gibi ozan filozoflar ise İslamiyeti doğa ve insan sevgisiyle şiirlerinde buluşturmuşlardır. Çok renkli ve zengin bir Aydınlanma olması, her bir filozof erenin, İslam Rönesans’ından ve hatta Antikçağ felsefesinden bir düşünceyi, bir filozofu ya da bir şairi örnek almalarından kaynaklanmaktadır. Bu filozof erenlerden çoğu, etkilendikleri Antikçağ ve İslam Rönesasn’ına ait düşünceleri şiire dökmüş; kendilerinden sonra gelen düşünürleri de şiir diliyle etkilemişlerdir.Felsefi bir meseleyi  manzum kalıplarla ifade etmeleri, çoğu zaman onların sadece şiir inşad eden şairler ya da ozanlar olmaktan öteye geçmediği kanaatini doğurmuştur. Bu adı üstünde bir “kanaat”tir ve temelden yanlıştır. Çünkü melankoli ve kederin şairi Hölderlin (ö.1843) ve lirik şiirin önde gelen şairlerinden  Rainer Maria Rilke (ö. 1926) gibi Anadolu’nun bu şairleri birer filozoftular. Kuramlarını nesirle yani düz yazıyla değil, her biri kendi özgü şiir tarzıyla dile getirmişlerdir.

O halde Anadolu Türk Aydınlanması’nın dili, nesir değil, büyük çoğunlukla nazımdır; şiirdir. Şiirin ayrı bir felsefesi vardır ve yapılabilir. Bunun ötesinde şiir, Anadolu tasavvuf geleneğinde felsefenin dili olarak yaygın kullanılmıştır.

Bununla birlikte, şiir diliyle birlikte Anadolu Türk Aydınlanması’nda düzyazının da kullanıldığını görüyoruz. İşte Ahi Evren, her iki yöntemi kullanmıştır.

Ahi Evren’in Düşüncesi

Kuramsal yanı

Ahi Evren’e ve Kayınbabası Evhadüddin el- Kirmani’ye dair araştırmalarıyla bilinen Mikail bayram, Ahi Evren’in Eş’ari kelamcısı Fahreddin Razi’den ders aldığı için onun Sünni (Eş’ari Mezhebi) olduğunu öne sürer. Sünniliğine başka bir delil olarak da Ahi Evren’in,  Farsça’dan dilimize çevirdiği Metaliu’l-İman (İmanın Boyutları) adlı eserinde iman ilkelerini Eş’ariliğe uygun yöntem ve içerikle incelediğini, sunduğunu gösterir. Ahi Evren’in Sünni olduğunu öne sürenler Bayram’la sınırlı değildir.

Ahi Evren’i, Fahreddin Razi’den ders aldığı gerekçesiyle “Sünni (Eş’ari mezhebi), “Şafi” ya da “Ehl-i Sünnet” olarak nitelendirmek, doğru değildir. Ahi Evren, kuramsal düşünce dünyasını, yalnız Razi ile oluşturmamıştır. Çoğu yerde onun “Sünni”, “Eş’ari” ve “Ehl-i Sünnet” olduğunu vurgulayarak belirten Mikail Bayram’ın bizzat kendi ifadesiyle Ahi Evren, devrinin en önemli bilgelerinden biri olan Kayınbabası Evhadüddin el-Kirmani’nin elinde yetişmiştir. El-Kirmani Ahi Evren’i ilk elden yetiştiren bir hoca olduğuna göre onun görüşlerine kısaca bakmak, Bayram’ın kendi araştırmasında Sünni dediği Ahi Evren’in “Sünniliğe pek de uymayan bir eğitimden geçtiğini anlamaya yetecektir.

Evhadüddin el-Kirmani, Muhyiddin İbn Arabi ile sıkı bir dosttur. Ahi Evren’i yetiştiren kayınbabasının İbn Arabî gibi, Sünni çevrelerin dışladığı bir filozofla hiçbir yakınlık duymadıkları bilinen bir gerçektir.

El-Kirmani, Menakıb-namesinde  “amelde Şafi, itikatta Eş’ari mezhebi mensubu bir şeyh olduğunu söylese” de, zaten bu meşrebe uygun davranmadığı, ayrıca eğitim metodu bakımından kendine özgü bir yol izlediği görülmektedir. “Seyr-i Süluk-i Enfüsi” yani kişinin ruhsal arınma süreci ve “Sey-ii Süluk-i afakî” yani kişinin dışsal objeleri yani doğayı ve doğadaki varlıkları deneyimleyerek Tanrı’nın güzelliği ve yüceliğini dış dünyada gözlemesidir.  İlki, arındırılmış süjede Tanrı’yı içinde görmeyi; ikincisi de, doğada hem bilen hem bilinen olarak tanrı’nın yücelik ve cemalini dış dünyada tecrübe etmektir. İlkinde içsel güzel ahlak yani kuramsal bir mistik arınma, ikincisinde bu arınmanın verdiği ışıkla doğadaki varlıklarla ilişkiye geçmek esastır. Kuram-eylem bütünlüğü böylece Anadolu Türk Aydınlamasının temelini oluşturmaktadır. Mevlana enfüsi seyr-i süluka yani öznel manevi yükselişe önem verirken pasif bir yolu seçmektedir. Ahilik ise, el-Kirmani’den itibaren, daha çok seyr-i sülukun nesnel olanına ağırlık vermiştir. Anadolu Türk Aydınlanması’nın Ahilik yoluyla eyleme dönük olması, iki anlama gelebilir: İlki, Türklerin binlerce yıldır canlı ve hareketli bir meslek olan askerliği yaşamlarının doğal bir parçası olarak sindirmiş olmaları. İkincisi ise, bu aktif yaşamı, felsefenin Anadolu’da Türk yaşam biçiminin uygulanabilir eylemselliğine dönüştürmek.  Başka bir deyişle, Emevilerin, Abbasilerin, Fatımilerin, Kölemenlerin kısaca neredeyse bütün İslam devletlerinin askeri olmakla yetinmek Türkleri tatmin etmemiştir. Bu tatminsizliği, kuram-eylem bütünlüğü ile kendilerine özgü Aydınlanmaya dönüştürmüşlerdir.

Ahilikte doğaya saygı ve onunla bütünleşme, İlk Çağ felsefesinden Stoalıları; sema, musiki ve raks Şamanizmi, Tanrı’nın varlığını gerçek anlamda kimsenin anlayamayacağı fikri agnostisizmi, teşbih ve tenzih (Tanrı’nın Batın sıfatıyla, teşbihin de O’nun Zahir sıfatıyla bağlantılı olması) fikri, Eş’ariliği anımsatmaktadır. Cismani varlıkları semavi (göksel) ve dünyevi (ay-altı) cisimler olarak nitelendirmek, “Cehennemden hiçbir korkumuz yok bizim. Canımızın belası, hicaptan (Allah’ı görmekten) uzak düşmektir” derken Yunus Emre’yi müjdelemek, evreni südur teorisiyle açıklamak doğrudan doğruya Platon’a, yeni Platonculuğa ve dolayısıyla Farabi ve Muhyiddin İbn Arabi’ye göndermede bulunan Ahiliğin, sadece “Eş’ari”, “Şafi” ya da Ehl-i Sünnet” olduğuna işaret etmediğini göstermektedir. Ahilik insan ve aşk felsefesiyle, “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır demesiyle  tasavvufi bir görüştür.  Öyleyse Ahilik Sünni değil, senkretik bir felsefedir. Diğer yandan, “engellerin en zoru ve şiddetlisi, perdelerin en kesifi insanın başka şahıslara bağlılığı ve muhabbetidir” derken de Ahiliğin muvahhid bir hareket olduğunu anlıyoruz.

Demek oluyor ki Ahilik, mezhep, meşrep ve davranış açısından yukarıdaki herhangi bir fikrin tek başına ne temsilcisi ne de mensubudur.

 

 

Eylemsel Yanı

32 çeşit esnaf kolunun piri olan Ahi Evren, kuramsal olarak kendisinden önceki bütün düşünce sistemlerinden etkilenmiştir. Onu ve ilk hocası Evhadüddin el-Kirmani’yi belirli bir mezhebin ya da meşrebin, görüş ve düşüncenin mensubu saymak, tarihsel, bilimsel ve felsefi bir yanılgıdır. Nedeni, tek yanlı ve belirli bir görüşe bağlı olan hiçbir düşünür ve eylem insanı, Aydınlama yaratacak birikime sahip olamaz. Ad anılan Türk filozof erenleri kendilerinden önceki farklı din, kültür ve tarihsel birikimlerden hiç birini ayırt etmeksizin, yararlanmasını bilmişlerdir. Aynı durum, beş yüz yıl süren İslam düşüncesi ve onu yaratan İslam filozofları için de geçerlidir. Senkretik, çok dinli ve çok kültürlü geleneğin takipçileri olan Türk filozof erenleri arasında Ahi Evren kuram-eylem birliğini en somut biçimde yansıtmıştır.

Temel İslam ahlak ilkeleri ile Türkmenlerin doğayla barışık ilişkilerini yöneten Anadolu yaşam biçimi, Ahi Evren’in ve Ahiliğin felsefesinde birleşmiştir. Onlarca sanat, esnaflık ve iş kolunun arka planında yüzyıllarca sürüp gelen farklı din, kültür ve felsefenin, bilimsel birikimin doğal olarak etkileri bulunacaktır.

Ahi Evren yalnız dericilerin piri ve 32 çeşit esnaf ve sanatkar zümresinin lideri olarak tanıtılmıştır.  Ahi Evren, bu nitelikleri yanında büyük bir halk filozofu olup pek çok eserler vermiş (yaklaşık 25 adet), Selçuklular devrinde yetişmiş güçlü bir ilim, fikir ve eylem adamıdır. Döneminin siyasi ve düşünsel akımları içinde çok önemli ve etkili bir kişilik olduğunu unutmamak gerekir.

 Öyle de olmuştur. Ahi Evren Ahiliği, bilinçli bir şekilde sarsılmaz ahlak yasalarına bağlamıştır. Bu yasaların denetimi, onun “şeyh”, “pir” gibi hem maddi hem de manevi sıfatları sayesinde usta-çırak ilişkisindeki disiplinin XIX. Yüzyıla kadar hayatiyetini sürdürmesine sebep olmuştur. Şeyhlik veya pirlik, bu gün tarikatların hiyerarşik yapısında somutlaşan ast-üst ilişkisini değil, usta-çırak ilişkisini ifade etmektedir. Usta, kuramı, çırak ise eylemi anlatır. Kuram ve eylem, usta-çırak ayrılmazlığında ifadesini bulur. Ahilikte ahlak-sız bir usta ve eylem-siz bir çırak düşünülemez. Eylem ahlak-sız, ahlak, eylem-siz olamaz. Bu bütünlük, Ahi Evren felsefesinde, Tanrısal insanı temsil eder. Kendisinden birkaç yüz yıl sonra da Seyyid nesimi, insan yüzünü tanrı’nın aynası olarak nitelendirecek, insanın bu tanrısal değerini ahlaksal varoluşuna bağlayacaktır. Çünkü bu sufi görüşün temeli Haris b. Esed el-Muhasibi (ö. 857)’ye dayanır. O “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” diye tanımladığı sufiliği, kâmil insanın biricik vasfı olarak ortaya koymuştur. Türk filozof erenlerinin bu geleneği bilmemesi düşünülemez. İnsanın kemali, “ahlaksal olarak Tanrı’yı taklit edebilme” yeteneğiyle ortaya çıkar.

İnsanın bu anlamda manevi kemalatı yani olgunluğu, Ahi Evren ve Ahilikte, kuram-eylem bağlamında kendini gösterir. İş ahlakı değil, ahlak-iş ayrılmazlığı esastır.

Ahi Evren, bir siyaset-name (Sultanlara öğüt kitabı) olan “Letaif-i Hikmet” adlı eserinde döneminin sultanına şöyle derken, bu kuram-eylem bütünlüğünü vurgular:

“Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır. Bunun anlamı şudur: Allah insanları yemek, içmek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Durum böyle olunca demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, demircilik, marangozluk ve diğer bütün meslekler ve sanatlara da bir takım alet ve gereçlerle yapılabileceği için bu alet ve gereçleri tedarik için de ayrıca çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Bu bakımdan insan (toplum) için gerekli olan bütün sanat kollarının yaşatılması ve bu işe yeterli sayıda insanı yönlendirmek kaçınılmazdır….Toplum, çeşitli sanat kollarını yürüten insanlara muhtaç olduğuna göre, bu sanat kollarını yürüten çok sayıda insanın belli bir yere toplanmaları ve her birinin belli bir sanat ile meşgul olmaları gerekir ki, toplumun bütün ihtiyacı görülmüş olsun.”

Ahi Evren bu sözleriyle Jean Jacques Rousseau’nun 1762’de yazdığı Toplum Sözleşmesi kuramını tam 462 yıl öncesinden kurmuştur. Sanayi çarşıları, kooperatifçilik, toplumsal dayanışma, genel ahlak ve cari hukuk kurallarına göre, insanların birbirine zarar vermeden barış içinde, kendi aralarında geliştirdikleri bir sözleşmeyle birlikte yaşamalarını sağlayan ahlak-iş birliğini Ahilik Teşkilatı’nda hayata geçirmiştir. İslam’ın genel ahlak kuralları pozitif hukuka, Türklerin Anadolu’daki doğayla barışık yaşam ilkeleri de doğal hukuka karşılık gelir. Ahi Evren, bu iki hukuku, Türk sufiliğindeki manevi iç arınma ile birbirine kaynaştırır. Dış dünya, arınmış ruhun bağlı olduğu maneviyata göre tecrübe edilir ve bu yolla doğa-insan-tanrısallık kuram-eylem bağlamında hem bireysel hem de toplumsal bütünlü yaratır. İşte Anadolu Türk Aydınlanması’nın Atatürk’ün liderliğinde verdiği Kurtuluş Savaşı ve kurduğu Cumhuriyet’le bu gün ve yarın da yaşayacak olan kökleri, Ahi Evren ve diğer Türk filozof erenlerin eseridir.

 

Dipnotlar

 Örneğin bkz. Macit Fahri, İslam Felsefesi, Kelamı ve Tasavvufuna Giriş, Çev. Şahin Filiz, İnsan Y., İst. 2005; Henri Corbin, İslam Felsefesi Tarihi, Çev. Hüseyin Hatemi, İletişim Y., İst. 2013.

2Bkz. Ziya Gökalp, Küçük Mecmua, Çeviriyazı: Şahin Filiz, I-III, Yeniden Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Antalya, 2009.

3Tarih felsefesi için bkz. R.G. Collingwood, Tarih Tasarımı, Çev. Kurtuluş Dinçer, Doğubatı, 5. Basım, Ank. 2013; C. İskender Özkan, Tarih Felsefesi I-II, Anadolu Üniversitesi Y., Eskişehir, 2013

4Ahi Evren hakkında geniş bilgi için bkz. Mikail Bayram, Şeyh Evhadü’d-Din Hamid el-Kirmani ve Menakıb-Namesi, Kardelen Y., İst. 2005; Ahi Evren, İmanın Boyutları, Çev. Mikail Bayram, NKM, İst. 2008; Okay Sütçüoğlu, “Ahi Evran; İsmi ve Menkıbesi Hakkında Anlam ve Köken Sorunları”, Uluslar arası Bilgeler Zirvesi Sempozyumu, 26-28 Mayıs 2014, Osman Gazi Ünv., Eskişehir (Sunulmuş, yayınlanmamış bildiri metni).

5Bkz. Mikail Bayram, Şeyh Evhadü’d-Din Hamid el-Kirmani ve Menakın-Namesi,  Kardelen Y., İst. 2005.

6Bkz. Şahin Filiz, “İlk Dönem Bektaşilik ve Hacı Bektaş Veli’nin Fikir Yapısı”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velinin Fikir Yapısı,Sayı 3, Ankara, 1996, ss.1-7.

7Bkz. Öner Yağcı, Pir Sultan Abdal, 6. Baskı, Cumhuriyet Kitapları, İst. 2011.

8Bkz. Şeyh Bedreddin, Varidat, haz. İ. Zeki Eyüboğlu, Derin Y., İst. 2014; Müfid Yüksel, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, Yarın Y., İst.  2010.

9Bkz. Ahi Evren İmanın Boyutları, Çev. M. Bayram, NKM, İst. 2008,  (Önsöz’den).

10Bkz. İlhan Şahin, TDV İslam Ansiklopedisi, Ahi Evren Maddesi; Gürsoy Akça, Ahilik Geleneği ve Günümüz Fethiye Esnafı, Konya 2003 (Yayınlanmamış Doktora Tezi), ss.53-57).

11Bkz.  İlhan şahin, a.g.m.; Akça, a.g.tez, aynı yerler.

12M. Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum Anadolu Bacılar Teşkilatı, Çizgi Kitabevi, Konya, 2016, s. 56.

13M. Bayram, Fatma Bacı ve bacıyan-ı Rum Anadolu Bacıları teşkilatı, ss. 56-57.

14Akça, A.g.e., s. 54-55.

15Bkz. Şahin Filiz, İlk İslam Hümanistleri, Bilim ve Ütopya Yayınları

16Bkz. Ahi Evren, İmanın Boyutları, Çev. M. Bayram, s.52; ayrıca bkz. M. Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum Anadolu Bacılar teşkilatı, Çizgi Kitabevi, Konya, 2016, s. 56.

17 Bkz. Akça, Ahilik Geleneği ve Günümüz Fethiye Esnafı, s. 120.

18 M. Bayram, Şeyh Evhadü’d-Din Hamid el-Kirmani ve Menkaıb-Namesi, Kardelen Y., İst. 2005, s. 3.

19 M. Bayram, A.g.e., s. 40-41.

20Bkz.  M. Bayram, Şeyh Evhadü’d-Din Hamid el- Kirmani ve Menakıb-Namesi, ss. 42-50.

21Bkz. M. Bayram, A.g.e.,ss. 52-54.

22Bkz. Ahi Evren, İmanın Boyutları, s.72.

23Bkz. Ahi Evren, A.g.e.,ss. 73-82.

24Bkz. Ahi Evren, A.g.e., s. 98.

25Bkz. Ahi Evren, A.g.e., s. 82.

26Bkz. Ahi Evren, A.g.e., ss.83, 99, 101.

27Bkz. Ahi Evren, A.g.e., s. 103.

28M. Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum Anadolu Bacılar Teşkilatı, s.56.

29Bkz. Haris b. Esed el-Muhasibi, er-Riaye Nefis Muhasebesinin Temelleri, Çev. Şahin Filiz-Hülya Küçük, İnsan Yayınları, 2.. Baskı, İst. 1998.

30Ahi Evren, Letaifi Hikmet, Bibliotheque Nationale nr.99, yp.90a (aktaran: M. Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyan- Rum Anadolu Bacılar Teşkilatı, ss.57-58)