Kurtdereli

Kurtdereli

Selim'in bir buçuk yıl süren üniversite yaşamında geçirdiği en huzurlu gece oydu. Başarılmış görev ve ikna edilmiş yeni dostlar, radyoda Muzo'yla Yastık Sohbetleri, iki günlük tatil, balkon, ılık rüzgâr, sakin gökyüzü! Sanki gökyüzüne bir halat kancası atsa yıldızdan yıldıza uçacak, sonunda, köpükten yumuşak dolunayın fıçı göbeğine tutunup dünyaya bir de oradan bakacaktı. Bu yaşa kadar ufak tefek biriken bütün mutluluk parçacıkları, o gece, sakin gökyüzünden narin nazenin dökülüp göğsüne doluyordu...

Dün bu saatlerde gereksiz yere ne kadar çok gerildiğini düşünüyordu Selim. On sekiz yıl boşuna yaşamadığını yarın göstereceksin, hileli mal satmıyorsun, bu yüzden kendinden emin, dürüst, parlak cümleler kuracaksın; kafalarında hiçbir şüphe bırakmayacaksın, diyordu aynada kendine. Aynada gördüğü ikinci şey, stresten kor olmuş gözlerinin ürkütücü şekilde dışavurumuydu. Gün boyunca bir şeyler yemediği aklına bile gelmedi. Akış şeması kafada kurulmuş, konuklara ikramlar önceki geceden hazır edilmişti... Okul arkadaşı Altay aracılığıyla ev bakan iki öğrenciyi misafir edecekti. İki öğrenciden biri “pillik” lakaplı Levent’ti. Herkes ona pillik diyordu. Görüşme günü gelip çattı... Konuklar sözü Selim’e bırakmadan ev ile ilgili sınırsız övgüler düzüyorlardı. Özellikle pillik, evin iç dekorasyonu hakkında Selim’in aylarca yaşayıp fark etmediği güzellikleri çıkararak bir bir ortaya döküyordu. Evin aylık giderleri açıklandığında pillik bir kez daha şoke oldu. Köpeği bağlasan durmaz bir evde bu giderlerin iki katını ödediklerini söylediler. Merkeze yakın olmasının avantajını ısrarla vurguluyordu pillik. Odaları bile taksim ettiler. Selim onları balkondan el sallayarak uğurladı. Pillik apartman girişindeki desenli sundurmaya abartılı iltifat ettiğinden Selim’e dikkat etmedi. Bu müstakbel kiracılar, yeni ev arkadaşları, ev yerine vahşi tundra ikliminde kamıştan yapılmış bir sepet mi bekliyorlardı acaba? Neticede tarafları memnun eden muazzam bir anlaşma olmuştu. Selim bu muazzam anlaşmanın memnuniyeti içinde keyifleniyordu o gece. Bunda zoru başarmanın tadı yok ki, kabul etmek gerek düşünce gücünün maddeye böyle bir etkisi var, diyerek pazılarını şişiriyordu. Kendisiyle dalga geçerken, aynanın karşısında yaptığı hazırlıkların boşa gittiğine gerçekten üzülecek duruma geldi.

Balkonda, o yıldız sağanağı altında zaman yumağını açarak yakın geçmişe gitti. Gönen’den Balıkesir’e üniversite okumak için gelmişti Selim. Okulun ilk günleriydi. KYK yurduna geldi. Porto Riko'nun teneke kulübelerinden beter bir odasında birkaç saat geçirmişti. KYK'nın genel işleyişine dair pek fikri yoktu, ancak kendisine verilen oda o kadar kötüydü ki burada neden hiç kimsenin olmadığını kısa sürede anladı. Ranzalara temas etmeniz halinde tetanoz olmanız kaçınılmazdı Selim’e göre. Diğer odaların aksine kaloriferler çalışmıyordu. Pencere önünde örümcek ağları ve dört parmak toz tabakası vardı. Odada kalabilmek için, odayı herhangi bir canlının birkaç yıl hayat bulamayacağı şekilde kemiklerini eritene kadar arıtmak, bunun için de kova kova sülfürik asit boca etmek icap ederdi! En sonunda metal dolabın altından hamam böceği çıkınca, Selim orayı terk etmekte tereddüt etmedi. Peki nereye gidecekti şimdi?

Selim’in doğumuyla aynı gün satın alınan karadut rengi bir bavul vardı. Bavulu kullanmadan önce her defasında burun hizasına getirip derin bir nefes çekerdi, bu nahoş koku, yeni yıkanmış bir bebek saçı gibi ruhunu tortulardan temizleyip çocukluğuna götürürdü onu. Bavulunu topladı, askısını omzuna attı, bir hışımla çıkmak isterken omuz askısı koptu. Neyse ki bavulun iki yanında eliyle kavrayıp taşıyabileceği küçük askılar vardı. KYK’nın önünden şehir içi terminale giden otobüsler kalkıyordu. Otobüse binince esir kampından azade olmuş bir tutsak gibi rahatlama hissetti. Geldiği yer, şehrin merkeziydi. Şehir merkezinin tam karşısında tren garı vardı. Karanlıkta, garın soğuk renkli ışıklarıyla göz göze gelince kalbinin dağınıklığı uçtu, vakit kaybetmeden Furkan’ı aramak geldi aklına. Furkan ve Selim eski arkadaştı. Manyas’ta ortaokulu birlikte okumuşlardı, şimdi de Balıkesir üniversitesinde kesişmişti yolları. Ağaç, büyüyen dallarını hangi yöne doğru uzatması gerektiğini nasıl bilmezse Selim de KYK’dan çıkarken ne yapacağını tam olarak bilmiyordu... Arama yaptığı sırada avuçlarının terlediğini hissetti, zira Furkan’a ulaşamasa ikinci bir planının olmadığını fark etti. Geç de olsa Furkan imdada yetişti, akşamın dönülen ilk ve en kolay virajıydı. Furkan’ların kaldığı ev, öğrenci standartlarının üzerindeydi, yeni sayılırdı, ferahtı, en kayda değer özelliği, geniş ve manzaralı balkonuydu. Furkan’la Hüsnü yaşıyordu sadece burada, evin bir odası hâlâ boştu. Furkan daha önce de Selim’e birlikte kalmayı önermiş, fakat Selim’in tek geliri aydan aya hesabına yatırılan burs parası olduğundan, o, bu evin maddi külfetinin altına girmeye cesaret edememişti. O gün hesaplar yapıldı, kira ve diğer masraflar üçe bölündü, Selim’i korkutan bir tablo ortaya çıkmayınca mülteci olarak geldiği bu evin kiracılarından biri oldu. Dar gelirli ailesine yük olmak istememişti, şimdi mecburen yükün birazını onlar alacaktı...

Üniversitede Selim’in okuduğu bölüm, Furkan ve Hüsnü’nün okuduğu bölümden farklıydı, ancak çıkışta körüklü otobüs beklerken nadiren de olsa üçü denk gelir, eve gitmeden önce Kurtdereli durağında inerler, bir rota belirleyerek yürürlerdi. Balıkesir’in kalbinin attığı curcunalı cümbüşlü bütün yerleri akşama kadar gezerlerdi. Geceye doğru, evlerine gitmeden iflah kesen bir açlık peyda olurdu. İşte o zaman dönercilerin bacasından tüten dumanı, büzülmüş midelerinden yükselen masal çeşnisi olarak görürlerdi. Bu kutsanmış kokulardan büyülenen üç arkadaş, birer mezarlık hayaletine dönüşürlerdi. Ceplerindeki bozuklukları birleştirip üç tane yarım ekmek parası denkleştirirler, birinden fazla para çıkarsa ayranlar da yanında bonusu olurdu.

Furkan: Gözümüzün önünde yeşil, kupkuru domatesleri kesip ekmek arasına koydu adam.

Hüsnü: Yeşil domatesten ayrıca turşu kurup ikram mı edecekti sana?

Selim: Tavuk döner fiyatına bir daha bak istersen Furkan. Bırakın domatesi, yediğimiz şeyin içinde tavuktan en ufak bir parça olması mümkün değil.

Furkan: Horozun s.kini falan mı yediriyorlar lan bize?

Selim: Horoz s.kini öp de başına koy. Horoz sonuçta bir kümes hayvanı, iyi piştiyse yersin. Bize burada çok daha pis, murdar şeyler yediriyorlar.

Hüsnü: Horuzun şeyi de mi oluyor?

Selim: Kaç yıl köyde yaşadın Hüsnü. Horoz kadar çok karılı, onun kadar sevişgen ikinci bir hayvan yok.

Furkan: Valla horozdaki aşk organını ben de görmedim. Demek ki bunların sadece faaliyet esnasında namludan çıkardıkları üçüncü bir bacakları daha oluyor.

Hüsnü: Horozun büllüğü o kadar ufaksa bizim yarım ekmekleri doldurması için beş yüz horoz falan kesmeleri lazım.

Selim: Yediklerimizin şu lakırdılardan daha iğrenç olduğu gerçeği... Niye yedik ki biz bunu?

Servis edilen tabaklarda kırıntı bile bırakmazlarken Kurtdereli meydanındaki banklarda oturup aynı tondan homurdandılar:

Selim: Dışarıdan bir şey yemeyeceksin abi. Bunu bilir bunu söylerim.

Hüsnü: Evde yapılanın en kötüsü, dışarıda yapılanın en iyisinden daha iyidir abi.

Furkan: Tabii abi. Israr etmeseniz üç gün aç kalsam dışarıda bir şey yemem ben... Arkadaşlar, sizin de karnınızdan acayip sesler geliyor mu?

Selim’in günleri bu evde umduğundan güzel geçiyordu, ev arkadaşlarıyla iyi ilişkileri devam etmişti. Onu zorlayan tek şey, güneş henüz tepeye vurmamışken balkona çıkıp çalışmaya başladığı sayısal elektronik dersinin sınavları oluyordu. Görüntü kararmaya başlayınca kitaptaki harfler sönükleşiyor, ne olduğunu anlamak için kafasını kaldırdığında, azalarak biten mütevazı bir musiki gibi güneşin çekildiğini görüyordu. Bu sayede sekiz saate yakın müthiş bir odaklanma ile ders çalıştığını fark ediyordu, bunun faturasını boynunun tutulmasıyla ve bir adet gözlük satın alarak ödemişti. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan birinci sınıfı yüksek bir ortalamayla bitirmişti.

Ne olduysa ikinci sınıfta oldu. Dönemin hemen başında Balıkesir’deki eve geldiğinde Furkan’ı yarı delirmiş buldu. Onunla çocuk gibi ilgilendi, önünden çayını çorbasını eksik etmedi, gönlü hoş olsun diye bağlama çaldı, onun sevdiği türküleri söyledi. Bir sabah Furkan kimseye bir şey söylemeden okul dahil her şeyi bıraktı, baba memleketine döndü. Sadece Selim’e otogardayken bir mesaj atmış, iyi olduğunu yazıp helallik istemişti. Belli ki konuşacak dermanı yoktu... Sevdiğimiz bir yakınımızı kaybettiğimizde cenaze işleriyle ilgilenecek başka kimse yoksa bir kenara çekilip ağlama lüksümüz yoktur, gereğini yapmak bizim sorumluluğumuzdadır... Selim hem üzüntü hem de Furkan’ın yerini doldurma mecburiyetinin yarattığı sarsıntıyı aynı anda yaşarken, bir şok daha geldi. Hüsnü’nün ailesi Balıkesir’e taşınıyordu... Üç yapraklı yoncanın ikisi kopuyordu. KYK’ya dönemezdi tekrar. Özel yurtların fiyatları çok yüksekti. Evlerde kalan birkaç arkadaşı daha vardı, ama onlar düzenlerini çoktan kurmuştu...

İki haftadan beri yalnız kaldığı bu kiralık daireye sıkı sıkıya tutunmuştu, işte bu yüzden Altay’ın getirdiği o iki kişiyi paranoya derecesinde ciddiye alıyordu. Selim’in bulanıklığa, belirsizliğe karşı aşırı hassasiyeti vardı, stres çölünde günlerce susuz kalmanın bedenini ve beynini nasıl yıprattığını hatırladı. Aşırı kaygısının altında sadece, sorunsuz ya da gücü ölçüsünde öngörülebilir sorunlarla okuluna devam etme isteği yatıyordu. Yakın geçmişi uzun bir film şeridi halinde gözünün önünden geçti. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş, ay, kabuğuna çekilmişti. Bu saatte balkondaki esinti, çelik tırnaklarıyla insanı taciz eder, arkasına bile baktırmadan herkesi içeri gönderirdi. Selim günler sonra odasında ilk defa o gece, o en huzurlu gecede tasasız bir uyku uyudu...

(2)

Hafta sonunu daha bir lokmacık yaşayamadan pazartesinin kara hükmü geldi. Altay’a bildirilen sadece şuydu: Ev güzel, ama yokuşu çok dik. Nasır tutmuş bir deri nasıl hissizse Altay’ın tavrı da öyleydi.

-Böyle mazeret olur mu Altay, bunlar dalga mı geçiyor! Yani? Yanisi belli...

Şair’in dediği gibi: Ölüm bile böyle altı okka koymazdı adama! O aşağılık insanlar ikinci öğretim öğrencileriydi. Bu yüzden okulda karşılaşma, görüşme olanağı yoktu. Selim yılgınlık ve koyulaşmış bir öfkeyi aynı anda barındırıyordu içinde. Çalkantılarıyla yitip gidecek olan o insanlarla aynı çatı altında kalmaması kendisi için bir lütuf sayılırdı aslında... Bir insanın lakabı niçin pillik olur, daha önce hiç düşünmemişti. Bu yörede pillik, dişi hindilere verilen ad. Mıymıntı, yaygarası bitmeyen, ama kendi haline bıraksan on dakika bile hayatta kalamayacak lapgöt bir canlı...

Hafta sonu boyunca Selim’in beynini afyonla uyuşturan, sonra kuduz köpeklerini onun üstüne salıp etlerinden koparmanın zevkini yaşayan oyunbaz hayatın bir trajedisiydi bu.

Geçmişe takılı kalmayıp sil baştan bir plan yapmak zorundaydı Selim. Beyaz bir sayfa açmak istiyordu, ama nasıl? Günler ilerliyordu. Ev sahibiyle konuşup kiranın bir miktarını ötelemeyi başarmıştı, bu defa faturalar karşısına çıktı. İki fatura arasından birini tercih etmesi zor olmadı. Bir defa susuz kalacağıma bin defa elektriksiz kalırım, diyordu. Evin masraflarından kurtulup vakit kaybetmeden konaklayacak bir yer bulmalıydı. Zağnos Paşa Camii’nden Necatibey Eğitim Fakültesine, oradan Sütlüce’deki Hastane Caddesine kadar kilometrelerce yolu koşum hayvanı gibi arşınlıyor, her adımında topuklarına nal çivisi çakmışlar gibi acı hissediyordu. Balıkesir’in labirent sokaklarında girmediği delik, kafasını kaldırıp bakmadığı bir tek bina kalmamıştı. Ayakları şişiyor, serçe parmakları su topluyor, tırnak batmasıyla birlikte ayak baş parmaklarından kanalizasyon atığı gibi sızan irin, ayaklarını, çoraplarını mahvediyordu. Ayakkabıları yan yatmış ölü bir manda yavrusu kadar bitikti. Pencerelerde asılı yurt ilanlarını görüyordu. Telefonundaki kontörü idareli kullanmak zorunda olduğu için esnafın birinden rica ederek yurdu arıyor, aylık fiyatları öğreniyordu. Aldığı cevaplardan sonra beli bükülüyor, ruhu yamyassı eziliyordu.

Akşam olduğunda balkonun ılık rüzgârının saçlarını okşamasıyla huzur bulur, güneşin batışıyla beraber mum yakardı. Sanki mumu, güneşin battığı ufka tutuyor da mecalsiz güneş son demini bu mumun fitilini ateşlemek için kullanıyordu. Bilemezdi, ancak "düşünmek" için olanakların en iyisi, ortamın en şahanesi kendisine sunulmuştu: ev karanlık, otoriter bir yalnızlık, balkondaki serçenin kalp atışının duyulabileceği bir sessizlik, taze zihin ve kirlenmemiş beyin. Yetileri tıkayan, içgörüyü buharlaştıran dış unsurların hiçbiri mevcut değil. Bazen hafif derslerin vizeleri olurdu, o dersin vizesini çalışmak için bir tek mumun ışık huzmesi yeterdi, kalan iki mum, düşüncenin hararetinden erirdi. Geceleri, sadece geceleri ağırlaşmış parmakların birden ud taksimine başlaması gibi bir hareketlilik hissediyordu algılarında.

O, kent ve kasaba arasında sıkışmış, bu iki alem arasında sürekli bocalayan içe kapanık bir gençti. Kentli çocuklara özgü bir planlılık ve zaman zaman mağrurluğa varan bencil bir özgüven onda yoktu. Sürekli “kısır bir cendereye sokulmuş kavramlarla” konuşan kurnaz bir kasabalı olmaktan da çok uzaktı. Kasabalıların çoğu ergenlikle beraber zihinsel gelişimini tamamlıyordu. İki aleme de aidiyet duymayan, iki alemden de arkadaş edinmekte zorlanan bir yalnızlığın daimi huzursuzluğu içindeydi. Kitaplarla geç tanışmasına rağmen en başından itibaren doğru kitaplarla temas etti, insanî sorumluluklar taşıyan büyük yazarlarla tanıştı, okuduğu kitaplarda yüzleştiği gerçekler onu hem rahatsız ediyor, hem de aç ruhunu körüklüyordu. Üniversitede ev-yurt-iş kavgası verirken aynı zamanda çok yeni ve sancılı bir uyanış-düşünüş dönemine girmişti.

Yarı zamanlı bir iş bulmayı da aklına koymuştu. Bu bir tercih değil zorunluluk olmuştu, ancak zihninde meydana gelen depremler aklını öylesine sarsmıştı ki, pelteleşmiş aklının panik halinde çabuk ve doğru karar alabileceğine inanmıyor, hangisini önceleyeceğini bilemez hale geliyordu. Olağanüstü durumlarda nasıl akıl yürüteceğini bilmiyordu. Bu süreçteki en büyük düşmanı yine kendi sinir sistemi olmuştu. Bir hafta içinde yüzü akneden tanınmaz hale geldi. Yüzü köstebek yuvasından beter, delik deşik olmuştu. Evde ders çalışırken farkında olmadan kurşun kalemin sivri ucunu yüzünün derisinden geçiriyor, kanının kırmızısıyla kistik akne sıvısı karışıyor, sabah uyandığında yastığın kılıfını beyaz tuvale yapılmış empresyonist bir tablo gibi buluyordu. Hazin durumun gittikçe dal budak saldığı o günlerde Selim tek çare olarak babasına sığındı. Babası, kredi borcundan nefes bile alamadıklarını, ancak borç bitince para gönderebileceğini söyledi. Selim’in akşamları “karanlık” bir hayat sürdüğünü ailesi bilmiyordu. Ailesi daha pek çok şeyi bilmiyordu. Selim’in çok basit bir gerekçesi vardı: Üzülürlerdi. Hele de ellerinden bir şey gelmeyecek olursa, daha çok üzülürlerdi. Yine de annesi her cuma büyük titizlikle yemekler ve unlu mamullerden yapıp azar azar saklama kaplarına koyar, Gönen-Balıkesir otobüsüyle gönderirdi. Selim cuma akşamları terminalden o kapları alırdı. Gül suyuna batırılmış anneciğinin öpülesi elinden çıkan yiyecekleri haftanın günlerine pay eder, mini buzdolabına yerleştirirdi. Elektriksiz bir yaşam başladığından beri Gönen’den gelen yemekleri bozulmadan hızla tüketmek zorunda kalıyordu. Furkan’lar artık olmadığından kediyle köpekle kuşlarla bölüşürdü yiyeceklerini. İplik iplik çözünen karnı çığlıkla guruldayıp ihmal edildiğini hatırlatmazsa aç geçirdiği günler de olurdu Selim’in.

Enerjisi biter ya da azalırsa soluğu her defasında Kurtdereli heykelinin önündeki banklarda alırdı. İstirahat edecek onlarca yer varken niçin Kurtdereli? Bu banklarda itibar koltuğunun en yücesine oturmuş hissederdi kendini. Kurtdereli’nin azametinden bilinmeyen bir güç alırdı, çocukluğunda onunla ilgili hikayeler dinlemişti. Bir gazeteci Kurtdereli’ye güreşteki başarısının sırrını sormuş, cihan pehlivanı Kurtdereli, arkamda Türk milletinin varlığını hissederim, diye cevap vermiş. Kurtdereli'nin arkasında Türk milleti, Selim'in arkasında ise Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ın tunçtan dökülmüş heykeli vardı. Hileye, tuzağa çekip kündeye getirmek isteyenlere karşı bir manifestoydu oradaki bankta yalnız oturmak. Yine böyle bir günün öğleninde orada otuyordu. Duman rengine dönüşen bulutlar, yağmurunu tülbent gibi ipince bırakıyordu. Toprak kokusu, buhurdanlardan yükselen kutsal kokular gibi sarhoş ediyordu insanları. Yağmur romantizmi insan ruhunu her zaman cezbeder, tabii uysal yağarsa. Sonra gök, Tanrı’nın gazabı gibi gürüldemeye başladı. Serap bir anda yok oluvermişti. O uysallık marazi bir hal aldı, romantik ortam birden heyulaya dönüştü. Kapkara bulutlar gökyüzünde baskın bir koloni kurmuşlardı, gün ışığıyla yeryüzü arasına bir set çekilmiş gibiydi, peşi sıra çakan şimşek bu karanlığı delmek istiyordu. Şimdi, çatırtı koparan fırtınayla birlikte yağan yağmur, az önceki romantik güzelliğini bütünüyle bırakmış, düştüğü yeri eşkıya kılıcı gibi ortadan ikiye ayırmaya başlamıştı. Sokaklar dilini yutmuş, amansız bir sessizliğe gömülmüştü. Selim başını göğe kaldırdı, çıldırmış yağmurdan lıkır lıkır içerek ciğerini serinletti. Banktan kalkarak heykelin arkasındaki pul yapraklı ağaca yürüdü. Ayakkabılarını çıkarıp ağaca yaslandı, toprak yağmura doymuş, tiksinmiş, kusmuştu. Yaralı ayaklarıyla balçığa dönüşen toprağa basıyordu. Günlerdir şakaklarına vuran ağrıyı, bedeni aracılığıyla çıplak ayaklarından sanki toprağa bırakıyor; şimşek, beyninin bozulmuş elektriksel faaliyetlerinin uğultusunu kesip düzene sokuyordu. Milyon voltluk elektriği bünyesinde toplayan siyah bulutlar, vahşi zehrini boşaltmak için yeryüzünde tehdit oluşturmaya muhtaçtı. Kurtdereli’nin tam karşısındaki Atatürk parkının arka taraflarına kesinlikle yıldırım düşmüş olmalıydı... Yarım saat sonra gökyüzü temizlendi, hiç bitmeyeceği zannolunan havanın o kudurganlığı gitti, Selim’in üzerinde bıraktığı tesir gitmedi. Atatürk parkında serin bir ferahlığın ortaya çıkardığı derin sükunla pastel gökkuşağını saatlerce izledi.

O gün, gökyüzü esaslı bir kıyamet koparmıştı. Kıyametten sonraki sükutun manasını tam kavrayamayan güneş, arkasında yanık bir turuncu bırakarak dağın arkasına çekiliyordu. Selim balkona asılan çamaşırlar gibi kurumuştu. Dev bir hava burgacının püskürtüp attığı zihninde tek bir soru dolaşıyordu:

Modern dünyada yok mudur, okumak isteyen üniversiteli bir gencin bütün parasını almadan, ona asgari standartlarda oda verebilecek güvenilir bir kurum? Ömer Seyfettin’in sözü doğruydu: Hayat ne dehşetli bir darülfünundu!

Kampüste de boş derslerde veya dersten artakalan zamanlarda sınıf arkadaşları pinpon oynarken o kitap okurdu. Aslında sevmediğinden oynamıyor değildi, pinponu severdi, talipleri çok olduğundan, oyuna girebilmek içine amiyane tabirle çingenelik etmek gerekiyordu. Bazen omzunda soğuk bir el hisseder, bu el onu kitapların heyecanlı düşünden bir hamlede çekip çıkarır, hayatın harap gerçekliğine savurur atardı. Kıyıyla irtibatı kopmuş yalnız bir denizci gibi kitapla göz kontağını kaybetmemeye çalışır, aynı sayfanın dalga yığınları üzerinde boşuna çırpınır dururdu. Gözü on dakikadır anlaşılamayan bir paragrafta gezinirken pinpon bağırışlarından uzak, kendisine gitgide yaklaşan şakrak bir ses duydu. Kafasını kaldırdı. İsmet bir sandalye çekti Selim’in yanına. İkisi sınıf arkadaşıydı. Selim, durumunu bazı sınıf arkadaşlarına da söylemişti, ama bir netice alamamıştı o güne kadar. İsmet hemen konuya girdi.

-Senin yurt işini ben çözdüm, keşke bugüne kadar haberim olsaydı, dedi.

Selim’in konaklayacağı yere ödeme yapması gereken aylık meblağ epey düşüktü. Bunu duyduktan sonra gerisi zaten teferruattı. Müjdeli haberlerin de var olduğu bir dünya ve Selim’in yaşadığı zıt çehreli apayrı bir dünyayla birlikte iki farklı dünya mevcuttu. İki dünya birbirine geçsin! Olacak şey mi? Selim iki dünyayı birbirine karıştırıp bileşiminden güzellik üretiyor, şaşkın kafası yarım dakikada yaşanılabilir üçüncü bir dünyanın kurulumunu tamamlıyordu. Ancak o zaman cümleleri toparlayıp yanıt verebildi:

-Kurban olayım keremine! Vallahi de billahi de nasıl diye sormayacağım. Ama sen istersen yine de anlat...

-Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş, deyip gülümsedi İsmet.

-Kul öldü öldü! Bizim edebiyatçıya durumu anlatsak, mesleki hastalıktan dolayı konuyu fiillere getirir. Tam olarak ölmedin, yakınlık fiiline göre öleyazdın. Öleyazmak gibi bir şey oldu, ama kimsenin de ölmemesi takdiri ilahi tabii. Keyfim yerine geldi çenem düştü, sen kır dizimi böl sözümü, anlatmana bak.

İsmet diğer şartları sıraladı sonra:

-Namaz zorunlu, giriş katını mescit olarak kullanıyoruz, akşam belli bir saatten sonra izin almadan çıkmak yasak, cumaları öğrenciler ikiye ayrılır, bilenler Kuran okur, bilmeyenler hoca gözetiminde Kuran öğrenir. Bina üç katlı, en üst katında yemekhane var, orada nöbetçi listesi asılı, yemekhanenin yanındaki geniş odada televizyon da var, pek bakmayız, ama Kurtlar Vadisi başlamadan yarım saat önce minderleri tutmamız lazım, yoksa boş yer bulamayız. Bizim katta bilgisayar bile var, Webaslan’a oradan giriyorum, odamızda üç ranza var beş kişi kalıyoruz, üstüm boş. Ben altta yatarım sen üst katta...

-Üst katı bana kitliyorsun demek, dedi parıltılı gözlerle...

Doğumhanede baş aşağı çevrilen bebeğin yırtınırcasına ağlaması, nasıl ki onun ilk nefes alışlarına işaretse, Selim’in de boğuk feryatlarla yorgun düşen ciğeri sanki ilk kez o zaman nefes aldı. Koridorda, beyler, diye bir ses yankılandı. Herkes, yeniden kuvvetini kazanan o davudi sesin geldiği yöne baktı: bundan sonraki maç benim! Kendine güvenen raketini alsın, karşıma geçsin!

Kitap kefen bezi gibi köşedeki sandalyenin üzerinde öylece durmaya devam etti. Selim daha sonra kitapla burun buruna geldiğinde onu çoktan unuttuğunu fark etti. Bir an, içinde köpüren kontrolsüz coşkuyu, pek uzak gibi gözüken hafta sonunun o unutamadığı balkonlu gecesine benzetti. Akıbetinden ürperdi. Hızlı adımlarla yürüyerek kitabını bıraktığı yerden alırken coşkusuna derhal itidal gömleği giydirdi... Selim dindar bir insandı, cami, cami cemaati ona yabancı değildi. Ortaokulda yanık sesiyle ezan okur, müezzinlik yapardı. Şol Cennetin Irmakları, Veysel Karani ilahilerini öyle aşkla, iç çekişle icra ederdi ki, onu gözyaşları içinde dinleyen cemaat yanlış zamanda yanlış yerde dünyaya geldiklerinden kesinlikle emin olurdu. İmam namazı bitirdiğinde Selim, onun karşısında büyük bir öğrenme merakıyla bağdaş kurar, anlatılanların bir damlasını bile kaçırmadan sünger gibi emerdi. Kış aylarında akşamı kıldıktan sonra çoğu zaman eve gitmez, hocasıyla birlikte ya kâmet, müezzinlik çalışırlar ya da İmamı Âzam Ebu Hânife gibi bilginlerin hayatı, menkıbeleri üzerine konuşurlardı. Selim çok iyi bir dinleyiciydi ve sorularını bir gazeteci titizliğiyle araştırıp sorardı. Dolu dolu bir yıl süren bu serüven Selim liseye başlayınca Manyas’tan taşınmalarıyla birlikte sona erdi. O günleri zihninden bir bakraçla ağır ağır sağıyor, yeniden böyle bir ortamda soluyacak olmaktan dolayı adeta sıla heyecanı duyuyordu.

 

Selim ev sahibiyle görüşüp ödeme planını yapmıştı. Ertesi gün anahtarı teslim edecek, artık bu evle bir bağı kalmayacaktı, odaları son kez dolaştı. Furkan’ın kapısında Mavi Gözlü Dev filminin afişi vardı. Afişin bantlarını söktü, hatıra olsun diye rulo yapıp ceketinin iç cebine sığdırdı. Hüsnü’nün odasında bir köşeye atılmış, yırtık kartonetli bir müzik kaseti buldu. Gün itibarıyla yonca yapraklarının üçü de kopmuş olacaktı. Can yoldaşı bavuluna yine iş düştü. Yoncanın kalp şeklinde olan yaprağının diğer yarısında, çiy de düşse kırağı da vursa, bu bavul yok muydu? İnsanı hiç yormayan tekerlekli valizler çıkmıştı, ama kader ortaklığı başka şeydi. Bir yere gidilecekse beraber gidilecekti! Kıyafetlerini düzgünce katlayıp koydu, diğer eşyaları da yerleştirmesiyle birlikte şişmanlayan bavulun fermuarını zor da olsa kapatabilmişti. Hiç atışmıyor değillerdi. Selim, bavulun aşırı kabarıklığını, sürekli tıkınıp anafordan yaşayan ve ruh inceliği bilmeyen birinin kaskatı haline benzetiyordu. Oysa kokusu ile onu eski rüyalara götüren bavul, kuşun kanadındaki bir çocuk kadar hafif ve yalnızdı.

Bavulu kavradığı gibi hızlı adımlarla yokuş aşağı süzüldü, eskiden omzuna asarak taşımanın verdiği rahatlığı düşünürken, şimdi de el askılardan birinin dikiş yerinden sökülüp koptuğunu fark etti. Böylece bavulun ağırlık merkezi bozulmuş, iri bir köpeği tasmasından sürükler gibi, taşıması, uzaktan bakıldığında bile insanı yoran, çileli bir hal almıştı. Ama artık pusulasız, dümensiz, gideceği limanı belirsiz bir gemi değildi, işte, fıstık yeşiliyle boyanmış yeni yurdu sokağın sonunda görünüyordu. Yorgunluğun getirdiği tevekkül ve teslimiyetle bir an önce kendini yatağa bırakmak istiyordu. Selim, pencereden bakıp sadece hoş geldin diyen İsmet’in huyunun tuhaflığıyla da ilk defa yüzleşti. Arkada bıraktığı solgun bir kızıllıkla beraber saf bir kalpten çıkmış besmele ile yeni hayatına giriş yaptı. Bununla birlikte Balıkesir’deki öğrenim hayatının zorluklarla geçen birinci bölümünü tamamen kapatmış oluyordu.

(3)

Olumlu hislerle geldiği bu yurtta, en basit görgü kurallarını hiçe sayan insanlarla karşılaşmayı beklemiyordu. Bu insanların birbirlerini anlama çabaları, empati yetenekleri, birbirlerine saygıları hiç yoktu. Sabah namazından sonra bazıları uyumaya çalışırken, bazıları da bağıra çağıra şarkı söyleyip tıraş olurdu ve bu, oradaki hiç kimse tarafından yadırganmazdı. Oysa uyuyan insanların yanında fısıltıyla konuşmak gibi özellikler, ayrıca öğretilmeden küçük yaşlarda kazanılan kabiliyetlerdir. Çünkü insan türü yaklaşık kırk bin yıldır gelişmiş ayna nöronlar sayesinde diğer türlerden ayrılmıştır. Antropoloji insanla ilgilenen bir bilim dalıydı, ama buradakiler herhalde antropolojinin alanına girmezdi... Selim bir süre sonra anlayacaktı ki bunlar, sonraki günlerde yaşanacak olayların yanında mesele bile edilmeyecek kadar ufak kalırdı. Zaman geçtikçe buradaki çocukların birazının taklit, çoğunun taklit olmayı bile becerememiş acıklı karikatür tipler olduğunu görüyordu. Adi, kötü kumaştan yapılmışlardı. Birkaç insan vardı ve diğerleri onların kımıldayan küçük gölgeleriydi. Selim’in esas dehşeti, bu adi tiplerin kurdukları cümlelerdeki yarattığı potansiyel tehlikelerdi. Bazen birisi cam gibi donuk gözleriyle, kanlı korkunç bir cümle eder, bu cümle hiç kimsede azap, işkence veya heyecan uyandırmazdı. Bir topluluğun ağzından, insanda olumlu kanaat oluşturacak, faziletli, soylu küçücük bir cümle çıkmaz mı, diye soruyordu Selim kendine. Cervantes’in Don Kişot’taki bir sözü aklına geliyordu: “Helva ateşte pişe pişe kıvamını bulur, koruk güneşte yana yana üzüme dönüşür.”

Cümlelerinde ateşe yaklaşmadan yanık kokusu saçan dehşet bir hal vardı. Pişecek, yanacak, düşünecek, okuyacak bir hayat tecrübesinden yalıtılıp yoksun bırakılan böyle insanlara, aşırı doz din yüklemesi yapıldığında, o insanların nefsi, şeytanla bir olacak ve artık onların gazapları bir tehdit olarak, iç ve dış mihraklar tarafından son derece kullanışlı hale gelecektir. Bundan ötürü, Selim’in tıpkı ortaokul günlerinde olduğu gibi; muhabbetin, rahmetin, iyiliğin, ortak bir dini disiplinle ve yeniden yaşamanın heyecanıyla geldiği bu yeni meskende hayal kırıklığı çok büyük olmuştu.

Abilerden kusursuz görev adamı Selçuk'tu. Komik olmayan şakalar yapardı, saf mizaçlı biriydi. Diğerleri gibi mahkeme duvarı suratlı değildi, bunun cezasını ciddiye alınmamakla ödüyordu. Ata acılı bir mahmuz vurur gibi, sadece despotlar kesin bir otorite kuruyordu burada. Diğer abi Eyüp Osman’dı. Uzun boyu, kapkara gözleri, uzun, lüle saçları, keman kaşları, Osmanlı padişahlarının minyatürlerinde görülen hafif kemerli burnuyla Hintli aktörlere benziyordu. Az konuşurdu. Katalogdan okur gibi herkese ad-soyad kombinasyonu ile hitap ederdi. Sözleri ayet hükmündeydi. Sanki o değil, omzunda dört yıldızla taltif edilmiş “abilik” rütbesi konuşuyordu. Gestaponun en üstünde yine abi diye hitap edilen, yaşça herkesten büyük, yurdun mali, idari işlerinden sorumlu değirmi suratlı, kırçıl sakallı bir şeyh vardı. Özel bir odası vardı ve buraya sadece aylık ödeme yapacakları zaman girebilirlerdi. Yanına salavatla varılır, dedikleri cinsten. Bu şeyhi bir de yemekli, dualı “vakıf” açılışlarında konuşmacı olarak görebilirlerdi. Yaman hatipti. Müridleri ölçüsüz uçurunca, ona da alemlerin yaratıcısı gibi takılmak kalıyordu. Şeyh o “mekan”lara son model aracıyla giderken, yurt sakinleri eski bir dolmuşa balık istifi gibi tıkıştırılırdı. Selim burada, daha ilk günlerde; adalet, eşitlik, sadelik, ortak akıl, liyakat, ehliyet gibi Kuran’daki yönetim ilkelerine çok aykırı işler döndüğünü görüyor, yapması gerekenin ne olduğunu bilemiyordu.

Kışın kılınan sabah namazlarında kurallara harfiyen uyan kişi, henüz kaloriferleri yakmadıkları için aslında cezalandırılan kişi olurdu. İlk abdest alan, zemin kata inip namaz için cemaatin toplanmasını bekleyen ilk kişi her zaman Selim olmuştu. Pencerenin ısı yalıtımı yok denebilirdi. Bazen cemaatin toplanmasını o kadar çok beklerdi ki, abdest alırken su vurduğu uzun sakalları, evlerin saçaklarında oluşan buz sarkıtları gibi diken diken olurdu. O buz tutan dikenli sarkıtlar damla damla erir, bu defa suratını yakardı. Selim bu durumdan garip bir haz alırdı. Kırk gün boyunca karanlık ve dar bir ortamda zikir çekip çile çıkaran bir derviş gibi hissederdi kendini. Bedeni soğuktan yanardı, ama bu halvet süresince ruhu ısınır, arınırdı. Nihayet uykulu gözlerle apar topar gelen son kişi de namaza teşrif edince Selim yeniden dünyaya döner ve ayılırdı.

Bir akşam namazından sonra dinî sohbet esnasında öne atlayıp ruhani bir heyecanla gözyaşı döken genç, yatsıdan sonra aynı sohbetin devamında en arkaya geçerek telefonda kıkır kıkır mesajlaşıyordu... Selim ona baktığında birkaç saat içindeki bu dönüşümü düşündü ve günlüğüne şöyle kaydetti:

“Birinci eylem, cemaat tarafından takdir gören yüz, bundan vazgeçmeyi göze alamıyorlar, ikinci eylem ise doğal güdülerin gizli kapaklı yüzü... Ne ruh haline büründükleri insandan mutlu olabilmişler ne de tam olarak oldukları ‘insanı’ kabullenebilmişler.”

Sonra Selim, ortaokul yıllarını anımsadı. O da camiye gittiğinde ailesi ve mahalleli tarafından takdir görüyordu. Fakat bu destek onun ruhunu ayrıca okşamıyor, dikte edemiyor, teslim alamıyordu. Selim biliyordu ki Allah'ın huzurunda gönlü huşûyla dolan samimi bir ruh olgunlaşır; olgunlaşma yolundaki ruhun gösterişe, menfaate işaret eden üçüncü bir gözü yoktur. Bu yoldan kendisi de geçtiği için hakiki olanla hakiki olmayanı çok net ayırabiliyordu. Bu yüzden burada gördüğü insanlar hakkında hüküm vermesi artık zor olmuyordu: Bunların tamamına yakını ikiyüzlü ve sahtekar insanlardı! Yurt adı verilen bu insan öğütme fabrikasında, çirkin maskelerini ustalıkla takıp çıkarabilen, çekirdekten yetişme ruh hastası bireyler yetişiyordu.

Bu yurdun henüz düzleyip tabaklanmış deri haline getiremediği tek çocuk Nevzat’tı. Çünkü çok yeniydi, orada kalanların en küçüğüydü, lise bire gidiyordu. Nevzat alabros tıraşlı, esmer, incecik bir çocuktu. Harun Kolçak’ın vokal yaptığı hareketli şarkılar gibi neşeliydi. Edebiyata ilgi duyardı. Sıkı okuyucuydu. Nevzat Balıkesir Fen Lisesi’ni kazanmıştı. Susurluk’un bir dağ köyünde yaşıyordu. Bu köy Keltepe’nin eteklerinde yer alıyordu. Kışın bu dağın zirvesi tül perde gibi bembeyaz örtülürdü, adından da anlaşılacağı gibi tepesi keldi, ancak Nevzat, hayallerinde süsleyerek oraları öyle anlatırdı ki, yeşilin en koyusuyla gelen taze baharlar hiç geçmez, bastığın yerlerde gül, nergis, lale, yaseminler hiç bitmezdi! Manyas’ın ise güney yönündeki tek manzarası Keltepe idi. Bir dönem Manyas’ta yaşayan Selim, Keltepe’yi dehasıyla yalnız, yekpare bir ağaç olarak görürdü. Bu keleş tepe, Selim’in okul yönü istikametinde olduğu için dört mevsim her haliyle önüne serilmişti yıllarca. Keltepe’yle oluşan duygudaşlık Selim’in Nevzat’a olan bağlılığını pekiştiriyordu.

Nevzat’in bir sevgilisi vardı. Ona, kız kim, diye sorulunca gönlündeki aşkın kıpırtısı yüzüne kan pompalar, yüzü bir ergen mahcubiyetiyle pembeleşirdi. Bir taraftan anlatmak isterken diğer taraftan da çekinirdi. Nevzat yalnız oldukları bir gün elinde kağıt kalemle Selim’in yanında geldi. Kağıdı utana sıkıla Selim’e uzattı.
"Kadayıf yedim az önce. Gözüm daldı, yerken hep seni düşündüm. Sokaktan insanlar geçiyordu, bir şeyler söylüyorlardı, ama ne onlar ne de söyledikleri benim için bir anlam ifade etmiyor. Duymuyorum onları. Benim için bu dünyada bir sen varsın Mihriban’ım..."
Nevzat kendi yazdığını beğenmemiş, Selim’den yazıya biraz süs ve çarpıcılık katmasını istemişti.
Selim şöyle bir baktı, elini çenesine götürdü, kalemi eline aldı ve bir çırpıda yazdı:
"Çağıltılı düşlerimde hep sen varsın. Bugün bir tatlıcıya gittim ve kadayıf söyledim. Keşke karşımda Mihriban’ım olsaydı da, bu loş ortamda onun ışıldayan gözlerine bakarak tatlımızı birlikte yeseydik dedim, içimden. Ben kadayıfın cevizlisini, fıstıklısını, kaymaklısını sevmem. Sade ve görüntüsü tel tel olacak. Saçların gibi. Üzerinde şerbet gezdirilmiş, güvercin tüyünden yumuşak saçların var ve ben bu saçları ızgara parmaklarımla tel tel ayırıp koklamak istiyorum...”

-Saçı başı niye karıştırıyorsun abi?

-Oğlum, romantik bir yazıda göz gibi, el gibi, saç gibi kızların bir yerlerine atıfta bulunmak, o yazının etkisini, cazibesini arttırır! Sen kadayıftan bahsediyorsan, onun tel tel oluşunu güzel bir şekilde saçlara bağlayacaksın. Karşında bu işin kompetanı duruyor.

-Abi kız ürker! Son cümleden ben bile ürktüm. Hem orayı bağlayamadın sanki. Bu yazı bu haliyle olmaz...

-Sen de haklısın, üç sene önce daha dün annemizin kollarında yaşarken şarkısını söylüyordunuz. Kıza bu yazı Abdülhak Hamit'in Makber’i kadar anlaşılmaz gelebilir. SMS’le mi göndereceksin yazıyı? Neyse, bir daha geçelim şu yazının üstünden...

2007 yazının sonunda arabesk bir şarkı patlamıştı. O şarkı aylarca müzik listelerinin tepesinden inmedi. Nevzat, o şarkıyı telefonundan çalar, rüyası vücut bulur, gözleri kapalı adım adım cennet bahçesine yürürdü... Selim önce bu büyüyü bozmak istemedi, sonra dayanamadı:

-Ben bu şeye şarkı bile demem, çünkü bunun nakarat sözleri çalıntı. Yavuz Bingöl’ün Turnalar türküsünden çalmış... Galiba İsmet var şu an bilgisayarda, onun işi bittikten sonra türkünün orijinal ismini google’a yaz ve dinle...

Badi bacaklara ve geniş bir gövdeye işlevsiz, fosilleşmiş bir kafa yerleştirilirse o, İsmet olur. Memleketi Dursunbey ilçesi olduğundan Dursunbeyli diye hitap edilir. Eyüp Osman bile öyle çağırır onu. Yaşam belirtisi gösterdiği tek olay, şampiyonluk maçında Galatasaraylı Ayhan’ın Sivaspor’a attığı golde yaptığı yengeç danslı sevinç gösterisidir. Dip seviyede gayet makul bir adamdır. Varsayılan zekâsını bugüne kadar herhangi bir alanda kullanmayı tercih etmemiştir. Yurtla da dokusu pek uyuşamaz, çünkü İsmet o kadar tembel ve enerjiden yoksun bir adamdır ki, ince ince aşılanan nefret ideolojisine bile bağlanamaz, onun yerine osura osura uyur.

İsmet’i bilgisayardan yine kazıyarak kaldırmak mümkün olmuştu, Nevzat fişek gibi fırlayıp bilgisayarın başına oturdu. On dakika sonra kalbi yaralanmış şekilde yerinden kalktı... Böyle bir “hırsızlığın” niçin yapıldığına aklı ermiyordu bir türlü. O arabesk şarkı bir daha asla çalınmadı. Nevzat, cennete yürüyüşünü başka orijinal bir şarkı buluncaya kadar durdurdu. Aşkını, Mihriban’ını rüyalarında öldürmek pahasına... Selim bu uyarıyı yaptığında ondan hiç böyle tepki beklemiyordu, bu zamana kadar onun gözünde Nevzat, çok iyi niyetli, ama çabucak ezilip koparılacak zayıf, taze bir fideydi. Oysa Nevzat, işte, hırsızlığa, yanlışa, yalana katır gibi direnen dürüst bir irade ortaya koymuştu. Demek ki bu çelimsiz çocuk, bazı ahlâki değerleri her şeyin üstünde tutuyordu.

Nevzat’ın geleneksel Müslüman hayatı yaşayan bir ailesi vardı. Selim, oğlunu ziyarete gelen Nevzat’in babasıyla birkaç kez konuşmuştu, onun olgun, müstesna bir kişilik olduğunu gördü. Babayla konuştuktan sonra, Nevzat’ın su gibi berrak, evde yapılan ekmek kadar hilesiz karakterinin kimden geçmiş olduğunu anladı. Kaç defa, Allah aşkına Nevzat’ı bu piranaların arasından kurtarın, yoksa kemiklerinin tozunu bile bulamayacaksınız oğlunuzun, diye haykırmak istedi, yapamadı. Selim, ben nereye düştüm, sorusuyla boğuşurken, etrafa saçılan şarapnel parçalarından -kendini bile unutarak- bir çocuğu korumaya çalışması, yaşamındaki hızlı değişimin kederli bir aşaması olmuştu.

Nevzat’ın ders çalışma yöntemi ilginçti, çalışmaya ekip ruhu katardı. Soruları seslendirir, aldığı cevaba göre doğru-yanlış bir değerlendirme yapardı. Fikir alışverişini sesli yaptığı ve sorularla daha fazla vakit geçirdiği için cevap aklına kazınırdı. Bir gün yine kitabın sayfalarını kıvırmış, tarih çalışıyordu. Atatürk’le ilgili basit tarih sorusu sordu... Sorunun cevabı Abdussamed'in ağzından bir refleksle çıkıverdi. Abdussamed Atatürk'le ilgili bir soruya yanıt vererek, haram yemekten daha sert, kul hakkından daha büyük, affedilmez bir günah işlemişti! Beyni bir anda paramparça oldu, bütün devreleri infilak etti. “Bana o adamla ilgili bir daha bir şey sormayacaksın”, diyerek Allah'a niyaz etti adeta. Odada üç kişilerdi. Selim, gıcırdayan ranzanın üstünde Attilâ İlhan’ın “böyle bir sevmek” isimli şiir kitabını okuyordu o sırada. Kasketli kaptan’ın kitabını yatağın başucuna iliştirdi. Selim tek kelime etmiyordu, gözlerini hemen Nevzat'a çevirdi, onun tepkisini merak ediyordu. Nevzat’ın bakışlarında bariz bir şaşkınlık, yüzünde ne olduğunu anlamaya çalışan kararsız bir tebessüm vardı. Neşeli bir ortamda soğuk bir şaka yapılmış da, şaka yapılan kişinin oltaya düşmesi bekleniyormuş gibi. Nevzat birkaç saniye sonra durumun ciddiyetinin farkına vardı, ağzından şu soru çıktı:
Niye?
Niye'sini şimdi odadaki herkes merak ediyordu. Niye? Selim, yatan bir hasta gibi dirsekleriyle yataktan kuvvet alıp kafasını kaldırmış, yarı oturur pozisyona geçmişti. Abdussamed, iki değil dört kulağın kendisine kesildiğini anladı. Selim oturaklı, ciddi biriydi, tarihe ve şiire meraklıydı, elinden kitap düşmezdi, bu durum yurt halkının gözünden kaçmıyordu. Onu “tehlikeli” listesinde mi görüyorlardı, bilinmezdi ama abilerin de Selim’e karşı mesafeli bir tavır aldıkları gerçekti... Abdussamed, toy olan Nevzat'ı retorik cambazlıkla kolayca alt edeceğini düşünse de Selim'in bilgisine takılacağını seziyordu, bu yüzden "boşver", deyip sözü değiştirdi. Boşver! Çok şey biliyormuş da, bu bildiklerini anlatıp gerçekleri su yüzüne çıkararak rahatsızlık vermek istemiyormuş gibi bir hava yaratıyordu. Nevzat’ın kararsız tebessümü iyice soldu, o, nadir anlarda hayal kırıklığı yaşar, hayal kırıklığı yaşadığında yüzü, dünyanın yükü altında ezilmiş gibi, acayip bir ifade alırdı. Alnına çizgiler oturur, göz kapakları düşer, dermansız kalan kaşlar neredeyse gözlerine yapışırdı. Selim, bu yüz ifadesini onda gördü. Abdüssamed odadan çıktıktan sonra Selim’le Nevzat bakıştılar. “Oku”, dedi Selim ona, oldukça sakin bir ses tonuyla:

-Her şeyi oku. Kendine yakın bulduğun fikirleri de oku, sana çok uzak olanları da oku. Gerçeklere yaklaşmanın bildiğim tek yolu bu. Bir bok bilmeden değnek yutmuş gibi kasılan Abdüssamed gibilere yem olma, bilene de yem olma. Kendine yalansız bir yolu çiz ve o yolu kaybetme... Nihat Genç hangi romanında yazmıştı şu an hatırlamıyorum, şiir bile ezberleyemem, ama onun şu satırlarını aklıma kazıdım: ‘Yalan söylemeden büyümeyi başarabilecek miyim? İnsanlar çoğaldıkça, kalabalıklar, kitaplar, düşünceler, olaylar karmaşıklaşınca ne yapacağım? Sapık diyecekler, kızgın demirlere oturtacaklar, pişman ol, tövbe et diyecekler, yeryüzünün en iğrenç pazarlığına alet edecekler beni. Hayır. Yalan söylemeden büyüyeceğim...’ Söyle bakalım, sen, yalan söylemeden büyümeyi başarabilecek misin?

Bu cümlelerden aldığı kuvvetle Nevzat’ın yılgın bakışları kayboldu, sarımtırak dişlerini gösteren muzır bir gülüşle cevap verdi:

-Bugün Mihriban’a ilk defa yalan söyledim abi. Hangi çiçeği seversin, dedi. Fazla bilindik olur diye papatya, gelincik demedim. Ağzımdan şebboy çıktı. Havalı gözükeceğiz ya! O da çok seviyormuş. Şebboy’un resmini görsem tanımam ha, ama öğreneceğim...

Selim onu dinlemiyordu, kıpırdamadan yatıyordu hâlâ, otuz saniyeden kısa süren az önceki sahneyi ömür boyu bütün detaylarıyla hatırlayacak, felsefesini uzun süre bu odada yaşananlar üzerine kuracaktı... Onlar, hınçlarını bilgece dillendirecek üç tane düzgün cümle kurmaktan aciz insanlardı, ama ülkenin kurucusunu sadece yanlışla, hatalar yapmakla itham etmiyorlar, ihanetle suçluyorlardı. Tarihi gerçeklikte isnat edilen bu suçlamaların altından feriştahı gelse kalkamazdı. Mesele, sert tartışmalardan kaçınıp buradaki “barış” ortamını bozmamak değildi; boşver söylemindeki esas mesela; bilgiyi, ciddi kaynaklarla temellendirememiş olmanın yarattığı özgüvensizlikti. Sorun Abdussamed de değildi, iyi ellerde o da iyi insan olabilirdi, sorun, onun aklına üsulsuz bir mal muamelesi yaparak kayyum atayanlardı. Perde arkasındakiler, ufka pusu kurmuş karanlık perdeydi.

Böyle yurtlardaki gençlerin gözlerinde, nereden üflendiği kesin olarak bilinmeyen bir intikamın sancıları vardır. Seslerinde sıcacık samimiyet, kalplerinde derin heyecan, bakışlarında kar bulutu gibi bembeyaz bir neşe bulamazsınız. Algılarının en açık olduğu çağlarda öğrenme meraklarını birilerini ezberleyerek giderirler. Yetiştikleri iklim aynıdır.  Pınarlardan kana kana su içmeye ihtiyacı olan taze beyinler, kendilerini, çölün ortasında birer kaktüs dikeni olarak bulur. Su görmeden devam ettirilen bir yaşam formu damla damla kurumaya, çürümeye mahkumdur. Bu çocuklar zamanla robot olmuşlar. Kömür yakılan sobada oluşan duman, baca aracılığıyla çatıdan havaya salınır; ancak rüzgârlı havalarda soba yakmak ölümcüldür, çünkü rüzgârın basıncı, bacadan çıkıp havaya süzülecek olan dumanı baskılar, sıkışmış ve dışarı atılması gereken duman geri teper, akabinde soba tüter. Kış ortasında donmuş parmakları bir anne şefkatiyle ısıtan o soba, rüzgârlı havalarda tepe tepe doldurulursa, oda halkına zehirli duman üfleyen bir düşman hâline dönüşecektir! Bu çocukları baskılayıp gökyüzüyle kucaklaşmasını, atmosfere karışmasını engelleyen kimler? Nefsini, iradesini, hayallerini, yaşam sevincini elinden alan, bu gençleri paşabahçe bardakları gibi tek sıraya dizip aynı forma sokan hangi yapılar? Buna müsaade edenler kim? Çuvalla oy getirecek potansiyeli olan bu karanlık yapılarla, işbirliği yapma zorunluluğu ne zamandan beri ve niçin iktidara gelmenin şartlarından biri oldu? Soba bir metadır, yaptığı işin, yarattığı felaketin farkında değildir. Ya siz?

Selim soba metaforunu sevmişti, bunu zihninde toparlayıp sonrasında kullanmak için bir yere not alması gerekiyordu, ama uykuyla uyuşukluk arasında bocalayıp duran o tatlı dakikalar, her şeyden güzeldi. Yaradana sığınıp derin bir uykuya teslim olmak üzereyken telefonu çaldı. İsimsiz bir numara. Selim telefonu açtı. Pillikti bu, sesinden tanıdı. Aga gibi hitaplarla samimiyet kurmaya çalışan lakayıt bir biçimde sormuştu: Ev hâlâ boş muydu? Boş idiyse hemen taşınacaklardı!

Selim bir süre suskun kaldıktan sonra soğukkanlılığını korumaya çalışarak yanıt verdi:

-Valla pillikçim, inanır mısın evi sizden sonra hiç kimseye göstermedim. Tek başıma üstesinden gelmek zor olsa da masrafları bi başıma bir şekilde karşılıyorum. Ama siz münevver insanlarsınız canım kardeşim, dairemin kapısı sizlere her zaman açık, odalar paylaşıldığı şekilde duruyor, gelince bi tozunu alırsınız sadece... Ne zaman isterseniz gelin buyrun başım gözüm üstüne...

Selim, öfkesini bastırsa da sesindeki ironik tonu gizleyemiyordu, ama bu adamlar o kadar donuk, sanatsız bir zekaya sahiplerdi ki, anlayamıyorlardı. Rahat bir uyku çekmek için konuştuktan sonra notunu alıp telefonunu kapattı... Bu iki hokkabaz, hemen o gece bavullarını alıp sitenin kapısına dayanmışlar, bir türlü Selim’e ulaşamamışlar. Israrla girmek isteyince site sakini evhamlı bir kadın bu insanların hırsız olabileceklerinden şüphelenip polisi aramakla tehdit etmiş, bunlar da oradan hemen uzaklaşmışlar. Zamanında çok dik buldukları o yokuştan aşağı ceylan sekişli adımlarla süzülerek...  

Tanışmalarına vesile olan Altay, ertesi gün olanları anlattı. Selim’e bu yaptığının onları “kandırmak” olduğunu ve onlara çok “ayıp” ettiğini söyledi! Selim bu sözleri işittiği anda istemsizce gülmeye, yüz kasları dalgalı suda titreşen ay ışığı gibi seğirmeye başladı. Bazen konuşmanın kifayet etmeyeceği durumlarla karşılaşır ve paralize olursunuz. Dilini bağlayıp çenesini kitleyen o buz tabakası yine bir telefon sesiyle çözüldü. Arayan Furkan’dı. Tam altı ay sonra... Furkan’ın mesaj atıp helallik istediği o günlerde Selim defalarca Furkan’ı aramıştı, bir defa bile yanıt alamadı. Furkan’ın gittiği yerde iyi olduğu haberini almıştı, bu yeterliydi. Arkasından olumsuz tek cümle etmedi, ona karşı büyük sevgi ve merhameti vardı, çünkü o, en iyi arkadaşıydı. Aynı zamanda yine ona karşı rüzgârda küçük küçük biriken kumullar gibi yığılmış bir öfke vardı içinde. Bu telefon ise o öfkeye bir anda neşter vurmuştu.

-O yaptıklarım şimdi delilik geliyor bana. Hep o kızın yüzünden! Ağır depresyona soktu beni. Sen de çok kahrımı çektin. Arka arkaya on defa aynı türküyü söylettiğimi hatırlıyorum. Senin yerinde ben olsam o bağlamayı kafama geçirirdim.

-Dur bir dakka dur, az önce ne dedin, annem hasta diyordun hani, altı aydır çektiğim çilenin kaynağı o frengili kahpe mi yani? Bana bile iş attı o. Ev arkadaşı olduğumuzu biliyordu! Onun yüzünden yuvamız yıkıldı desene. Yok, Hüsnü’yle en son milli kuvvetler caddesinde karşılaştık, okula artık arabayla gidip geliyor. Onunla zaten senin kadar sıkı fıkı değildik ki... Peki sen ne yapacaksın bundan sonra? Görüşebilecek miyiz yakın tarihte?

 -Dışarıdan bitireceğim okulu. Hayat şartları çok zor burada oğlum, benim .ötüm kalkmış orada. Kız yüzünden depresyona girip okulu bıraktığımı sana bile söyleyemedim, evdekilere nasıl söyleyeyim? Utanç mı, pişmanlık mı vicdan azabı mı desem, fena hırs yaptım, birkaç ay iş bulmaya çalıştım, sonra eniştem devreye girdi. Birlikte Hürriyet ve İtilaf Parti’sinin il teşkilatını gittik, üye oldum. Her şey çok hızlı gelişti. Yerel seçimler yaklaşıyor şimdi... Ee tabii bazı ortamlarda bulunmak gerekiyor. Ne yapayım abi? Sivrildim burada. Büyük şehirden geldik neticede, düzgün diksiyonlu, konuşmasını bilen, yırtık insana muhtaç buradaki adamlar. Abi bir şey söyleyeyim mi? Hitabet her şey demek. Tıraşını ol, giy takım elbiseyi, biraz da karizman varsa al karşına on köylüyü, büyülenmiş gibi dinliyorlar. Ama aynı adamlarla pazarda, tarlada, ticari alım satımda sade vatandaş olarak karşılaş, kesinlikle oyun yapamazsın; sana oyun yaparlar, analarını boyayıp babalarına yeni diye satarlar. Çevren geniş ve arkan sağlamsa epey popülerlik kazanıyorsun. Seçimden sonra kazanırsak ki kazanacağız, bir ilçe hariç burada çok güçlüyüz. Seçim sonrası görüşebiliriz ancak...

-. vay... vay! Daha sekiz ay önce sen o partiye “hainler, hırsızlar” diye gece gündüz küfrediyordun! Neler oluyor hayatta...

-Her şey istediğin gibi olmuyor şu hayatta. Öyle ütopik bir dünya yok .mına koyim. Hayalci, soyut, duygusal kavramlarla dünya dönmüyor. Diğer parti belediyelerinde yapılan yolsuzlukları görmüyor musun? Hırsızlar demişimdir, evet, hepsi çalıyor. Tek fark, senin tuttuğun o statükocu, köhne zihniyet sadece yer içer, hizmet göremezsin. Onlar başa gelse memleketin hayrına mı olacak sanıyorsun. Laf sokuşturmayı bırak, böyle kayıkçı kavgalarıyla bir adım ileri gidemez bu ülke...

 

-Cümlede suçlama yoktu, sadece hatırlatma vardı. Ben temizim diyemiyorsun, onlar da pis, diyebiliyorsun. Seni şimdi suçlayacağım, neredeyse, destur de bre zındık, diyecek kıvama gelmişsin, hiçbirine eyvallahım olmadığını bilecek kadar beni tanıyorsun. Beni çocukluğumdan beri tanıyorsun. Buna rağmen “onlar” adında yarı mistik bir düşman icat ediyorsun, leşimi karşı taraftaki düşman topraklarına bırakırken gözünü bile kırpmıyorsun. Niçin? Sırf kendini aklamak için. İçten konuşmanın bittiği, puştluğun başladığı yerdir burası! Hepsi mi çalıyormuş gerçekten? Geçen yıl seninle aynı evde değildik, ben Versay sarayında yaşadığım için ülkedeki bütün olup bitenden habersiz kalmışım! Sen de ayıp ettin, bir cümlenle ütopyamı kürek cezasına mahkum ettin. Parti sana ballı bir teklifte bulunduktan sonra mı bu büyük aydınlanmayı yaşadın, merak ettim. Doğru bildiğin yolda yürümek ne zamandan beri hayalperestlik oldu? Bir şey söyleyeyim mi, esas olan, doğru bildiğin yolun da yanlış olduğunu görüp orayı da terk edebilmek. Hanginizde var böyle göt? Bu döngü acıtıyorsa acıtacak, huzurunu bozmadan hakikatin müridi olamazsın. Saf hakikat, tespiti zor, savunulması en kolay şeydir. Siz, hakikatin saf ayarıyla oynadığınız için kirleniyorsunuz. Bak, şimdi kem küm ediyorsun, kıçında boza pişti. Ayrıca birkaç ayda gerçekçi düşüncenin gölgesinde duyarsız biri olmuşsun, geçen yıl böyle değildin. Dünya dört kulplu pis bir kazan, doğru. Kazanın bir kulpunu temizlemek için gayret etmek varken, bu yaşta teslim olmak niye? Varsın ona da gücün yetmesin, insanlığından ne eksilir? Bize tavuk döner diye endüstriyel artıkları yedirdikleri günlerde midesi en çabuk tepki veren, en hassas olanımız sendin.

Furkan, son cümleyi işitince beygir kişnemesine benzer öfkeli bir kahkaha kopardı... Son kozunu oynayan bir kumarbaz şuursuzluğuyla vurmaya çalıştı:

-Hadi lan oradan, o tarikat yurdunda ne işin var o zaman, doğrucu davut geçinirsin!

Selim şaşırmadı, Furkan’ın ısıracağı belliydi, buradan bir saldırı geleceğini bekliyor gibiydi:

-Birincisi, param sadece buraya yetebildi, böylesine pislik bir yer olduğunu bilmiyordum, hatta salakça hayallerle geldim buraya. İkincisi, liseli bir çocuk var burada, nasıl masum, buğulu üzüm tanesi, ben buradayken onu dişleyemeyecekler. Üçüncüsü, bu soruyu sormaya hakkın yok. Senin gibi bir am biti yüzünden bu hale düştük! Ama biraz düşününce iyi ki buraya düşmüşüm, diyorum. O çocuğun bana ihtiyacı var.

Allah’ın akıldan esirgediği, perişan bir kukla değildi Furkan, üstün kavrama yeteneği ve eleştirel düşünme becerisi vardı. Furkan’ın heba oluş hikayesi bu yüzden fazlaca dokunmuştu Selim’e. Hızardan keskin doğrucu dili imbikten geçiriliyordu siyasi laboratuvarda. Takılıp çıkarılabilir susturucu modeller, alınıp satılabilir Tanrılar hazırdı. Çenesini tutma bilgeliği karşısında birtakım kazanımları da olacaktı elbet. Bazen de inanmadığı şeyleri söyleten yeni bir ağızlık vereceklerdi ona. Acaba o yeni ağızlıktan ne sıklıkta gırtlağına kadar çirkefe batmış lâflar, yalan ve iftiralar çıkacaktı? Güce tapınarak haksız zenginleşecekti ayrıca. Hakkı gasp edilen insanların gündemini sloganlara ve çığlıklara boğdurup unutturmaya çalışan bir dişlinin küçük ve önemsiz bir parçası olacaktı. Ölümün bu kadar ucuz olduğu bir coğrafyada, onun zifir tutmuş sözleri de mi kana bulanacaktı?

Değişime, gelişime açık olmakla birlikte bir insanın dün söyledikleri, onun onurudur. Dünümüz henüz biten bir yemiş gibi; ham olabilir, kekre olabilir. Yarına yönelik hedef, o yemişi canhıraş bir gayretle lezzetlendirmek olmalı.
Furkan daha ballanıp tatlanmadan çürüyen yemiş gibiydi...

Telefonu kapattıktan sonra Selim hemen günlüğüne davrandı:

Sazlıkları ve dikenleri yararak gidiyorum, sulak bir alanda, bata çıka... Işıktan yoksun izbe bir tarlanın tam ortasında... Sakat ruhların sinsice doluştuğu yılan deliğinden yavru bir tavşanı çekip çıkarmak için.

(4)

Gün itibarıyla 15. yaşını dolduruyordu Nevzat. Televizyonda Serdar Akinan’ın yapımcılığını üstlendiği bir belgesel izleyip çok etkilenmişti, adı Kan Uykusu. 1993-1995 arası ateş hattında olan birinci ağızlardan, kıymetli komutanlardan PKK vahşeti anlatılıyordu. Nevzat’ın aklında en çok Aktütün saldırısı kalmıştı, bahsederken boğazına demir bir yumru oturmuş gibi acı hissediyordu. Yazarın, belgeselde anlatılan olayların bütününü içeren bir de kitabı vardı. Kronolojik sıralamayla not tutma, yöntemli çalışma bakımından bu kitabı okumak en iyi seçenek olacaktı. Selim o kitabı sahaflarda bulamadı, bir kitap mağazasından satın aldı. Bir tane de küçük jöleli bir kek satın almıştı. Nevzat’ın başında kavak yelleri esiyordu, güleç yüzüne yansıyan sübyan yüreği her zaman olduğu gibi kıpır kıpırdı. Hediye kitabını büyük bir heyecanla açıp sayfaları karıştırmaya başladı. Kitabın arasından para çıkmıştı!

Abi, kitabın içinde para unutmuşlar, dedi. Çok şanslı adammışsın, dedi Selim gülerek. Abi, bu parayı sen mi koydun yoksa, dedi şaşkınlık içinde. Selim yanıt vermedi. Abi zaten hediye almışsın, kek almışsın, kitap almışsın, daha üste niye para koyuyorsun?

-Oğlum, Mihriban senden kibarca çiçek beklediğini söylemiş işte. O parayla artık şebboy mu alırsın şebnem mi alırsın bilmem... Bu para yeter mi, onu da bilmem. Buketi pahalıysa taneyle al. Bu işin kompetanı falan değilim, yalan söyledim, ben de senin kadar acemiyim. Hiç vakit olmadı ki sevgiliye. Beni boş ver, sen söylediğin yalanın hakkını ver. Ağzından şebboy çıktıysa şebboy al. Hem o da çok seviyormuş.

Altı gün sonra. Serin bir ilkbahar günü öğle arası idi. Temel Elektronik dersi sona ermişti. Ağır, ciddi ve uzun derslerin insafsız sorgusu bittikten sonra her sınıfta tatlı bir avarelik olur, öğrenciler, yastık darbesiyle sersemlemiş bir kara sinek gibi vızıldar. Örselenen zihnin normale uyum sağlayabilmesi için birkaç dakika geçmesi gerekir, bu arada kitaplar toparlanır, ağızdan çıkan cümlelerde pek anlam aranmaz. İşte bu muayyen zaman diliminden biraz sonra kuzeninden bir telefon geldi Selim’e. “Seni arama işini bana verdiler, dedi. Amcamı kaybettik. Başımız sağ olsun...” Kuzeni, bir cümleyle Selim’in beynine mızrak gibi bir acı sapladı, bütün iç organları keskin bir bıçakla yaralanmış, kanırtarak oyulmuştu. Böyle şoklar kimi insanlarda çok derin ve kalıcı izler bırakırdı, hayatlarının geri kalanında gözbebekleri gülmeyi unutur ve bir daha asla gerçek mutluluk yaşayamazlardı. Demek bundan sonra Selim’in babası olmayacak... Beynine nüfuz eden bu kara haberin acısını def etmek için koparmak istercesine boyun kemiklerini zorluyor, bir süre sonra yorgun düşüyor, ellerini sıkıca tutan arkadaşlarına direnemiyordu. Dişleriyle dilini bir yaba gibi kesmiş, dudaklarına kan pıhtısı oturmuştu. Koluna girdiler, Selim’i okulun göletine götürüp çimenliklere oturttular. Çiçeklerin baygın kokularını teşrih eden hafif rüzgar, cırcır böceklerinin ninni çığıran sesi, semavi işaretler ulaştıran ıhlamur ağaçları... Tabiat yine bütün sertlikleri yumuşatan sonsuz bir melodi üflüyordu kulaklara. Göletin suyu gibi derinlerden gelen bir ses hece hece bir şeyler mırıldandı: Gün yüzü göremedi, kredi borçlarından, bir tek gün huzurlu uyuyamadı canım babam... Gittiğin yerde huzurla uyu!.. Selim, iki buçuk saat sonra, bu defa yardımsız ayağa kalkmayı başarmıştı. Annem, diyordu. Hemen anneme gitmeliyim!

Bin yıl sürecek bir gün başlamıştı o gün. Kampüsten şehir içine giden minibüslere bindirmişlerdi Selim’i. Cehennemin yedinci katında, çıplak, “yaşadığını unutup buza kesmiş” bir yürekle ve cama yapışmış bir başla gidiyordu. Minibüs tekerinin altında ezilen çakıl taşlarının çıkardığı feryatlar, öğrenci olarak son kez uğurluyordu onu okuldan. Şoför onun son durakta da ayağa kalkıp inemediğini görünce, o yaştaki genç bir adamın kız meselesinden başka bir derdi, davası olamazmış gibi, kırpık gözleriyle aynadan bakıp öğüt vermeye başladı. Selim ücreti ödeyip hızlıca minibüsten indi. Karşısında yine Kurtdereli’nin kudretli heykeli vardı. Belli belirsiz bir baş selamıyla o mübarek abidenin önünden son kez geçti. Kurtdereli yakınından geçen bir tansığa bakıyor gibiydi bu defa. Bir adım sonrası, üç sokak ötesi. İlahi nurun hiçbir zaman uğramayacağı o yurda yürüyordu. Ah Nevzat! Onunla saatlerce yürümek, günlerce dertleşmek... Heyhat, çok zaman yoktu. Dönüş otobüsü bir saat sonra kalkıyordu. Nevzat, diye bağırdı Selim. Nevzat’ı bulamadı. Bulup getirmenin bir dili olmalıydı, kalbindeki düğümleri çözecek bir dil. Kuvvetli sevgi bağını hissettirip sımsıkı sarılsa ona. Kardeşten öte gördüğü Nevzat’a... Seslenişlerin kuvveti azaldı, ince bir sızı gibi son buldu. Selim’in bedeni yeniden umutsuz bir hareketsizliğe gömüldü. Nevzat’ı göremedi, duyamadı. Annesi vardı ama, zaten şu dünyada bir tek annesi vardı, onu düşündü. Kabuğunu üzerinden atmış bir kaplumbağa gibi birden ayağa kalktı, üç parça eşyayı bavuluna doldurdu.

Nevzat’ın temiz maneviyatı, yavaş yavaş suyunu çekip onu karanlığa sürükleyecek miydi? Memleketin en merkezi yerinden en ücra köşelerine kadar kapandan bir ağ kurulmuştu. Bahar gecelerinin çiçek kokularını ezerek geçen bu puslu ağdan ihtiras trenleri geçiyordu. Nevzat, o yolun yolcusu olmayacaktı! Onun üzerinde olumlu bir iz, hoş bir seda bırakabilmiş olmanın ihtimaliyle terk etti orayı. Sevdiğimiz insanları özleye özleye unutmaya nasıl alışırız sevgili Ahmet Erhan?

Artık bavul Selim’in elinden tutuyordu, yaraya sürülen bir merhem, kalp kırıklarını yapıştıran bir tutkal gibi. Kısa gövdeli kalın meşe ağaçları nasıl ki toprağa bütün güçleriyle yapışmış gibi durur, onların da aralarında buna benzer bir ilişki oluşmuştu. Beraberce yine tırıs tırıs otogara gideceklerdi. İnsandan görmediği güven duygusunu, eskimiş bir nesnede aramanın acizliği içindeydi belki de. Esmere teşne bir göğün hüzünlü çilentisi altında şehir içi terminale yürürken birden çat diye bir ses geldi. Eli boşlukta kaldı, yıpranan öbür el askısı da dikiş yerinden kopmuştu, bavul yere kapaklanarak oracıkta can verdi.

Göz pınarı farkında olmadan delibozuk bir ırmak haline gelmişti, biriken yaşlar dayanıklı bir bent tarafından sabırla tutuluyordu. Gözlerinden, uzun süre sürtünen bir çakmak taşında olduğu gibi harlı bir kıvılcım çaktı, bent paramparça oldu. Selim dizlerinin üstüne çöktü, gözyaşlarını bir kalbin şefkatine değil, bavulun eskimiş yüzeyine döküyordu, sular seller gibi. Yine de bağıra çağıra bir ağlama değildi bu, kendi halinde, fazla ses etmeden, kimseyi rahatsız etmeden, vurdumduymaz zamana dair hiçbir şey düşünmeden. Hiç kimse yoktu yanında, donmuş dalgaların üzerinde düşe kalka giderken. Bir günde büyümek böyle oluyordu işte... Sadi’nin bir zamanlar dediği gibi: Bazısı artık yok, bazısı çok uzakta. Balıkesir’i arkasında bırakırken kendisine yönelen şaşkın bakışlara aldırış etmeden söylüyordu:

Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeye elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var