Laiklik, bireysel bir 'kanaat' değil, kamusal bir tarafsızlıktır

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

Laiklik, bireysel bir 'kanaat' değil, kamusal bir tarafsızlıktır

Anayasamızın 2. Maddesi uyarınca tanımlanan laiklik, devlete negatif ve pozitif yükümlülükler getirir. Pozitif olan yükümlülük kısaca, bireyin din ve vicdan özgürlüğü kapsamına giren inanç ve ibadetlerinin önündeki engelleri kaldırmaktır. Dikkat edilirse devletin bireye karşı sorumluğu söz konusudur. Devlet tüzel kişiliktir; birey de gerçek kişiliktir. Tüzel kişilik, belli bir din ve inancın temsilcisi, müdafii ya da taraftarı olmamalıdır ki, gerçek kişilik olan bireyin din ve vicdanının gerektirdiği özgürlüğü sağlamak için görevini yerine getirebilsin. Eğer devlet tıpkı birey gibi, herhangi bir dinin ya da din-karşıtlığının tarafı olursa, inancı ve ibadet şekli ne olursa olsun her bireye kendi dini inancını veya siyasal ideolojisini dayatmak gibi çelişkili bir duruma düşmüş olur. Oysa devletten farklı olarak her birey, birbirinden çok farklı inanç ya da ideolojiye sahip olabilir. Devletin görevi, bu farklılıkların yaşamasının yolunu açmak için, tarafsızlıkla yorumlanan laiklik ilkesi ile davranmaktır. Şu halde devlet ne dinli ne de dinsiz olmak zorundadır. Böyle bir zorunluluk, bireyler için düşünülemediği gibi devlet için hiç söz konusu olamaz. Kaldı ki teolojik açıdan devlet, herhangi bir inanç veya ibadet sorumluluğu taşıyan gerçek kişi ile kıyaslanamaz. Çünkü o, tüzel kişiliktir ve dinlerin vaz ettiği “dini sorumluluk” taşımaz. Teolojik olarak düşünüldüğünde, Tanrı herhangi bir devleti birey gibi cennetle ödüllendirmez veya cehenneme atmaz.

Negatif yükümlülüğe gelince,  devletin bir dini ya da inancı resmi olarak benimsememesi ve bireylerin din ve vicdan özgürlüklerine zorunlu nedenler olmadığı sürece müdahale etmemesidir. Burada birey-bireye veya toplum-topluma bir ilişki söz konusu değildir. Aksine, devlet-birey ilişkisi bağlamında anlaşılması gereken laiklik, bireyin olmasa da, devleti bağlayan bir tarafsızlık ilkesi, normatif bir siyasal tutumu olmalıdır. Laiklik buna göre bireylerin tarafsız olmalarını, devlet gibi davranmalarını isteyememekle birlikte, bireylerin herhangi bir dine ya da siyasal ideolojiye bağlanmalarını da şart koşamaz. Şart koşarsa laik olmaktan çıkar. Bir an için böyle bir durum olduğunu düşünelim. Devlet tıpkı birey gibi, bir dine bağlı ise, vatandaşların tümü aynı dine ya bağlanmak zorunda kalacak; o dinin koyduğu normları uygulayacak ya da en azından üzerinde psikolojik bir baskı hissedecektir. Oysa hiçbir dinin doğasında baskı ve zorunluluk halleri ile inanma ve ibadet makbul olamaz.

Anayasanın  mezkur maddesine atfen, “Türkiye Cumhuriyeti’nin laik olmasının yanında demokratik olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla laiklik din ve vicdan özgürlüğünden, din ve vicdan özgürlüğü de demokrasiden bağımsız olarak değerlendirilemez” denilerek AİHM (Lautsi ve Diğerleri/İtalya)’in laikliği “kanaat” olarak tanımlamasından yola çıkılarak, “bir hak korunurken başka bir hak ihlal edilmez” yorumu yapılmaktadır. Burada farklı hakların korunması bağlamında “adil dengenin kurulması, bunun da ancak özgürlük, demokrasi ve çoğulculuk  anlayışıyla sağlanabileceği”değerlendirilmiştir.

Oysa laiklik, tanım ve içerik olarak zaten özgürlük, demokrasi ve çoğulculuk ilkelerine dayanır. Bu ilkeleri laikliğe sonradan eklenmiş gibi yorumlamak, mantık bilimine göre totolojidir; kör döngüdür. Bu ilkeler laikliğin tanımı içinde zaten vardır.

AİHM ‘e göre laikliğin kanaat olarak tanımlanması, doğrudan,  birey ve bireyin özel yaşamı ile ilgilidir. Birey laikliğe karşı çıkar veya kabul eder; bu tutum, bireysel sınırlar içinde geçerlidir ve orada kalır. Bireyin leh ya da aleyhteki “kanaat”i, devletin de laikliği “kanaat” olarak kabul etmesini gerektirmez ve AİHM’in bu ifadesinden de devlet için, laiklik aleyhinde bir kanaat sahibi olmanın yasal ve meşru kılındığı anlamı çıkmaz. Üstelik bireyleşme adımını Ortaçağ’ın sonlarından itibaren atan Avrupa için birey tanımı, Türk toplumu için geçerli değildir. Çünkü biz daha Cumhuriyetin ilanından beri ulus-devlet olarak birey kavramını oturtmuş, bireyleşmeyi henüz gerçekleştirmiş değiliz. Cemaat, tarikat, aşiret yapılarının hala çok güçlü olduğu toplumumuzda, AİHM’in “kanaat” tanımını geçerli saymak, iyimser bir temenniden öte geçemez.

Avrupa’daki dini gruplar, Hıristiyan tarikat ve cemaatler, devletin egemenliğini paylaşmak için dini kullanamayacaklarını çoktan öğrenmiştir. Niceliksel ve niteliksel olarak da bireyi, eleştirel düşünecek özgüvenle donatmış; kendi din ya da ideolojisinin sınırlarını bireysel sınırları ile belirlemiştir. Bizde henüz böyle bir birey tipi oluşmamıştır ki laiklik bireysel bir kanaat olsun. Kıyaslama doğru değildir.

Kamu hizmeti, “kanaat”le değil, kamusal ilkelerle, tarafsızlık esasına göre icra edilir. Eğer her bir birey, kendi dini inanç ve siyasal ideolojisini, bireysel sınırlarını aşarak kamusal alana intikal ettirirse, laikliği kanaatten ibaret gören devletin, bireyler sayısınca dini ve ibadet anlayışı olması gereği ortaya çıkar. Ülkemizde laiklik kanaatle yorumlanırsa her cemaat, her tarikat ve dini grup, kendi dini anlayışı ve vicdanına göre farklı kanaatler oluşturarak, aynı din içinde birbirine zıt dini sembolleri kamusal alana taşıma yarışına gireceklerdir. Yekpare bir din söylemi, cemaat ve tarikatlar arasındaki çekişmelere bakıldığında pratikte gerçeği yansıtmaz. Buna göre her biri, “kendi kanaatine göre bir kamusal alan” yaratacaktır. Yekpare bir din ve pratiğinde yine tek bir din yorumu olsa bile bu sefer de ülkemizdeki farklı dinlere mensup vatandaşlarımız da kendi dini inançları ile ilgili simgeleri kamusal alana taşıma hakları olduğunu savunabileceklerdir.

Diğer yandan, aynı din içinde farklı grupların farklı simgeleri olduğu gibi, aynı simgede bile anlaşamadıkları bir gerçektir. Örneğin, başörtüsü bir ibadet midir? İslam’ın temel kaynaklarına ve dini literatüre göre başörtüsü namaz, hac ve oruç gibi bir ibadet değildir. Nasıl olur da kadının bedeniyle ilgili bir tercihini, evrensel bir dini ibadet olarak görebiliriz? Böyle olsa bile, ülkemizde her bir dini grup başörtüsünü farklı tanımlamakta, örtmekte ve diğerlerinin bu konuda yanlış yaptığını ileri sürmekte, hatta kâfirlikle suçlamaktadır.

Ayrıca hiçbir kamusal alan ve Cumhuriyet kurumu, tarikat veya cemaatlere özgü simgelerle, “bireysel kanaat”lerin, öznel din ve vicdan özgürlüğünden yararlanmanın egemenlik alanı haline gelmemelidir.

Bu kör düğümün içinden çıkmanın tek yolu laikliktir.

Nereden bakarsak bakalım, tek çare laikliktir; tarafsızlıktır;  o halde özgürlük, demokrasi ve çoğulculuğun yolu da ancak laik bir devlet yapısından kaynaklanır, tersi değil.

Laiklik, yalnız din-devlet ilişkilerini düzenlemekle kalmaz.  Uluslaşmanın temel koşullarındandır. Uluslaşma aşiret ve din bağlarına değil, ortak dil, tarih, kültür ve gelecek ülküsü üstünde yükselir.  Din, mezhep veya aşiret toplulukları uluslaşma sürecine olumsuz etkide bulunur. Uluslaşma ulus içindeki farklılıkları kışkırtan, bazen iç çatışmalara götüren dinsel, mezhepsel ve ırksal ayrışmaları önler;  şu halde ulusun her bireyini eşit gören, hakkı ve adaleti gözeten,  Cumhuriyet rejiminin temelidir. Cumhuriyet bu sayede bütün vatandaşlara eşit hak ve sorumluluklar verir. Din, bölge ya da aşiret herhangi bir ayrıcalığın dayanağı olamaz. Herkes kanun önünde eşittir. Akrabalık, yakınlık veya hemşerilik ölçü değildir. Liyakat karşısında nepotizmin, en genel anlamda kayırmacılığın hiçbir türü meşruiyet zemini bulamaz. Laiklik bu yüzden uluslaşmanın, uluslaşma hak ve adaletin, hak ve adalet de liyakatin biricik ölçüsü olmuştur.

Kanaat, öznel tercih, bireysel inanç ve ibadet kişilere özgüdür. Devlet duygusal davranmaz; somut, yasal ve görünür ölçütleri esas alır; kanaat, bireysel inanç veya tercihler devlet politikasında liyakatsizliğe kapı açar. Kanaat, bireyin özel dünyasının ürünüdür. Kurumsala gerekçe veya dayanak olamaz. Çünkü bu nepotizme yol açar. Nepotizm ise, tam da nesnel  olmayan, kurumsal olmayan, kamusal olmayan bir davranıştır. Akraba, eş dost, tarikat çevresi derken liyakat ortadan kalkar; hak ve adaletin yerinde yeller eser. Oysa kanaatler özel, hukuk ise nesneldir. Kamusal ve kurumsal olmak, laikliğe bağlıdır. Uluslaşmadan laiklik olmadığı gibi, laiklik olmadan kurumsallaşma ve kamusal davranış olmaz. Bunlar yoksa nepotizm kurumsallaşır; laiklik öznel kanaat sayılır, zaten aynı din içinde bir çok “dini kanaat” de olduğuna göre, “iki zıt kanaat” haksızlık, adaletsizlik ve liyakatsizliğin gerekçeleri haline gelir.

İşte bu yüzden dinin, kutsalın, ulusun, kurumların, laikliğin  nihayet Cumhuriyetin aşınmasıyla,   nepotizm, etnik ayrımcılık ve dini çekişmeler derinleşir.

İşte toplumu ve devleti tehdit eden bu çürümenin tek çaresi Cumhuriyet ve onun değerleridir.

Cumhuriyete ne kadar sahip çıkarsak, uluslaşmayı o kadar sağlamlaştırırız. Hakkın, hukukun ve liyakatin üstünlüğünü ancak böyle tesis edebiliriz.

Yoksa “kanaat”in sonu yoktur.