Laiklik, hak ve adaletin teminatıdır

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

Laiklik, hak ve adaletin teminatıdır

Ülkemiz iki büyük tehlike altındadır. İlki etnik ırkçılık, ikincisi de siyasal dinciliktir. Laiklik ise her iki tehlikenin önündeki en hayati engeldir.

Laiklik ister yazılı isterse pratik anlamda olsun, Avrupa ülkelerinde, etnik ırkçılığa ve siyasal dinciliğe karşı en etkili siyasal anlayıştır. Hangi etnik kökenden ya da inançtan olursa olsun hak ve adalet kavramı milleti oluşturan tüm bireylere eşit, hakça ve adil bir bölüşüm, paylaşım ve yaşam imkanları sağlamak için telaffuz edilir. Atatürk  Cumhuriyeti’nin temel felsefesi olarak, “batı medeniyetinin ötesine geçmek ve onu aşmak” ilkesi , hak ve adaleti hem teorik hem  pratik olarak Cumhuriyetimizin temeline yerleştirmiştir. Avrupa tarihinde kilise-devlet ilişkileri, bugün neredeyse kurumsallaşmış bir düzene girmiş görünüyor. Dünkü şanssızlıkları, bugün şansları haline gelmiştir.

“Batı’yı aşmak” için Türkiye’nin her zaman şansı vardır. Çünkü Türk ulusu laikliği binlerce yıldır içine sindirerek bugünlere ulaşmıştır. Batı bugün bile kilise, din adamları, Vatikan, mabed ve benzeri dinsel tortulardan tam kurtulabilmiş değildir. Avrupa’da İslamofobi, hepsi değilse bile,  bir kısım fanatik ve yobaz Hıristiyan ve Yahudi  dinciliğinin kurumsallaştırdığı ırkçı söyleminin bir eseridir. İslamofobi’den radikal dinci gruplar da en az gerici bir takım Hıristiyan dinci gruplar kadar sorumludur.

İslamofobi’yi ayrıntılı olarak başka bir yazıda inceleyeceğim.

Konumuza dönelim.

Atatürk’ün tanımlamasıyla, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı olarak Türk milleti”, binlerce yıldır pratik olarak,  laiktir.

Sadece 1000 yıl geriye giderek Türklerin pratikte nasıl laikliği benimsediklerine bakalım:

Abbasi Devleti zayıflayıp toprak kaybetmeye başlayınca, o topraklar üzerinde bazı devletler kurulmuştur. Bu devletlerin en büyüğü Büyük Selçuklu Devleti’dir. Abbasi halifesi Kaim Biemrillah, Büveyhi sultanının elinde bir kukla haline gelmişti. Hiçbir yetkisi yoktu. Doğu’da güçlenerek egemen bir güç haline gelen Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etti. Bu davet üzerine 1055 yılında Bağdat’a giren Sultan Tuğrul, halife tarafından büyük bir coşku ile karşılandı. Halife ona “Doğunun ve batının hükümdarı” unvanını verdi. Tuğrul Bey halifenin siyasi yetkilerini ele geçirdi. Halife sadece dini bir lider olarak kaldı. Bu durum sonraki Selçuklu sultanları döneminde de devam etti.[1]

Halife, sadece dini işlerden sorumlu bir kişidir. Devlet Başkanı, devlet işlerini, siyasi meseleleri üzerine almıştır. Abbasiler hilafet çekişmeleriyle baş edemeyeceklerini anlamışlardır ve devlet ile dinin birbirinden ayrılmasının var olmak için en önemli koşul olduğunu görmüşlerdir. Tuğrul bey’den itibaren Selçuklular ve devamında Osmanlılar yine din ile devlet işlerini doğal olarak birbirinden ayır tutmuşlar; Osmanlılar din işlerini devlet işlerine karıştırmamak için şeyhulislamlık makamı icat etmişlerdir. Çoğunlukla bu makam, sembolik anlama sahiptir. Kilise ya da din adamları kurulu gibi değildir. Öyle olsaydı tıpkı Batı’daki din-devlet çatışmaları gibi Osmanlılarda da çatışmalar  yüzyıllarca sürerdi. Osmanlılar böyle bir çatışmaya fırsat vermemek için bu makamı devlet ve siyaset işlerine karıştırmamaya özen göstermiştir. Bu laiklik pratiği,  Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte kuramsal olarak  5 Şubat 1937’de anayasamıza Laiklik maddesi olarak girmiştir.

Daha ilerisini söyleyebiliriz. Osmanlılar bizden daha laiktiler. Farklı mezhep ve meşrepten olan Müslüman ahaliyi birleştirdiği gibi, farklı dinler ve inançlara mensup toplulukları da hem kendi aralarında hem de Müslüman ahali ile olan ilişkilerinde barış içinde yaşatmayı başarabilmiştir. Siyasal dincilerin savladıkları gibi Osmanlılar şeriatla ya da halifelikle yönetilmemiştir. Öyle olsaydı Osmanlılarda hak ve adaletten söz edemezdik.

Cumhuriyet Türkiyesi ise laikliği herkese yönelik eşitlik, özgürlük, hakça bölüşüm ve adalet üzerine bina ederek yasalaştırmıştır. Din, mezhep, etnik köken veya ideolojik farklılıklar gözetilmeden hak ve adalet her Türk vatandaşı için vazgeçilmez değerler olmuştur. Ortaçağ’dan neredeyse 19. Yüzyıla kadar Hıristiyan dinci çevreler kilise ve din adamları yoluyla devlet içinde devlet olmak için Batı’yı uzun süre meşgul etmiş; hak ve adaletin sadece kendi tekellerinde olduğuna inanmış, kanlı din ve mezhep savaşlarıyla Avrupa’yı yormuştur. Hıristiyanlık tıpkı Yahudilik gibi mabed ve din adamı merkezli bir din olduğu için, laikliğe uyum sağlamada zorlanmıştır. Din adamı sınıfından olan-olmayan ayırımı, mabet dışında olan her şeyi din-dışı ilan eden dincilik Hıristiyan aleminin hala başını ağrıtmaktadır. Din adamı sınıfından olmamak, Tanrı katında daha alt manevi düzey olarak belirlenmekle kalmamış, devlet-din ilişkisinde dinin devlete egemen olma imtiyazını da öne çıkarmıştır.

Sorun, Tanrı kavramında düğümlenir. Tanrı kavramı Yahudilik’te “Yehova”, “Elohim” gibi adlarla anılır. İsrailoğulları demek, tanrı ile güreşip onu yenen Yakup’un oğulları demektir. Yani İsrailoğulları kendi tanrılarını yenen kavimin adıdır. Şunu demek istiyorum: Yahudilikte tanrı  nedir, nasıl tanımlanır, derseniz ortada açık ve seçik bir tanrı inanışına rastlamak zordur. Peki, tanrının hâkimiyetini esas alan Yahudi din devleti, neyi anlatır? Şunu anlatır: Belli belirsiz tanrıyı, Yahudilik tarihinin sürekliliğini sağlamak için siyasi egemenlikle bütünleştirerek somutlaştırmaktır. Daha yalın söylemek gerekirse, Din devleti, Yahudi kelamında bulanık bir figür olan tanrıyı, tarihsel Yahudi egemenliğinin meşruiyeti için dini bir güç merkezi olarak şekillendirmektir. Yahudi şeraiti, Yahudilik tarihinin tanrısal şekle sokularak somutlaştırılmasıdır. Din devleti söyleminin kaynağı işte Yahudi tarihinin bileşenlerinin şeriat olarak yeniden üretilmesidir. Yahudiliğin şeriate dayalı yönetim iddia ve pratikleri, tarihlerini dinselleştirme ihtiyacından doğmuştur.

Bu durumda Yahudilik ile laiklik yer ile gök kadar birbirinden ayrıdır. Laikliğe mesafeli durmak zorundadırlar. Çünkü dinselleştirilmiş bir tarihten vazgeçmek, kendilerini inkar etmek olacaktır. Bu nedenle İsrail hak ve adalet kavramlarını yalnız kendileri için tanımlarlar ve başkaları için bu kavramların herhangi bir uygulama imkanı yoktur. Laiklik yoktur, hak ve adalet de olmayacaktır, nitekim Filistinlilere karşı resmi tutumları bunu kanıtlamaktadır.

Hıristiyanlığa gelelim.

Yahudiliğin doğal mirasçısı ve devamı olarak Hıristiyanlıkta da tanrı kavramı belirsiz ve anlaşılmazdır. Teslis inancı bunun en iyi örneğidir. İsa, Baba ve Ruhu’l-Kuds’ten oluşan üçlemeci tanrı anlayışında tanrının hangisi olduğu sorunu Hıristiyan âlemince yüzyıllardır tartışılmaktadır. Henüz sonuca ulaşılmış değildir. Tanrı kavramının belirsizliği karşısında bu boşluğu doldurmak için mabet yani kilise ve din adamları sınıfı oluşmuştur. Tanrıyı egemen kılmanın yolu, mabet merkezinde din adamlarının devleti ele geçirmesidir. Tanrıyı din devletinde bulmak için Haçlı Seferleri İslam dünyasını baştanbaşa yakıp yıkmayı göze almıştır ve 240 yıl sürmüştür. “Hıristiyanlığın egemen olmadığı topraklar, tanrının toprakları değildir” anlayışı diğer dinlere karşı düşmanlığı sürekli hale gelmiştir. Kısaca Hıristiyanlık din devleti savıyla Hıristiyan kelamındaki belirsiz tanrı kavramını kilise merkezli devlet ile somutlaştırmak idealindedir.

Kilise ve Din adamları çevresinde oluşan din devleti söylemi, Hıristiyan olmayanlara karşı hakkı ve adaleti gözeten laiklik anlayışıyla barışamaz. Hahamlarını, papazlarını, Rabbilerini, rahiplerini ilah edinen radikal Yahudi ve Hıristiyan dinci gruplar için din devleti, bu ilahlara devredecekleri siyasi egemenlikle belirsiz tanrı anlayışlarını somutlaştırmış olacaklardır. Böyle bir yaklaşım doğaldır ki laiklikle çatışacaktır. Zayıf tanrıyı siyasi erkle güçlendirme inancı, hak ve adaleti, bu gücü verenlerin tekeline hapsedecek; başkalarına zulüm ve baskı olarak yansıtılacaktır.

Şunu belirtmeden geçmeyeyim. Burada Yahudilik ve Hıristiyanlıkta radikal dinci grupları kastediyorum. Yoksa çoğunluktaki  sade Yahudiler ve Hıristiyanlardan söz etmiyorum.

Tevhit inancı olmadığı için, din ancak siyasi bir tanrı tasavvuru  merkezinde var olabilecektir. Böylesine belirsiz bir tanrının, Yahudi ve Hıristiyanlar dışındakilere adil ve hakkaniyetli olmadığına tarih yeterince tanıklık etmektedir.

İslam dini aynı Sami geleneğin devamı olmakla birlikte mabet ve din adamı sınıfı merkezli değildir. Siyasi anlam içeren ayetler olsa da, İslam, belirgin bir tanrı anlayışı ortaya koyduğu için, böyle bir tanrının kullar eliyle siyasal egemenlikle güçlendirilmesi gibi tuhaf bir teolojik anlam örgüsü öne sürmez. Tevhid, Tanrı’yı birlemektir; O’nun ibadet için bir mabede ve toplumu yönetmek için bir din adamı sınıfınaveya dinci siyasetçilere  ihtiyacı yoktur. İlk iki dinde tanrı belli belirsizken İslam’da çok açık-seçik bir Tanrı figürü çizilir: Her şeye hakim, sonsuz kudrette, doğmamış, doğrulmamış, ortak kabul etmeyen, kimseye ihtiyaç duymayan ve benzeri 99 isim adeta İslam’daki tanrının ne olduğu ve ne olmadığını gösterir.

Laiklik ile tevhit burada birleşir. Her insan Tanrı’ya inanır ya da inanmaz. Her iki tutum da O’na zarar veremez. Hem  ihtiyacı da yoktur. Böylesi bir Tanrı anlayışından siyasal dincilik, halifelik ya da şeriat devleti söylemi çıkarmak, laiklikle çatışmayı bir yana bırakın, Yahudilik ve Hıristiyanlıkla aynı çizgiyi paylaşmak demektir.  

Aynı çizgede olmak nedir?

Onlar hahamlarını, rahiplerini ilah edindiği gibi (Kuran’da ilgili ayetlere bakınız) sen de tarikat şıhlarını, dini kullanan siyasileri, cemaat liderlerini ilah ediniyorsun, demektir.

Onların, güçsüzleştirdikleri tanrı figürünü tevhit inancını bozarak İslam kelamına transfer ediyorsun demektir.

Kuran’da açık-seçik anlatılan Tanrı’yı, dünyevi tutkularındaki zayıf ve belirsiz tanrıya dönüştürerek kendine kul ediniyorsun ama bu kula başkalarını kullaştırarak siyasi erk ekliyorsun. Siyasal tanrıyı yaratıyorsun. Önceki iki din siyasal tanrıyı yaratıp sonra onu din devletini yönetenlerin ardındaki mitolojik güce dönüştürerek insanları yüzyıllardır kandırmışlardı. İslam’da kandırmaca olamaz. Haksızlık ve adaletsizlik ile İslam yan yana gelemez.

Laiklik olmadan İslam’daki Tevhit inancı ve buna bağlı olarak inanılan “her şeye kadir, hiçbir şeye muhtaç olmayan Tanrı”ya inandığını söylemek, kendini ve başkalarını aldatmaktır.

 Cumhuriyetimizdeki eşitlik, özgürlük, hakça bölüşüm ve adalet tevhit ile laikliğin uyuşmasıyla gerçekleşebilir. Diyanet İşleri başkanı, dini Allah ile kul arasına sıkıştıranlardan şikayet ederken Tevhit inancını tekrar okusun. Dinler arası diyalog çalışmalarını yeniden gözden geçirsin. Kendisinin din adamı değil, din görevlisi olduğunu unutmasın. Diyanet’in Vatikan değil, Cumhuriyetimizin laik ve özerk bir kurumu olduğunu aklından çıkarmasın.

Yahudilik ve Hıristiyanlıkta din, Allah ile kul arasına değil, kul ile mabed-din adamları arasına sıkışmıştır. İslam’ı da kul ile kurumlar arasına sıkıştırırsanız elinizde Tanrılaşmış kurumlar ile yöneticiler kalır. Oysa bu din değil, laikliği eleştireyim derken İslam’dan vazgeçip Yahudileşme ve Hıristiyanlaşma temayülü girdabına kapılmaktır.

Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne tevhit inancının telkin ettiği İhlas Suresindeki “Tanrı inancı” yeter. Çok istiyorsanız, şıhlarınıza ve cemaat liderlerinize transfer ettiğiniz İslam dışı  zavallı tanrı anlayışınızı laiklik karşıtlığı ile güçlendirip buradan da dinci siyasetiniz için “kukla tanrı/tanrıları”nızı ödüllendirebilirsiniz.

Ama unutmayın ki, sayesinde her türlü nimetinden yararlandığınız laikliğe düşmanlık ederseniz, ondan  doğan hak ve adalete de düşmanlık etmiş olursunuz.

Tabii ki hakkaniyeti, adaleti ve insanlığı yitirmeyi göze alıyorsanız...

Atatürk’e göre milli hudutlar içindeki “Türk Milleti’ni etnik kökenlerine göre ayrıştırmak birkaç düşman aleti beyinsiz, mürteciden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir bırakmamıştır.”

Etnik ırkçılık ve siyasal dincilik, hak ve adaleti doğrudan hedef alır. Bunun için ilk adım olarak laikliğe savaş açar.

Laikliğe savaş açmak, hak ve adalete düşmanlık etmektir.

[1] Ahmet Nadir Özdemir, “Abbasi Hailfeleri ile Büyük Selçuklu Sultanları Arasındaki Münasebetler”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, ss. 315-367 Dergipark.org.tr (Erişim Tarihi: 14.09.2021).