Laos günleri: Mekong nehrinde iki günlük yolculuk

Laos günleri: Mekong nehrinde iki günlük yolculuk

Laos, denize kıyısı olmayan bir Güneydoğu Asya ülkesi. Laos olarak yazılan bu ülke, Lao olarak okunup ve telaffuz ediliyor. Çinhindi denilen bölgenin içinde yer alan Laos, yemyeşil, doğallığı bozulmamış mütevazı bir ülke. Bu güzel ülkeyi neredeyse baştan sona geçen en büyük nehir, Mekong. Tayland’daki son durağımın ardından Laos’a geçip, sınıra yakın bir kasabadan Mekong Nehri boyunca bir tekne ile ülkenin içine doğru sürecek iki günlük bir yolculuk yapacaktım.

Laos haritası.

Kuzey Tayland'dan Laos’a geçiş...

Kuzey Tayland’daki Chiang Mai, Pai ve Chiang Rai çok sık ziyaret edilen huzurlu noktalar.  Bu yerlerin hepsinde doğal ortam içinde harika zamanlar geçirmek mümkün. Bunların en fazla ziyaret edileni Chiang Mai. Birçok Budist tapınağı ve huzurlu yapısıyla harika bir yer burası. Pai, 1960 ortasından itibaren hippilerin vazgeçilmez üssü olurken, Rai daha yerel bir Tayland şehri. Tayland günlerimin sonunda bu üç şehri de ayrıntılı olarak gezmiştim. Ardından da Laos’a geçiş yapmak için artık klasikleşen ve maalesef kendi çapında turistik hale gelmiş bir rotayı kullanacaktım. Mekong Nehri üzerinde uzun teknelerle, bir gecesi konaklamalı olarak iki gün süren ve güzel kent Luang Probang’da sona eren mütevazı bir tekne yolculuğu…

Kuzey Tayland ve Laos’a geçiş rotasının haritası.

Kuzey Tayland’dan Laos’a geçmek isteyen gezginlerin neredeyse standartlaşmış bu rotasını kullanmak için ilk adım Chiang Rai kenti yakınlarından sınırı geçip, bu noktada Laos’daki ilk yerleşim olan Houay Xai kasabasına ulaşmak.

Sınıra doğru…

Chiang Rai’de aynı hostelde kaldığımız iki gezginle birlikte Laos’a geçmek için otobüs terminaline gelmiştik. Terminalden otobüs biletlerimizi alıp Laos’a geçiş için yolculuğa başladık. Sınıra kadar yaklaşık 100 km’lik bir yol vardı. Yolcu indirip bindirmeler de dahil, iki saat civarında kısa bir yolculuk olacaktı.

Chiang Rai, otobüs terminali ve otobüsümüz.

Kuzey Tayland’daki bu son yolculuğum sırasında, otobüsün açık camları ve kapısından yüzüme vuran sıcak hava esintisi ile ilerliyorduk. Bu eski otobüste, oturanları ve geçtiğimiz yerleri izliyordum. Çeltik tarlaları, yol kenarındaki tek katlı ve bahçeli köy evleri, yemyeşil araziler, ara ara kurulmuş fabrika gibi yapıların, tapınakların yanlarından geçiyorduk. Koloni dönemine ait olduğu hissi uyandıran okullar, soldan işleyen İngiliz sistemi trafikte, sınıra gideceğimiz yere doğru yolculuğumuz sırasında kitap okuyan, uyuyan, etrafı izleyen gezginler ve yerel halktan kişiler vardı. Taylandlıların, özellikle kadınlarının, şarkı söyler gibi melodik konuşmalarını tebessümle dinliyordum. 

 Laos sınırına kadar olan yoldan görüntüler.

Laos sınırına doğru giden otobüsten görüntüler

Otobüsün şoförü bizi bir yol ayrımında indirdi. Bu yol ayrımından Laos’a geçilecek sınır kapısına kadar kısa bir mesafe olsa da araçsız gitmek mümkün değil. Orada bekleyen ufak bir minibüse binip Tayland-Laos sınırına kadar da onunla geldik.

Tayland’dan Laos’a geçiş kapısına doğru.

Laos’a sınır geçişinde vize…

Tayland’dan çıkış işlemlerini yapma sonrası yürüyek Laos tarafına geçtik. Burada gümrük geçişi esnasında kolayca vize alındığını görüyor ve günlerce Bangkok’da vize almak için beklediğim zamanlar için hayıflanıyordum. Son derece kolay bir şekilde vize ücretini ödeyip pasaporta damgası vurulanlar artık ülkeye girmeye hazırlardı. Bu arada neredeyse tüm ülkeler için vize ücreti 30 dolar iken, sadece İngiltere ve Türkiye için 35 dolar talep edilmesi dikkatimi çekiyordu. Bunun nedenini bilemiyorum.

Sınırda viz işlemleri ve ülkelerin vize ücretleri.

Vize işlemleri için geçiş yapanları beklerken, sıcak su eklenerek hazırlanan noodle ile karnımı doyurmaya çalışıyordum. Geçiş yapan ekip değişik milletlerden oluşan bir topluluktu. İtalyan, Alman, Fransız ve Bask olarak kendini tanımlayan bir hippi ile birlikte bizi Houay Xai’ye götürecek bir dolmuş için pazarlığa girişmiştik. Az sonra ufak bir kamyonetteydik; tangır tungur sallanan arabanın arkasında mutlu mesut kasabaya gidiyorduk. Yolda orak ve çekiçli bayrakların asılı olduğu benzinciler, köy evleri görüyordum.

Kamyonetin arkasında ekip ve Houay Xai kasabasına giderken görüntüler.

Houay Xai’ye giden minibüs.

Bu arada son iki gündür benimle çok samimi olan İtalyan, birden Alman kızın cazibesine kapılmış olsa gerek, soğuk ve değişik tavırlar sergilemeye başlamıştı. Yollar, size gezilen ülke kadar, değişen karakterlerle yaşanılan insani deneyimlerle başka eğitimler de sunuyor. Bir gece önce neredeyse kardeşimsin diyen genç adam garipleşmişti. Houay Xai’ye varır varmaz hep birlikte olma fikrini değiştirmiş ve Alman kızla kalmak için uzaklaşmaya başlamıştı. Bask Unai ile onlardan ayrılmıştık; onlar da bir daha görmeyeceğimiz insanlar listesine çoktan eklenmişlerdi. Unai çok ilginç bir gezgindi. Bileklik satarak hayatını kazanan ve bu şekilde dünyayı gezen derviş ruhlu Unai, bu yolculukta en yakın yoldaşım olacaktı.

Bask gezgin Unai.

Houay Xai’den başlayan Mekong Nehir turları…

Houay Xai, Mekong Nehri üzerinde yer alan küçücük bir kasaba, kırsalın tüm özelliklerinin görüldüğü bir yer. Yollarda dolaşan inekler, etrafta gezinen tavuklar, yerel kıyafetli köylüler, kasabalılar var. Doğal olarak yeşilin her tonunu gerek Mekong kıyısında, gerekse kasaba çevresinde görmeniz mümkün. Bu kendi halindeki kasabanın gezginler tarafından kullanılmasının tek sebebi, Laos’un güzel şehirlerinden Luang Probang’a yapılan “yavaş tekne (slow boat)” adı verilen nehir yolculuğunun başladığı nokta olması. Tekneler sabah 09:00 dolayında kalktığından, eğer erken saatte bu kasabaya ulaşamazsanız, mutlaka gece konaklamanız ve yemeklerinizi burada yemeniz gerekiyor. Bu gereklilik de, Houay Xai’nin önde gelen geçim kaynağı haline gelmiş. Halk oldukça fakir. Ancak paraya olan sevgileri, onları da zaman içinde daha fazla talepkar olmaya itmiş anlaşılan. Buradan başka yerde kalma şansınız olmadığını bildiklerinden, Laos için pahalı sayılabilecek ücretler isteyebiliyorlar. 

Houay Xai’den görüntüler.

Zoraki konaklama...

Sevimsiz İtalyanı ardımızda bırakıp, Unai ile birlikte bir yer ayarlama gayretine girdik. Fiyatlar Unai için oldukça pahalıydı. Onun beğendiği yeri ben beğenmeyip şehrin dışına doğru ilerlemeye başladım.

Merkezden uzakta, geceliği 8 dolar tutan bir otel odası bulmuştum. Yürümekten kaçınmadığım için sorun yoktu. Yemeklerimi yemek, bir sonraki günkü tekneye bilet almak ve görülecek fazla bir yeri olmasa da etrafı izlemek için şehre yürüdüm.

Odam, akşam yemeğim ve gece Houay Xai sokakları

Laos’un para birimi, Kip. İlk günlerde yeteceğini düşünerek devletin resmi döviz bürosundan 30 dolar bozdurdum. Sosyalist bir hükümet ile idare edilen Laos’da döviz işi devletin elinde sanıyorum. Bu para bu gece ve iki günlük tekne turunda yeter de artardı bile. Yollarda nakit gereken yerlerdeki ilk günlerde, sadece yetecek kadar para taşıyorum. Kredi kartı geçmeyen yerler çok hoşuma gidiyor. Ancak ne yazık ki, çok hızlı biçimde dünyanın en ücra yerlerine bile kredi kartı ile çalışan sistemler ulaşmış durumda. Bankaların para çekme makinaları da maalesef büyük bir hızla her noktada bulunuyor. Bereket Laos’da vardığım bu nokta henüz o derece işgal edilmemiş kırsal bir bölgeydi. Bu küçük kasabada köy kahvesi gibi bir lokantada akşam yemeğimi yiyip, karanlık ana caddeden eve yürüyordum. Bahçelerinde oturan köylüleri, evlerin önünde koşturan çocukları izleyerek, hala etrafta dolaşan hayvanların eşliğinde yürüyerek, rutubet kokan odama döndüm. Yatak temiz ama nemli olduğundan, klimayı açıp biraz kuruttum; tahtakurusu riskine karşı ince pijama üzerine çektiğim çoraplar, uzun kollu ince bir tişört ve kafama buffımı takarak, yatağa uzandım ve derhal uyudum.

Yolculuğun ilk günü…

Sabah kalkıp teknenin kalkacağı yere gittim. Biletimi önceki akşamüstü aldığımdan rahattım. Teknede gün boyunca sürecek yolculukta yemek olmayacaktı. Sadece meşrubat ve bira ve belki bazı atıştırmalıklar satılacaktı. Köy bakkalı gibi salaş bir dükkanın önünde  sandviç hazırlayan bir kadını görünce derhal kendime tekne yolculuğunun ilk gününde yemek üzere dört tane sandviç yaptırdım. Sandviçlerden bir adedini kahvaltı olarak Mekong Nehri kıyısında, tekneleri yukarıdan gören bir yerde aldığım çayla birlikte yedim.

Sandviçler, Mekong Nehri kenarına geliş ve resmi kıyafetli memureler.

Yolculuk öncesi tekneye giderken (Houay Xai)

Avustralya’dan başlayan ve tam sekiz ayı dolduran yolculuğumda sona geliyordum. Bir hafta sonra Türkiye’ye dönecek olmanın karmaşık duyguları içindeydim. Yolda olmayı seviyordum ama bir miktar yerleşmiş yorgunluk duyuyor ve ev özlemi çekiyordum artık.

Bu iki günlük tekne yolculuğunda ilginç insanlar tanıyacaktım. Tekneye binmek üzere Mekong Nehri kenarına indiğimde Unai ile buluştuk. Yanında da elinde gitar kutusuyla, hafif uçuk ve bir gezgin için epey yaş aldığı belli biri vardı. Joel isimli bu kişi, 1991 öncesi Doğu Almanya’dan çıkarak elinde gitarıyla dünyaya açılmış ve 30 yılı aşkın süreyle sokak çalgıcısı olarak gezen biriydi.

Unai ve Joel.

Bilbao’dan Bask gezgin Unai ve Doğu Alman Joel’in ilginç yaşamı…

Unai saçlarını yafta (Dreadlock) adı verilen tipte örmüş bir hippiydi. 40’larının ortasını yeni geçmişti. Görünüşte sert hatlara sahip bir yüzü olsa da sımsıcak kalpli, yumuşacık bir insandı. İspanyolca ve biraz İngilizce konuşsa da, merakım nedeniyle bana Bask deyişlerini öğretiyordu. Geçimini, büyük müzik festivallerinin girişlerinde bileklik, kolye, küpe yapıp satarak kazanıyordu. Modern denilen dünya ile ilişkisini neredeyse koparmıştı. Bu işten kazandığı paraları biriktirip uzun uzun dünyayı geziyordu. İşi nedeniyle, Avrupa ve dünyadaki festival programlarının takipçisiydi Unai. Bu uğraşla kazandığının kendine fazlasıyla yettiğini söylüyordu. Her kısıtlı bütçeli gezgin gibi kuruşun hesabını yapıyordu. Doğaya ve hayvanlara dost bu güzel arkadaşım ile hala irtibattayız.

Ünai, geçen yıl Covid salgının ilk aylarında Sumatra Adası’nın kuzeyindeki Toba Gölü’nün kenarındaki kasabada mahsur kalmış. Böylesine özgür ruhlu bir gezgin olmasına karşın, onun da canı sıkılmış ve ailesini çok özlemiş. Salgının o ilk döneminde, İspanya'ya dönmek için havaalanlarında günlerce bekleyerek, iptal edilen uçaklar nedeniyle canı sıkılmış haldeyken konuşmuştuk. Neyse ki 5 günlük zorlu ve çok aktarmalı bir süreç sonunda evine ulaşmış. İlk tanışma anımızdan itibaren yaptığımız konuşmalarda Unai’nin barışa, adalete, sömürüye ve hayata değin görüşlerini merakla dinliyordum. Bu yazıyı yazdığım sırada da, her zaman yaptığım gibi, yazımda adı ve fotoğrafı geçen her kişiyi aradığım şekilde ona da bilgi verdim. Şu an Meksika’da Oaxaca’da gezgin hayatına devam ediyor.

Joel yaşı ile uygun olmayan bir ergen duruşu ve hareketleri içindeydi. Sanki yola yeni çıkmış genç bir gezginin heyecanı içinde olsa da, ardında onlarca yıllar içinde birikmiş hazine değerinde anıları vardı. Ufak cüssesine karşın, koskoca bir ses yükseltici (amfi), sert kılıflı güzel bir gitar ve büyükçe bir sırt çantası taşıyordu. Bu donanımla gezmesi zordu ama parasını gitar çalarak kazandığından buna mecburdu. Doğu Almanya zamanında baskıcı sisteme isyanı sonucu, bir şekilde ülkeden çıkma imkanı bulmuş ve o zamandan beri dünyayı evi bellemiş, geziyordu. Aşklar yaşamış, bazı yerlerde yıllarca kalsa da bir köke sahip olmamış ve yollardaki arayışı yaşam tarzı haline gelmiş bir gezici derviş haline bürünmüştü. Tabii ki bende bu izlenimleri doğuran bilgileri, iki gün o uzun tahta teknede süren yolculuk esnasında anlatacaktı.

Tekneye yerleştiğimizde yüz kişiyi aşan grubun çoğunluğunu genç gezginler oluştursa da, bu kısmi macera sayılabilecek tekne turunda Laos gezisine başlayacak her milletten ve her yaştan insan vardı. Tekne yavaş yavaş salınarak limanı terk ederken, çamurlu Mekong’un suyu, her iki kıyıda yemyeşil araziler, ara sıra göze çarpan yerleşimler, tapınaklar ve yanımızdan süratli, ufak tefek, ince uzun yerel teknelerin geçtiği ilginç yolculuk başlamıştı. 

Tekne ve kıyıdan ayrılırken görüntüler.

Mekong Nehir yolculuğunda tekneden görünümler.

İlk durak Pak Beng’e kadar yolculuk manzaraları…

Tekne ince ama 40 metreye uzanan boyu ile upuzun, tahta bir nehir teknesiydi. Otobüs koltukları ile düzenlenmiş oturma yerleri vardı. Kaptanın dümeni kullandığı ön kısım, teknenin her iki yanına paralel dizilmiş oturma yerleşimi ile daha rahat olduğundan, orada yer alma mücadelesinde başarı sağlayarak Unai ve Joel ile birlikte bu görece daha rahat kısımda yerlerimizi almıştık.

Yolculuğun gerisi, etrafı izleme, yanımızdakilerle sohbet, nehrin akışının tekneyle buluşma sesiyle akıyordu. Sürekli çalışan makina sesinin eşlik ettiği ortamda, kumanyalarımızı yanımızdakilerle paylaşıyorduk. Sohbetler esnasında bira ve meşrubatları içerken çevredeki görüntülerin hipnotize edici tekrarı ile devam edecekti yolculuk.

Mekong Nehri’nde süzülen tekneden görüntüler.

Mekong Nehri’nde yol alan tekne

Hemen yanımda oldukça kaba görünümlü, özgüveni tavan yapmış İngiliz’in bir resim simsarı olduğunu öğrendim. David, ilginç sanat eseri satış öyküleri anlatıyordu. Üniversite öğrencileri, gay bir çift, genç Avrupalılar, Kanada ve Amerikalı kadın gezginler, içlerinden biri yazar olan üç çiftten oluşan bir İtalyan grup ve daha başka bir sürü insanla hayatı konuşa konuşa zaman geçiyordu. Ama yol epey uzundu; Pak Beng’e akşamüstü varacaktık. Karayolundan 252 km olan mesafe, nehir üzerinde tahminen 130 km civarında tutuyor. Teknenin ağır süratiyle, Mekong Nehri üzerinde keyifli ve yavaş bir akışla devam eden yolculuk bütün günü alacaktı. Bu mütevazı tekne seferi günümüz gezginlerinin sevdiği değişik bir yolculuk olsa da ilk günün sonuna doğru çoğu kişi sıkılmıştı. Bu da modern insanın kurtlu ruh yapısını gösteriyordu. Oysaki sadece susarak etrafı izlemek harikulade bir keyifti. Çoğunluk bunu yaşasa da keyiften ziyade, bir an evvel varış noktasına ulaşma duygusu taşıyan kişilerin varlığı ilginç bir çelişkiydi.

Yolculuktan görüntüler.

Pak Beng’de akşam…

Pak Beng kıyısına yanaşırken çoluk çocuk tüm kasaba kıyıdaydı. Pak Beng’de kıyıya yanaştığımız yerden bütün eşyaları yüklenerek kasabanın içine çil yavrusu gibi dağılacaktık. Yolcuların kalacak yer bulma telaşı, yolda sizi kendi evine çekmek isteyen yerel insanların ısrarlı talepleri, arabayla gelip daha kıyıda sizi tavlamaya çalışanlar vardı. Arabası olmayanlar sizinle yakın temasta, evlerinin çok güzel ve ucuz olduğunu anlatarak grupla birlikte yürüyorlardı. Yukarı doğru ilerleyen grubun halinde bir yarış hali, bir telaş vardı. Neydi bu yarış? Her yerde bir koşuşturma, şuursuz denebilecek bir telaş. E, insanın arkadaşı iki hippi olunca, üç kişi bu yarıştan sakıt kalıp, Joel’e yardım ederek yavaş yavaş yukarı ulaştık.

Pak Beng kıyısına yaklaşma ve kıyıya vardığımızdaki görüntüler.

Pek de bir şey kaçırmamıştık hani. Oldukça güzel bir oda bulduk ve Unai ile birlikte odamıza yerleştik. Joel, eşyalarını bırakıp daha ucuz bir yer aramak üzere bizden ayrıldı. Odanın dışındaki iptidai duşun altında temizlendikten sonra, biraz uzanıp dinlendik. Ardından yemek için dışarı çıktık. Salaş bir lokantada çok hoşumuza giden tavuk, pilav ve salatadan oluşan yemek harika gelmişti. Pak Beng’in o tek ana caddesinde dolaşıp, manzaralı bir kahvede çay içtikten sonra, erken saatte odamıza dönüp yattık. Sabah söylenilen saatte kıyıda olmazsak burada kalacağımız çok net biçimde ifade edildiğinden, erken kalkmak üzere gecenin sessizliği içinde, bu tertemiz havalı basit yataklı odada hemen uykuya dalmıştık.

Yolculuğun ikinci ve son günü…

Sabah kaldığımız evin giriş katında oraların bir hamur işi ile kahvaltı yaptık. Sıcak bir şeyler içerken sandviçlerimizi yaptırdık ve hemen çantalarımızı kapıp kıyıya doğru inişe geçtik. Tekneye geldiğimizde ufak bir sürprizle karşılaştık. Yerler kalıcı olmadığı gibi tekne de değişmiş ve biraz geciktiğimiz için arka sıralardaki koltuklara kalmıştık. Her değişiklik gibi ilk anda hoşnutsuzluk yaratan bu hal, yeni arkadaşlarla sohbet ve oynanan oyunlarla kısa sürede yerini alışılmış bir memnuniyete bırakacaktı. Ön taraf elimizden gitmişti ama çok eğlenceli bir grubun arasına düşmüştük. Her şey yolundaydı.

Tekneden görüntüler.

Yolculuğun ikinci günü daha hızlı geçiyordu sanki. Yer yer nehrin artan akıntısıyla teknenin sürati epey artıyordu. BAzı yerlerde durulan nehirde daha sakin bir yolculuk oluyordu. Nehir gibi bir süre sonra sakinleyip uyuklamaya başlayanların yanında, oturduğum yerden nehrin iki yakasını izlemeye koyuldum. Birbirini tekrar eden yeşillikler, ara sıra yükselen tepeler, nehrin içine giren kumsallar, tekrar yeşillikler derken teknenin sabit haldeki kamyondan bozma motorunun gürültüsüyle ben de uykuya dalmıştım.

Mekong Nehri, ikinci gün yolculuğundan görüntüler.

Çok uzun uyumasam da, içimin geçtiği andaki durgun süreç iyi gelmişti. Tekrar etrafı izlerken, biralar açılıp, keyifle şarkılar söylenmeye başlanmıştı. Yakın geçtiğimiz sahillerde çocukların, insanların fotoğraflarını çekiyordum. Bu tür gezilerde yakınlaştırma kabiliyeti (zoom) yüksek fotoğraf makinesine sahip olma zorunluluğunu bir kez daha hissediyordum. Gezgin olarak dolaşmaya başladığım 2012 yılından itibaren, yakınlaştırması çok güçlü olmasa da Panasonic GF-2 kamera kullanıyordum ve oldukça memnundum. İlerleyen cep telefonu teknolojisi de güzel fotoğraf ve videolara olanak sağlıyordu. Ancak, sadece fotoğraf deyince bu tür gezilerde iyi bir yakınlaştırma oranı çok daha fazla değer katabilirdi fotoğraflarıma.

Yolculuktan görüntüler.

Bu hallerde, sabit döngülerin tekrarı ile ne zaman Luang Probang’a gideceğimiz kıyıya ulaştık bilemiyorum. Yine, kalacak yer için rezervasyon yaptırmamıştım ama, Unai ile en ucuz yeri bulacağımızdan şüphem yoktu. Joel yine bizimleydi ve epey yorulmuştu. Kıyıdan yukarı kısa bir tırmanışla, çok sayıda dolmuş tipi arabanın beklediği yola ulaştık. Mahşer yeri telaşı içinde çantaları pazarlık yaptığımız bir arabaya yükledik. Luang Probang’a ilerlerken son derece mutluydum.

Benimle aynı güzergaha sahip, yani Chiang Rai’den başlayarak Luang Probang’a kadar süren ve Mekong Nehri’ndeki tekne turundaki görüntüleri ayrıntılı olarak içeren yabancı bir gezgin çiftin hazırladığı güzel videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.

Yaklaşan güzel havalarla farkındalık ve sükunet içinde direncimiz artmalı...

Dünya halleri ve ülkemizde salgınla birlikte ekonomi dahil birçok durum sıkıntılı bir süreçte seyrediyor. Doğruların bulanıklaştığı, laf kalabalığının rahatsız edici bir gürültü oluşturduğu ortamlardan tek kurtuluş, içsel sükunet ve farkındalık. Bu da disiplinli bir sabır ve devamlılıkla mümkün bana göre.

Kendi ruh ve beden sağlığımı korumak için her türlü ortam ve durumda, bireysel soyutlanma (izolasyon) uygulanması gerektiğini düşünüyorum ve buna çalışıyorum. Yoksa bu delirmiş dünyanın girdabına kapılma tehlikesi var. Aynı tekne yolculuğunda etraftan soyutlanıp sadece Mekong Nehri’ni izlemek gibi, sadece hayatı izlemek yetebilir bazen. Hayat da, tekne de varış limanına bir şekilde ulaşıyor zaten. Ama inanın, durmak hiç de kolay olmuyor. Denemesi bedava. Susmak ve sadece izlemek.

Bu haftaki mütevazı ama mutena (gösterişsiz ama seçkin) gezimizin sonuna geldik. Haftaya gezi yazılarımızın birinci yılı doluyor. Her pazar bir gezi noktasını ve görüşlerimi paylaştığım koskoca bir yıl geride kalacak. Her hafta pazar günleri yaptığımız bu gezilere umarım aralıksız ve huzurla devam ederiz.

Hepinize, bu gürültü içinde, huzurla geçecek bir hafta diliyorum.

Sevgi ve saygılarımla.