Mağribiler Mescidi

Mağribiler Mescidi

Fikret Şevket Başkaya’nın hayatını değiştiren gün, çalıştığı üniversitenin bodrum katındaki odasında başladı. Mesaisinin daha ilk saatlerinde gelen bir kuryenin eline uzattığı postayı hiç mi hiç beklemiyordu. Henüz teslim tutanağını imzalamadan eliyle ambalaja şöyle sıkıca bastırdı; içinde bir kitap olduğuna kanaat getirdi. Naylon ambalajı aceleyle yırtarak açtı. Tahmini doğruydu, bir kitaptı. Eline aldığı her kitap onun nasırlaşmış kalbinde ufak bir kıvılcım çaktırırdı. Bu kitap içinde öyle oldu. İyi de bu kitap neyin nesiydi?

Kurye masanın başında oturmuş, kır saçlı, tombul suratlı, pörtlek gözlü, gerdanı bağladığı kravatın üstünden, göbeği kemerinin altından taşmış adama şaşırarak bakıyordu. Masasının üstü ve odanın zemini dahil her bir tarafı kitap yığınlarıyla dolmuş bu garip adamın, bu fare deliği gibi odada nasıl nefes aldığını, koca gövdesini oraya nasıl sığdırdığını düşündü. Adam da, ortam da, garipti, çok garipti…

Odada iki kişiye ancak birkaç dakika yetecek kadar soluk vardı ve kurye biraz daha beklerse kitap ve küf kokusuyla harmanlanmış vanilyalı puro dumanı arasında boğulacağı endişesine kapıldı. Adamın kitabı incelerken bin bir şekle giren mimiklerini kaygıyla izledi. İçinden “İmzala artık şu tutanağı be adam!” diyesi geldi. Ancak odanın atmosferindeki ağırlık bir şekilde onu frenliyordu.

Hoca kitabın kapağını incelemeyi bitirip, koca parmaklarıyla kapağı aralarken nazikçe alındı tutanağını imzalatmayı başardı, saygıyla teşekkür etti. Kapıdan çıkmaya hazırlanırken hocanın ardından seslenerek uzattığı on liralık banknotu ustaca cebine indirdi. Bir kez daha içtenlikle teşekkür edip kapıya yöneldi. “Kapatayım mı hocam?” diye sordu. Adam gaipler dünyasından çağrılmış bir ruh gibi ona baktı, “Neyi?” diye cevapladı. Kurye “Kapıyı hocam, kapıyı!” diye açıklama yapmak zorunda kaldı. “Kapat, kapat” dedi hoca… Kurye usulca kapıyı kapattı. Hemen oracıkta derin derin soluklandı. Birkaç saat sonra odada nefessiz yatan şişman bir ceset tahayyül etti. Yarım ağızla gülümseyerek, “Ne adamlar var yahu!” diye mırıldandı. 

Fikret, kitabın karton kapağını araladığında özenle yerleştirilmiş el yazısı kısa bir notu anında fark etti. Heyecanla okumaya başladı. Şöyle yazıyordu: “Değerli hocam, uzun süredir görüşmüyor olsak da makalelerinizi ilgiyle takip ediyorum. Hatta “Selçukluda İnanç Kültürü” isimli son kitabınızı da okudum. Dilinizi beğeniyorum; emeğinize saygı duyuyorum. Ancak hadsizliğime vermezseniz bir eleştirim olacak. Anlattıklarınızın tamamı referanslı kaynaklardan masa başında üretilmiş makaleler ve kitaplar. Bu bir akademisyen için geçerli bir metot olabilir ancak gerçek bir tarihçi için olamaz. Selçuklu inanç kültürünü algılamak ve aktarmak için Selçuklu Sultanlarının ve onları yetiştiren hocaların felsefelerini anlamak zorundasınız. Dünü anlatırken lütfen bugünün kısır inanç felsefesinin ve tarih bilincinin içinde kaybolmayın… Size Konya’dan belki birkaç kişide olabilecek nadide bir kitap gönderiyorum. Amacım saygın Selçuklu sultanlarını yetiştiren bir hocanın inanç dünyasını tanıtarak, Selçuklu kültürel hayatındaki felsefi derinliği vurgulamak. En derin sevgi ve saygılarımla…”.   

Fikret şaşırmıştı, çok şaşırmıştı. Bir yandan notu ve kitabı gönderen kişinin kimliği bir yandan da kitabın içeriğine dair merakı artmıştı. Meslek yaşamında daha önce de bu türden gizemli mektuplar almışlığı vardı. Fakat bu nottaki ifadeler, ne bir kart akademisyenin züppe iletişimine ne de toy bir delikanlının hocasına şirin gözüken cümlelerine benziyordu. Küçümseme olduğu mutlaktı. Yukarıdan bir dil kullanılmıştı, hatta bir meydan okuma vardı.

Fikret, asırlık kitabın mukavva kabına şöyle bir baktı. Kenarları aşınmış, yer yer çatlaklar oluşmuştu. Sayfalar grileşmiş, yazılar silikleşmişti. Zamanın ona da acımasızca dokunduğu belliydi. Yılların dokunduğu her şey gibi kitap da sönükleşmiş, sararmış, eprimişti. Ancak dokusundaki yaşlanma, kokusundaki kesafet daha o an Fikret’in kitapla arasında bir bağ kurmasını sağlamıştı.

Fikret, yaşlandıkça başını döndürecek şeylerin sınırına geldiğini biliyordu. Zaman bu kitap gibi kendisine de dokunmuş. Her bir dokunuşun izleri zihnine, yüreğine ve hatta artık kanın usul usul aktığı damarlarına kadar işlemişti. Hantallaşmış gövdesinin, artık daha hızlı unutan zihnindeki zayıflığın da farkındaydı. Aslında sadece kendisi değil çevresi de farkındaydı. Kitaplarla olan ilişkisi her şeyin üstüne çıktığından beridir, bedeninden de çevresinden de uzaklaştığını biliyordu. Belki de insan yaşlandıkça bedenine ve çevresine ihtiyacı kalmıyor, sadece ve sadece ruhunun ihtiyaçlarına kulak veriyordu.

 Kendisi gibi akademisyen karısı evi terk ederken ona “Benim bu oyunda bir rolüm kalmadı” demişti. Oyun mu diye düşünmüştü, Fikret!  Ne oyunu diye kafasında sorgulamış ve terimlerde bir ucuzluk olsa da ifadedeki gerçekliğe hak vermişti. Evet, doğruydu. Karısı Esma’nın bu yolculukta, onun tabiriyle bu oyunda yeri kalmamıştı. Sadece Esma mı? Aslında çevresindeki hiç kimsenin bu yolculukta yeri yoktu. Sonunu kestiremediği incecik yolda giderken, bazen bir yerlere uğruyor, birkaç kişiyle selamlaşıyor, sonra da kendi yolunda yalnız başına ağır aksak yürüyordu.

Kitap el yazmasıydı. Altın varaklı tezhip sanatıyla Farsça yazılmıştı. Önsöz ise Arapça, Farsça ve Türkçe olarak tam üç dildeydi. Kitaba daha önce farklı ellerin dokunduğu belliydi. Kurşun bir kalemle pasajların kenarına notlar alınmış, bazı kelimelerin altına Türkçe karşılıkları yazılmıştı. Ön kapak kalın bir mukavvadan yapılmış, kapağın iç yüzeyine çift başlı bir kartal mührü basılmıştı. Önsözün hemen altında Sultanların Hocası Mecdüddin İshak yazıyordu.

Fikret iyi derecede Arapça biliyor ancak Farsça ne yazabiliyor ne de okuyabiliyordu. Sorun da tam burada başlıyordu. Önsözü okumak kitabı anlamak için yetmezdi, yetmeyecekti. Farsçaya hâkim ve tabii ki kitabı anlamak için emeğini, zamanını verebilecek, okurken de onunla aynı heyecanı hissedebilecek birisine ihtiyacı vardı. Zihninde yakın çevresindeki tüm isimleri şöyle bir taradı. Öyle bir kişi bulamadı. O an yalnızlığını daha derinden duyumsadı. Yine de merakı ağır bastı. İlk sahifeden başladı:  

Cennet bir hayaldir; insana bahşedilen maddesel bir cennet Tanrı’nın aklından bile geçmez; sonsuz eğlence, sonsuz haz, sonsuz doygunluk Tanrı için bir küfürdür. İnsanlığın Tanrı’ya ihaneti bu küfürle başlamıştır; bu küfür insanlığın Tanrı’ya ilk ve en temel ihanetidir… Sonrasında elbette ki cehennem yalanı… Adaleti bu dünyada kuramayanlar, Tanrı adıyla dünyadaki hesaplaşmayı engelliyorlar…

Yüce sultanıma gerçek medeniyetlerin hepsinde aynı yaratıcı ruhun eserlerini göstermeyi başardım. Beni onunla karşılaştıran Rabbime şükürler olsun. Hakkı bir kez daha onun kurguladığı medeniyetin değerleriyle, sıfatlarıyla tanıttım. Sonunda Hakkı onun gözü, eli, ayağı, bütün güç ve melekelerinde gördüm. O ilahlaşırken İlah’ı gördüm. Onda birbirimizi gördük; birbirimizi bildik; birbirimizden ayrılırken dahi bütünleştik.

Biz bütünleşirken, koca bir imparatorluğu bir hayal uğruna sahipsiz bırakanlar bizleri yadsıdılar. Onlar koca bir imparatorluğun düşünce dünyasındaki derinliği anlamayarak, zihinlerinin esaretiyle dünyadan ahireti yorumlama işgüzarlığı gösterdiler. Anladım ki Hakkın herkesi hidayete ulaştırmak gibi bir dileği olmamış; kiminin kalp gözünü açarken, kimininkine perde çekmiş. Gördüm ki bu milletin müminleri çok, ancak arifleri azmış”.  

Önsözün daha ilk iki paragrafında okuduğu cümlelerin ağırlığı Fikret’i sarsmaya yetmişti. Kimdi bu müminlik ve ariflik arası bir sınır olduğunu çizen Mecdüddin İshak? Ve yine kimdi bu akademisyenlik ve tarihçilik arasındaki keskin sınırı tanımlayan gizemli kişi?

Karşısında Gıyaseddin Keyhüsrev’e ve ardından İzzettin Keykavus’a hocalık yapmış Endülüs’ten gelen bir adam vardı. Sonrası mı? Koca bir imparatorluğun kültürel dünyasında pervasızca gezinirken, bir akademisyen olarak taşıdığı birikimin ve sunduğu kitabın eksikliği. Eksiklik diye düşündü; şimdi ağırlığının altında daha bir ezildiği o eksiklik, onu derin bir kuyuya düşmüşçesine telaşlandırdı, üzdü.

Akademisyen kimliğinin zihninde bir türlü oturmadığı eksiklik “Ariflik” olmalıydı. Onu odasının dışına çıkmadan yaptığı üretim, İshak’ın “müminlik” tanımına ve gizemli notun yazarının “akademisyenlik” tanımına ne kadar da benziyordu. Bir ağırlık ayaklarına dolanmış, onu bu taş koridorların etrafına dizi dizi dizilmiş odalardan birine tutsak etmişti. Aynen bir müridin inancının sağlamlığından emin bir şekilde karnını kaşırken, zihnindeki aç bir kurdun uluması gibiydi hissettikleri. İşte bu nedenle ona tutsaklığını hatırlatan kitabı ve kısa notu, özgürlüğe açılan bir dünyanın kapısı gibi elinden bırakamıyordu.

Kitap tarihin tozlu sayfalarında kaybolmuş bir sultanın ve hocasının kitabıydı. Asırlar boyu birkaç el değiştirmiş, birçok sandıkta beklemiş ve sonra ona ulaşmayı başarmıştı. Müminler pazarından ariflerin sofrasına girmeyi düşleyen asırlık kitap, zamana başkaldırmış, kelimeleri boyayan mürekkep silinmeden sahibini arıyordu… Arif olan sahibini, tarihçi olan sahibini…    

İshak’ın bu yukarıdan dili,  kendinden eminliği, değerleri sarsan pervasız ifadeleri Fikret’i şaşırtmıştı. Gerçekten şaşırmıştı. Bu ahireti reddederken Tanrı’ya sahip çıkışında ki sağlamlık, normal bir zihinle veya yaşamla açıklanacak bir şey değildi. Ahireti yok bilen bu ses, biraz delilik biraz da bilgelik kokuyordu. Her koşulda yüzlerce yıllık bir mezardan başını kaldıran adamın cümleleri, zihnine hızla nüfuz ediyordu.

Fikret bir an düşünmek üzere, kendisinin de sıçan kovuğuna benzettiği odasının zeminindeki tomar tomar kitapların, fotokopi makalelerin yığınlarına basmamaya çalışarak huzursuzca gezindi. Ancak çok geçmeden kitabın çekimine yenik düştü; tekrar masasının başına oturdu. Kitaba dokunurken belli belirsiz bir korku içini kapladı. Fakat bu korku, yanmak üzere ateşe koşan bir pervanenin coşku ve arzusunu andırıyordu. Okumaya devam etti:    

Yaratıcı ruhtan ilham alan medeniyetler, Tanrı adıyla bildirilen tartışmasız kararları Tanrı’nın inceliği ve zarafetiyle bağdaştıramadığında, benliğindeki ışığın parlaklığı ve ilham aldığı ışığın ilahi gücüyle o ifadeleri sorgulamışlardır. İşte Selçuklu Medeniyeti bu sorguların toplamıdır.

Kuşkusuz ki nefsini bilen rabbini bilendir. Sonsuz haz, sonsuz mutluluk, sonsuz doygunluk nefse yabancıdır. Nefsi diri tutan acı çekmektir; acı çektiği yolda göğsünü siper ederek, taassubun dünyevi nefis duygularından beslenen haz istibdadına karşı durmaktır. Dünya’da olmayan adaleti oldurmak, bugünün işini yarına bırakmamak, ilahi felsefeye bulaşan tüm kirleri elleriyle temizleyerek insanlığa örnek olmaktır.

Binlerce yıllık medeniyet kavgamızda âleme bakmaksızın Allah’ın bilinebileceğini iddia edenler, alemi görmemizi, alemde kendimizi görmemizi, kendimizde ilahın ışığını aramamızı bize haram kıldılar. Bizleri küfre düşmekle suçladılar. Cennet ve cehennemi bize ödül olarak sunarken, dünyadaki adaleti, ahlakı, erdemi yok bildiler. Vaad edilen cennet ve cehennem bir kişiye, bir kuruma, bir insan topluluğuna münhasır olamaz. Bir toplumda birisi yanarken diğerleri onun vebalinden kurtulamaz. Cennet vaadinin ardındaki sır, bir toplumu kuşatmak üzere bir tuzak olarak kullanılamaz.  

Hakkın varlığında hüküm bana aittir. Cennetin istencinde de hüküm bana aittir. Cennette sonsuzluğun bekçisi olmaya niyetim yok; cehennemde verilen hükmün şefkatsiz kırbaçlarını da ilahi güce yakıştıramam. O beni ister, ben onun ışığına koşarım…

Bir toplumu ilahi erdemlerle yaşatmaya kararlı İki Denizin Sultanı G’alib Sultan, Gıyaseddin Keyhüsrev bunu başarmıştır. Mutlak bir medeniyet kurmuş ancak taassup kavgasında çok acılar çekmiş ve şehit düşmüştür”.

İfadelerden anladığı üzere Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev de bu kavgaya dahil edilmişti. İyi de İshak’ın talebesi Keyhüsrev’e taassup kavgasında kimler neden acılar çektirmişti ve nasıl şehit düşmüştü?

Fikret zihninden geçen sayısız sorunun ardından derin bir yalnızlık ve ayrıksılık hissiyle kuşatıldı. Bu hislere hiç yabancı değildi aslında. Benliğine sirayet eden o hislerle kuşatıldığında zihninde bir kırbaç şaklar ve odasında duramaz olurdu. O anda da aynı bunaltıyı hissediyordu. Yavaş hareketlerle masasının alt çekmecesini araladı; küçük beyaz  bir bez torba çıkardı. Yıllardan beridir ne ütü ne de temizlik görmüş kareli yün ceketinin yan cebine itinayla yerleştirdi. Ayağa kalktı, yüz yıllık fakültenin taş koridorlarında yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Taştan koridorun bahçeye açılan kapısının açık olmasını umut etti. Kapı açıktı, bahçeye çıktı. Asırlık çınar ağaçlarıyla kaplı bahçenin sararmış otlarla kaplı toprağına basarak yürüyordu. Bir gün önce yağan yağmurun etkisiyle toprak ıslanmış, yumuşamıştı. Ardında koca ayak izlerini bırakarak  yürüdü. Bahçenin taş duvarı boyunca dizilmiş asırlık  çınar ağacının altındaki iskemleye oturdu; sanki uzun bir mesafe yürümüşçesine derin derin soluklandı. Alnında birikip şişman yanaklarına doğru inen terleri avucuyla sildi, bakışlarını yukarılara çevirdi. Daha oturur oturmaz gökyüzünde bir hareketlilik başlamıştı. Elini cebine attığı anda bahçenin taş duvarlarının üstünden, çınar ağaçlarının tepesinden havalanan onlarca güvercin etrafını çevreledi. Boğuk sesleriyle çığlık çığlığa taklalar atıyor, geniş kavisler çizerek tepesinde uçuşuyorlardı. Fikret kocaman elleriyle avuçladığı buğdayı etrafa saçtıktan sonra yeniden iskemlesine oturdu, güvercinleri izlemeye koyuldu…İşte o anlar Fikret’in tüm dünyadan gerçek manada koptuğu anlardı. Yaşadığı anlardan kopup kendini bulduğu geçmişin manalar alemine seyahat etmeden önce, zihnini altüst eden kitabı cebinden çıkardı ve İshak’ın Arapça önsözünden bir sayfa daha okudu:

Dün tam yatsı namazı sonrası başımı yastığa koydum ki hayal mertebesinde suretini gördüm; uykuda dirildim. On bir yıldız, ay ve güneş aynı anda göklerdeydi; yüce Allah hayal suretindeki cismini sabahına duyulur düzlemde ortaya çıkarttı. Elime mektubunu tutuşturdular. Diyorsun ki:

Allah kapıları açan ve gerçek yardım edendir.

KEYHÜSREV b. KILIÇ ARSLAN

Asi ve pak kişiliğin sahibi, kardeşlik meclisi üyelerinin tâcı, yakınlarının şerefi, dünyanın bir tanesi, İslâm’ın dayanağı, dinin büyüğü İshak.

Aziz dost, ömrün meleklerin canı gibi uzun olsun.  Mahşer gününe kadar yaşa! Makamın mevkiin giderek artsın!

Afetin eli sana dokunmaktan sakınsın. Fitnenin gözü zatından uzak kalsın.

Ey veli huylu, ey sünneti Peygamberinkinden olan.

Eğer bu süre içinde, zalim feleğin elinden neler çektiğimi söylersem, kalemimin ucundaki mürekkep kan olur.

O baştaki insanlar topluluğunun bize nasıl hayatı haram ettiğini gördün.

Padişahlığı zulümle elimizden aldılar. Merhametsiz birinin eline verdiler.

Ben Cem gibi kalbim üzüntüyle dolarak dünyada oraya buraya savruldum.

Bazen Şam’da, bazen Ermen’de bazen dağlarda bazen ovalarda yer tuttum. Bazen timsah gibi denize, bazen kaplan gibi sahraya girdim.

Bazen İstanbul’da, bazen Leşker’de, bazen Mağrib’de, Bazen Berber’de kaldım.

Bu sürede iki renkli dünya yüzünde benim işim, at üzerinde, elimde kılıç, Frenklerle savaşmak oldu.

Savaşlar görüp, harpler ettim. Darbeler indirip yaralar aldım.

Haberin olsun dönüyorum; senin yerin artık burası; başında çamur da olsa onu burada yıka.’

Fikret, Keyhüsrev sultanın İshak’a yazdığı bu destansı mektubu ilk kez okuyordu. İshak belli ki bir cihan sultanından aldığı o mektubu gururla önsözünde paylaşmıştı. Keyhüsrev tarihin derinliklerinden çıkagelip acılarından, yürek sızılarından, o acı ve sızılarla  olgunlaşan zihninden kağıda akan cümlelerinde,  hocasına “gel” diyordu. Fikret aniden yalnızlığını hissetti. Aynen Keyhürev gibi, İshak gibi yalnızlığını. Birinin, bir eski dostun “Gel artık Fikret” demesine ne kadar da çok ihtiyaç duyuyordu.  

Fikret ifadelerdeki yaşanmışlıkları gayet iyi biliyordu. Bir ideal uğruna savaşan bir sultanın acılarla dolu yolunda ilerlerken yazılmış bir mektuptu bu. İshak’ın aldığı bu mektup sonrası yaşadığı duygusal boşalım bir hoca talebe ilişkisinden ziyade bir baba oğul ilişkisinin izlerini taşıyordu.

Mektubu okuyan İshak, belli ki oğlum dediği Keyhüsrev’in dilinden benliğine akan ifadelerle müteessir olmuş; hem duygulanmış hem de onurlanmıştı. Anlatıyordu:

Ey oğullarım, ey emanet oğullarım… Kendi oğlumu bile Arabi’ye emanet edebildim; ancak sizleri kimseye emanet edemem. Bir serçe kadar kırılgan yüreğin, bir şahin kadar atak bedenin ve bir kartal kadar bilge aklınla, beni sadece beni istiyorsun. Ne büyük onur!

Kim derdi ki garip İshak iki cihan sultanını emanet alacak; onları zalim feleğin hışmından sakınacak. Beni yücelttikçe bilesin ki bu ince boynum bükülür; sıska omuzlarım düşer. Rabbim yükselirken de düşerken de kaderimizi bir yazmış olsun. Sizsiz dünya bana haram olsun.

Gökler şahit olsun ki mektubunu yazdığın kaleminden damlayan kanda, benim de kanım var; Şam’da, Ermen’de, dağlarda ovalarda seni izleyen gölgenin siyahında benim de bedenim var. Bir timsah gibi daldığın sularda terim ve gözyaşlarım var; bir kaplan gibi gezindiğin sahralarda benim de ayak izlerim var. Bu beden, bu ruh, bu akıl bir gün dahi seni düşünmeden, hissetmeden, sormadan yaşamadı…

Dersin ki “Dostlarım kanadı kırık bir şahin gibi yeryüzüne dağıldılar.” Doğru dersin. Kolum kanadım kırıldı, soranlara yokluğun ar oldu, yediğim lokma haram oldu. Bir gece sultan baban seni benden sordu. Sabahına mektubun ulaştı. Bu gece de ben ona ulaşacağım; alnıma yapışmış çamuru ellerimle silip gözlerine bakarak “Endişelenmen boşaymış sultanım; İstanbul’dan, Leşker’den, Mağrib’den, Berber’den anayurduna koşan, yüreği yaralı bir ceylan kadar hassas, zihni bir kaplan kadar atak bu yiğit evlat ve torunların bana emanet, diyeceğim”.

Fikret gayriihtiyari tahtı elinden alınmış, vatanından topraklarından sürülmüş, savunmasız iki oğlunu şehzade kimliğini kaybettirmeden yanında taşıyan Hüsrev’i düşündü. Bir sekiz asır öncesinde Anadolu’nun ve Türklerin evrensel yüzünü ve gücünü tahayyül etmeye çalıştı. Tahayyül ederken gerçekten zorlanıyordu. Bu insanları dünyanın her yerinde yaşayabilecek ve yaşatabilecek kültürel zemini ve siyasal dokuyu anlamak, ne kadar da önemliydi. Onlara bu dirayeti, bu iradeyi veren güç ne olabilirdi? Ya Keyhüsrev’i Hıristiyan dünyasında hem barındıran hem uzaklaştıran güç neydi? Keyhüsrev’in İshak’a olan düşkünlüğünün sırrı neydi?

Tarihin derinliklerinden gelen sorular Fikret’in zihninde bangır bangır bağırıyordu. Cevapsız her soru onu masasından kaldırmak üzere kırbaç gibi zihninde şaklıyordu. Tuhaf bir şekilde cevapsız soruların yarattığı akım hantal bedenine sirayet ediyor, yerinde duramıyordu. Fakat nereden başlayacaktı; kiminle konuşacaktı? İshak’ın ayak izlerini nerede arayacak, ruhuna nasıl ulaşacaktı?

Birden zihninde bir şimşek çaktı. Aklına Konya’da yaşayan fakülteden hocası Selma hanıma bir mail atarak İshak’ın ayak izlerini aramak için bir girişim başlatmak geldi. Hocasıyla uzun yıllardır görüşmemişti. Neredeyse yirmi yıl kadar önce bir toplantıda karşılaşmışlar ayak üstü sohbette geçmişi anmışlar, hal hatır sorup bir iki cümle de olsa  o an ne yaptıklarını, hedeflerini öğrenmeye çalışmışlardı. Hocasının Farsçaya olan hakimiyetini çok iyi biliyordu; ancak üniversite ortamından hoşnutsuz olduğunu da biliyordu. Onun tarihe olan tutkusunun zorlamalı bir bağlılık olmadığından emindi. Aradan geçen onlarca yıl sonra zihninde beliren ve oturup fikir alacağı ilk kişinin o olması bir tesadüf değildi.

Fikret yazdığı mektubu iletmeden önce son bir kez daha. Şöyle yazmıştı: “Değerli hocam, hayat biz tarihçileri birkaç on yıl içerisinde tarih olacak kadar birbirimizden kopardı. Belleğimin tozlu sayfalarında zaman zaman size döndüğüm doğrudur. Bu da o anlardan birisi. Şimdilerde elime bir kitap ulaştı. Kendimi tarih okumaya başlayan bir çocuğun acemiliğinde el yordamıyla bir ses, bir iz aramaya başlarken buldum. Sizin hocalığınıza ihtiyacım var, mutlak surette.  Hatırınızı soramadan konuya giriyorum. Mecdüddin İshak’ı ne kadar tanıyorsunuz? Konya’da bir izi kalmış mıdır? Yoksa bizim gibi akademisyenler onu ve felsefesini süpürmüş müdür? Sevgiyle kucaklıyorum, çok değerli hocam, sevgili dostum”.

Mektubu gönderdi. Gün akşama yaklaşıyordu. Odasının ahşap pencerelerini sonuna kadar açtı. Ilık  sonbahar gününün hafif dumanlı havası yüzüne çarptı, derin derin soluklandı. Bir an kendisini alışkın olmadığı kadar iyi hissetti. Bu hissi biliyordu. Uzunca süredir hissetmediği bu iyilik hissini fakülteye başladığı ilk yıllarda sıklıkla yaşamıştı. Tarihin derinliklerinde gezerken anın gerçeklerinden kopar ve kendisini iyi, çok iyi hissederdi. Yaşadığı anı geçmişin gerçekleri üzerinden anlayabilmek ona farklı bir insan kimliği kazandırmıştı. Ancak bu kimlik başta karısı olmak üzere çoğu kişiye yabancıydı.

Fikret usul usul çantasını topladı. O çantayı mesleğinin ilk yıllarında İstanbul’da Balat’ta bir antikacıda bulmuş, kendisinden bir parça bulmuşçasına sevinmişti. Yıllardır içine tıkıştırdığı sayısız kitap ve kağıt yığınları nedeniyle çanta adeta şekil değiştirmiş, karnı genişlemiş, derisi solmuş sararmış, askısı sarkmış, kenarları çatlamıştı. Çanta zamanla sahibine benzercesine şekil değiştirmeyi başarmış; o değişimle birlikte bütün gözlerden kaçacak kadar sahibiyle özdeşleşmişti. Fikret yaşadığı düzlemde bütün gözlerden uzaklaştıkça kendine ait bütün eşyalardaki değişim tuhaf bir şekilde ona uyum sağlamış, birlikte yaşlanmış ve ağırlaşmışlardı. Esma yıllar içerisinde bu değişimden rahatsız olmuş ve yaşadığı düzlemden kendisini koparmaya çalışan bu adama artık hayretle ve biraz da korkarak bakar olmuştu.

Fikret gri yağmurluğuyla fakültenin koridorlarında yavaş yavaş yürürken aniden son tartışmalarını hatırladı. Esma, diğer akademisyenlerle aynı düzlemde kalmak ve Fikret’i de içine çekmek için çok mücadele vermişti. Kavga da hep bundan çıkmıştı. Cebeci sırtlarındaki apartman dairesindeki evlerine fakülteden arkadaşlarını davet etmiş, günler öncesinden bir ev hanımı titizliğiyle uğraşmış, misafirleri kapıda karşılamış ve salondaki ahşap yemek masasının üstünü donatmıştı. Fikret bunun gereksiz bir girişim olduğunu, yapmamasını söyledikçe ısrarla bilenmişti. Yemekler yenip insanlar ayrıldıktan sonra Fikret masanın haline şöyle bir bakmış ve bir şey söylemeden kalkıp çalışma odasına gitmişti. Nice sonra mutfaktan gelen hıçkırık seslerini duymuş ve ne olduğunu anlamak için kafasını uzattığında Esma’nın gözlerinde şimdilerde bazı öğrencilerinin kendine bakarken gördüğü o ürkek ve bir o kadar garipseyen bakışı yakalamış ve bir insanla çıkılan yolun zamanın ruhuna ayak uydurmada iki kişiyi kaldıramayacağını anlamıştı. İşte o gün Esma “Artık dayanamıyorum” demişti; daha ötesi yoktu… 

Fikret bir kaplumbağa edasıyla evinin yolunda yürüyordu. Yıllardır gidip geldiği bütün sokaklardaki kaldırım taşlarının yerini bile öğrenmiş olmasına şaşarak etrafına bakıyor; onu bu dünyada yalnızlaştıran daha doğrusu uzaklaştıran tüm o hengameyi şaşırarak izliyordu.  Aklı odasından ayrılmadan hemen önce hocasına gönderdiği mektupta kalmıştı. Onlarca yıl sonra hocasının mektubu okuduğunda şaşıracağından neredeyse emindi. Acaba zaman onun hayatını nereye doğru akıtmıştı? O’nun Konya’ya dönme kararının altında ailesiyle olan güçlü bağların etkili olduğunu biliyordu. Bir insanın aile kavramının altında yatan duygunun gerçekliğini onda görmüş, algılamıştı. Peki ya kendisini bu dünyada bir ayrıksı ot gibi her şeyden ayıran gerçek neydi?  Onu geçmişin karanlık sayfalarında dolaştıran, ruhunu geçmişte esir tutan o güç neydi?

Ahşap kapısını anahtarıyla açtı. Doğruca salona girdi. Perdelerin arasından hafif bir ışık sızıyordu. Masanın üstündeki sigara tablası yığılı izmaritle dolmuş, odanın içi kesif bir bayat puro kokusuyla kaplanmıştı. Doğruca bilgisayarını açtı. Bilgisayar açılırken mutfağa girdi, ayaküstü karnını doyurdu. Gelen mektupları açtı. Tahmininde yanılmamıştı.  Hocası onun mektubunu görür görmez cevaplamıştı.

Şöyle yazıyordu: “Sevgili Fikret, sevgili dostum. Ne çok severim bu lafı bir bilsen. Senin kimliğinde daha bir anlam buluyor… Soruna gelince!  Mecdüddin İshak’ı elbette tanıyorum. Zaten bizim aileye bazıları Mağribiler der. Ailecek Mağribiler mahallesinde oturuyoruz, yani Mecdüddin İshak’ın geldiği yerde. İshak’ı en iyi imam Seyfettin tanır. Burada bir de Mağribiler Mescidi var. Bir de orta yaş imamı… Seyfettin o işte. Mescidin kütüphanesinde bulduğu bütün kitapları hatmetmiş, her konuşmasını İshak’la bitirir. Değişik, çok değişik bir adam. Burada ona “gâvur imam” diyenler bile var. İshak’ı en iyi o tanır.  

Bu arada artık o koca gövdeni kaldırıp gelsen de yüz yüze konuşsak, daha iyi olmaz mı? Gel artık evladım. Dünya gözüyle yüzünü göreyim. Malum geç yaştayız. Geç yaşlar enteresan bir dönem. Ben de tuhaf bir şekilde geçmişe olan yolculuğumu derinleştirdim. Ancak senin gibi halen oturduğum yerden geçmişi anlamaya çalışmıyorum. Daha geçen hafta Sivas’a gittim, bir dünya adamla sohbet ettim.

Çocuklar birer birer evden uçtular. Beyefendi ise tamamen uçup gitti! Bagajım küçüldükçe küçüldü; ardımdaki dünya genişledikçe genişledi. Gel evladım, gel dostum. Şartları zorla ve gel. Haberdar et beni… İçten sevgilerimle… Hocan Selma Tanrıverdi”.

Fikret’in gözleri yaşarmıştı. Hayatında ilk defa bir davetin o büyük onurunu hissetmişti. Gidecekti elbette. Başında çamur olsa dahi orada yıkayacaktı…