Mavi Vatan rahatsızlığı

Mavi Vatan rahatsızlığı

Artık hem ülkemizde hem de uluslararası alanda tanınan bir deyişimiz var: Mavi Vatan

Bazı çevrelerin bu deyişten ve izlenen siyasadan rahatsız olduğu anlaşılıyor.

“Mavi Vatan” kavramından kim, neden rahatsız olabilir?

Bu soruya yanıt arayalım.

VATAN NEDİR?

Vatan ulusça egemen olarak üzerinde yaşadığımız topraktır, sudur. Havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, bize sunduğu kaynakları kullandığımız, sahip olmak için canımızı verdiğimiz, bünyesinde barındırdığı insanıyla, hayvanıyla, bitkisiyle, doğal kaynaklarıyla, kültürüyle, tarihiyle birlikte düşünmemiz gereken bir kavramdır.

Vatan kavramı sadece kara sınırları ile sınırlanmamıştır. Vatanın toprağı vardır, hava sahası vardır, denizleri vardır.

“Mavi Vatan” kavramı denizleri içermektedir ve vatan kavramının içinde yer almaktadır. Kara sınırları ile belirlenmiş vatan kavramının önemi Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren ulusun bireyleri tarafından anlaşılmıştır ve çok önemsenmektedir. Bu belki de tüm ülkelerde böyledir. “Mavi Vatan” bilinci ise sadece gelişmiş ülkelerde önemsenmiştir ve bu gelişmiş ülkeler başka ülkelerde “Mavi Vatan” bilincinin gelişmesini hoş görmemektedir.

Mavi Vatan” kavramının ortaya atılması ve bu kavramın ulusal bir politikaya dönüşmesi olasılığı birçok kesimi rahatsız etmektedir.

Bu rahatsızlığı anlamak için öncelikle tarih bilgisine sahip olmak gereklidir.

“Mavi Vatan” kavramına en yüksek perdeden karşı çıkan ülkenin Yunanistan olduğunu görüyoruz. Bu nedenle önce Yunanistan’ın kaygılarının temelini anlamamız gerekir.

YUNANİSTAN NASIL DOĞDU VE BUGÜN SAHİP OLDUĞU EGEMENLİK ALANINA NASIL ERİŞTİ?

1768’de başlayan Osmanlı-Rus savaşı sürerken 1770 yılında Amiral Alexei Orlov komutasındaki Akdeniz’deki Rus donanması, Mora’nın güney ucundaki Mani Yarımadası’na çıkarak bölgedeki Rum toprak sahiplerini ayaklanmaya teşvik etti.

Böylece o tarihten bugüne değin süren tam 250 yıllık bir süreç başlamış oldu.

Yunan ayaklanmasında öncelikle Rusya’nın etkisini görüyoruz. Ancak Rusya bu konuda tek başına değildir. Örneğin Amiral Orlov’un Mani Yarımadası ziyaretinden hemen sonra İngiltere destekli Rus donanması, Osmanlı donanmasına karşı 5-7 Temmuz 1770’te Çeşme Baskınını gerçekleştirdi ve Osmanlı donanması büyük kayıplar verdi.

Çeşme Baskını’nı takip eden yıllarda Rusya’dan sonra Fransa ve İngiltere’yi de Yunan ayaklanmasına destek verirken görüyoruz.

Bu üç ülke 1827’de Londra Antlaşması’nı imzalayarak Yunanistan’a bağımsızlık verilmesini kararlaştırdılar. Osmanlı Devleti’nin bu antlaşmayı tanımaması üzerine de 1827’de Navarin’de Osmanlı donanmasını yaktılar.

Burada altını çizmek istediğim bir nokta var. Ne zaman Ege ve Akdeniz’de emperyalist devletler bir plan yapsa, bu plana engel olabilecek en önemli unsur olan donanma saldırıya uğramıştır. Yakın tarihimizin utanılası Balyoz ve diğer kumpas davalarında da ağırlıklı olarak donanmanın hedef alınması asla rastlantı değildir.

YUNANİSTAN’IN BAĞIMSIZLIĞI SONRASI YAŞANANLAR

Yaşanan olaylar ve savaşlar sonucunda Şubat 1830’da imzalanan Londra Antlaşması ile Yunanistan, anayasal monarşi kurularak, bağımsız bir devlet olarak tanındı.

Bu aşamadan sonra sürekli olarak İngiltere, Fransa ve Rusya destekleriyle Yunanistan’a toprak ve deniz alanları kazandırıldığını görüyoruz.

Mayıs 1832’de Yunanistan’ın kuzey sınırı Arta-volo hattı olarak belirlendi, Mora ve Attik Yarımadaları Yunanistan’ın oldu.

Bu yarımadaların çevresindeki bütün adalar ile Kuzey Sporadlar, Adalar Denizi’nin ikinci büyük adası Eğriboz (Ağriboz) dâhil olmak üzere, küçüklü büyüklü yüzlerce ada Yunanistan’a bağlandı.

1897 yılında Osmanlı-Yunan savaşı patlak verdi. Bu savaş Osmanlı Devleti’nin kendi başına girdiği ve zaferle noktaladığı son savaş oldu. Ancak savaşın Osmanlı Devleti’ne önemli bir kazancı olmadı.

1912-1913 yılları arasında gerçekleşen Balkan savaşlarını bir fırsat olarak değerlendiren ve Osmanlı Devleti’nden daha güçlü bir deniz kuvvetine sahip olan Yunanistan, başta Trakya ve Boğazönü Adaları olmak üzere Ege Adaları’nı işgal etmeye karar verdi ve Yunan donanması 21 Ekim 1912’de Limni’yi savaşsız teslim aldı.

Yunanistan’ın, Limni Adası’nın ardından on gün sonra Gökçeada, Taşoz ve Bozbaba, ertesi gün Semadirek ve 7 Kasım’da Bozcaada’yı ele geçirmesiyle Trakya ve Boğazönü Adaları fiilen Osmanlı Devleti egemenliğinden çıktı.

Aynı dönemde, Saruhan Adaları’ndan İpsara 4 Kasım’da, Ahikerya 14 Kasım’da, Sakız 3 Aralık’ta ve Midilli ise 20 Aralık’ta Yunanların eline geçti.

Osmanlı Devleti Yunanistan’ın Ege adalarını işgal edişini yetersiz donanması nedeniyle adeta izledi.

Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasında 30 Mayıs 1913’te Londra Antlaşması imzalandı.

Bu antlaşma ile Selanik, Makedonya, Taşoz ve Girit üzerindeki tüm haklarından vazgeçen Osmanlı Devleti, diğer adaların geleceğini tayin hakkını “Büyük Devletler”e bıraktı.

Altı büyük devlet Gökçeada, Bozcaada ve Meis Adası haricinde, 13 Şubat 1914’te Yunan işgali altında bulunan adaların Yunanistan’a verilmesini kararlaştırdı. Kararda bu adaların silâhlandırılmayacağı, tahkim edilmeyeceği ve askerî amaçlarla kullanılamayacağı kaydı yer aldı.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI

Birinci Dünya Savaşı Mondros Mütarekesi ile son buldu ve Paris Barış Konferansı toplandı.

Bu konferansta Yunanistan, Meis Adası-Marmara çizgisinin batısında kalan Anadolu ile Ege adalarının ve Meriç çizgisinden İstanbul’a kadar olan Trakya bölgesinin kendisine verilmesini talep etti. İstanbul ve çevresi için kurulacak olan uluslararası statüye de razı olacağını belirtti.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından yaklaşık iki yıl sonra Osmanlı Devleti Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında 10 Ağustos 1920’de Sèvres (Sevr) Antlaşması imzalandı.

Bu antlaşma ile İç Anadolu’da küçük bir toprak parçası Türklere bırakıldı, Ege adaları da dâhil olmak üzere diğer yerler işgal devletleri tarafından paylaşıldı.

EMPERYALİZME KARŞI TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI

Bu işgalleri kabul etmeyen Türk Milleti, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde millî mücadele’yi başlattı ve millî iradenin temsil edildiği Büyük Millet Meclisi tarafından istiklal savaşı yürütüldü. Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı tanımadığını ve bu antlaşmayı imzalayanlarla, kabul edenlerin hain olduğunu ilan etti.

Türk Ulusu, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Dünya tarihinde emperyalizme karşı verilen bu örnek mücadeleden başarı ile çıktı.

Lozan antlaşması ile Türkiye’ye bırakıldığı teyit edilenler dışında kalan adalar isimleri belirtilerek ve Altı Büyük Devlet Kararı’na atıf yapılarak egemenlik devrine konu oldular, Yunanistan’a bırakılan adalar askerden arındırılma koşulu ile Türkiye’ye tehdit olmaktan çıkarıldı.

Lozan Antlaşması ile bağımsızlığı ve toprakları tanınan Türkiye Cumhuriyeti sonraki yıllarda yaralarını sarmaya başladı. Kuruluş yıllarında elindeki olanaklarla dünyanın en güçlü ülkelerine rağmen kazanılan başarı elbette bazı eksiklerle sonuçlandırılmıştı. Türkiye 1923’te elde ettiği sonuçtaki jeopolitik eksikliklerini tamamlamayı ve ülkenin kalıcı güvenliğini sağlamaya kararlıydı.

Bu kapsamda Türk Boğazları’nın da egemenliğinin devralınması çok önemlidir. Genç Türk Cumhuriyeti bu konuda da titizlik gösterdi ve 20 Temmuz 1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalayarak, Türk Boğazları bölgesinde de egemenliğini yeniden sağladı.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI

Türkiye İkinci Dünya Savaşına girmedi. Savaşın sonunda oluşan yeni dengelere uygun olarak 10 Şubat 1947’de imzalanan Paris Antlaşması ile Oniki Ada silahsızlandırılmak şartıyla Yunanistan’a bırakıldı.

Yani 1770’te başlayan süreç ısrarla devam ettiriliyordu.

1830’da bağımsızlığını kazandıktan sonra Türkiye’ye karşı uyguladığı politikada “aktif strateji”yi benimseyen Yunanistan, 1800’lerden bu yana 1864, 1881, 1913, 1923 ve en son 1947’de olmak üzere toplam beş defa genişleme yaparak inanılmaz derecede cesaretlenmişti. (*)

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI

1965-1974 yılları arası Türkiye’nin Kıbrıs ile yoğun ilgilendiği zamanlar oldu. Yunanların, geleneksel yayılmacı politikalarına uygun olarak Kıbrıs Adası’nı ilhak etme girişimlerine karşı Türkiye garantörlük yetkilerini kullanarak 1974 yılında adaya müdahale etti.

Kuruluşundan itibaren çağdaş ve güçlü bir ülke olma yolunda ilerleyen Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş Savaşı sonrasında eksik kalan jeopolitik eksikliklerini Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Hatay’ın anavatana katılması, Kıbrıs Barış Harekâtı gibi hamlelerle, hem de güçlü batı devletlerinin iradelerinin hilafına tamamlamıştır. Kıbrıs müdahalesi sonrası batının tepkileri örtülü bir savaş halini almıştır. Türkiye’ye ambargo başlatılmış, Ermeni ve PKK terörü yaratılmıştır. Yunanistan ise asıl büyük hedefine ulaşmak için bu savaşın içinde ve her aşamasında Türkiye’ye karşı yer almıştır.

KARDAK KRİZİ

25 Aralık 1995 tarihinde Figen Akat isimli bir Türk gemisinin Kardak Kayalıkları’nda karaya oturması ile patlak veren kriz Yunanistan’ın Ege Denizi’ne bakış açısını ve bu konudaki ısrarını da çok net bir biçimde göstermiştir.

Bu ısrar engellenmediği takdirde büyük ideallerinin (Megali Idea) sınırına kadar ilerlemeleri beklenmelidir. Bu sınırlar Türk vatanının içinde olsa bile…

Kardak Krizi sırasında Türkiye çok ciddi tepki vererek emperyalist yayılmacılığa karşı daha fazla izin veremeyeceğini göstermiştir.

‘MAVİ VATAN’ KAVRAMI KİMLERİ RAHATSIZ EDER?

“Mavi Vatan” kavramı kuruluşundan beri yayılmacı politikalarını değiştirmeyen Yunanistan’ı elbette rahatsız eder. Çünkü “Mavi Vatan” Yunanistan’ın haksız ve hukuksuz megali idea yayılmacılığının önündeki en büyük engeldir.

“Mavi Vatan” kavramı yüzyıllardan beri Ege ve Akdeniz’de arzu ettikleri düzeni oluşturmak için büyük emek vermiş emperyalist devletleri rahatsız eder. Mavi Vatan dediğimiz alandaki jeopolitik ve ekonomik kazançlar emperyalist devletlerin hedefidir. Bu devletlerin ana politikası sömürüdür. Kendi devletlerinin refahı için bizim parçalanmamız ve yoksullaşmamız gerekiyorsa bu uğurda gereken her şeyi yapacaklardır. Bu nedenle “Mavi Vatan” emperyalizmi rahatsız eder.

“Mavi Vatan” kavramı emperyalistlerin yurt içindeki işbirlikçilerini de rahatsız eder. Çünkü bu işbirlikçiler görevlerini yerine getiremezlerse maaşlarının kesilmesi tehlikesi vardır.

BUGÜN NE YAPMALIYIZ?

Türkiye ulusal gücünün artması oranında uluslararası hukuk zemininde haklarını ve çıkarlarını korumaya gayret etmektedir.

Uluslararası hukuk ne yazık ki güçsüzlerin yanında değil gücü olanın yanındadır. Yunanistan’ın kısa tarihini incelerken bunu çok açık biçimde gördük. Güçle masaya oturan toprak ya da denizdeki kazancını hukuka uydurmuştur. Bu konuda Yunanistan tek başına değildir. Her kazanımının arkasında emperyalist devletler bulunmaktadır.

Bugün de aynı emperyalist kadro Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de aynı yöntemlerle kendi ulusal kazançlarının peşindedir. Türk halkı da tarihinden aldığı dersle günümüzde olanları izlemeli ve geleceğe yönelik önlemini almalıdır.

Ege ve Akdeniz’de süregelen hukuk dışı uygulamalar asla görmezden gelinmemelidir. Geçmişte silahsızlandırma koşulu ile egemenliği devredilmiş bir ada bugün silahlandırılmışsa bu adanın hukuki durumu yeniden değerlendirilmelidir. Egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş bir adada işgal varsa bu durum asla kabul edilmemelidir.

Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de, hatta ilgi alanımızdaki Dünya denizlerinde Türkiye’yi görmezden gelen uygulamalara karşı en kararlı biçimde hak ve çıkarlarımızı savunacağımız ilan edilmelidir.

“Mavi Vatan” kavramını bu açıdan değerlendirmeliyiz.

“Mavi Vatan” hukuk dışı toprak ya da deniz sahası talebi değildir ve olmamalıdır. “Mavi Vatan” kavramı Türk ulusunun hakkının ve hukukunun korunması için gerekli politik bir prensiptir.

Bu prensibin gereğini yapmak için de Mustafa Kemal Atatürk’ün deyimiyle asıl olan iç cephede ulusal birliğimizi sağlamak ve güçlü olmak gereklidir.

Denizlerde güçlü olmak için iyi yetişmiş denizcilere ve güçlü denizcilik kurumlarına sahip olmak esastır.

Kastettiğim denizciler ve kurumlar sadece Türk Deniz Kuvvetleri değildir. Ticaret bahriyesi kurumları ve denizcileridir, balıkçılık sektörü kurumları ve balıkçılardır, üniversitelerdir, deniz sporu ile uğraşanlardır, yatçılık sektörünün emekçileridir, enerji sektörünün kurumları ve çalışanlarıdır.

Yani, denizlerden elde edilecek ulusal faydanın üreticileri ve aktörleridir. Bu aktörlerin dünyanın en bilgili ve en başarılı aktörleri olmaları için çok emek vermeliyiz. Vermeliyiz ki sağlanacak katma değer tüm Türk Ulusu’nu mutlu etsin ve gönencine katkı sağlasın.

Yunanistan’ın ve onu arka planda destekleyen emperyalist devletlerin 1770’lerden bugüne 250 yıldır süren kararlı politikalarını örnek göstererek belirtmeliyim ki mavi vatan kavramının sürekliliği ve güçlülüğü için yurttaşlarımızda “Mavi Vatan” bilinci mutlaka geliştirilmelidir. Yurttaşlarımızda “Mavi Vatan” bilincinin gelişmesi için de partiler üstü bir devlet politikası izlenmeli ve mavi vatan kavramı okul müfredatlarında yer almalıdır.

Sevgiyle kalın.

 

KAYNAKÇA:

Bora Serdar / Denize Bakma Denizden Bak – Kardak / Kırmızı Kedi Yayınevi / 2020 (*)

Cem Gürdeniz / Mavi Uygarlık / Kırmızı Kedi Yayınevi / 2015

Cem Gürdeniz / Hedefteki Donanma / Kırmızı Kedi Yayınevi / 2013

Fahri Belen / XX Yüzyılda Osmanlı Devleti / Remzi Kitabevi / 1973

Fuat İnce / Lozan Barış Antlaşması ve Ege Adaları / AÜ Atatürk Yolu Dergisi / 2013

Hakan Cem Işıklar / Ege’de Casus Belli / Ümit Yayıncılık / 2005

Jacques Attali / Denizin Tarihi / Kırmızı Kedi Yayınevi / 2018

Levent Tonyalı / Türk Deniz Harp Tarihi Atlası / Derleyen Gökhan Atmaca /  Pandora Kitabevi / 2008

Türk Denizcilik Tarihi / Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Yayımı / 2009