Mazlum Kobane Kürtlerin Yaser Arafat’ı mı olacak?

Mazlum Kobane Kürtlerin Yaser Arafat’ı mı olacak?

Barış Pınarı Harekâtı başladığından beri bir “general Mazlum Kobane” ismi aldı başını gidiyor. Bütün uluslararası medya Mazlum Kobane’den bahsediyor. Sözde general olan bu kişi Türkiye tarafından hakkında kırmızı bülten çıkarılmış bir terörist ve Türkiye’de birçok saldırıdan sorumlu tutuluyor. Mazlum Kobane, Türkiye, tarafından aranırken, yakalama kararı çıkarmışken ABD tarafından en yakın müttefik olarak görülüyor. Hiçbir askeri geçmişi olmamasına rağmen Trump ve Amerikan yönetimi kendisini “general” diye adlandırıyor ve ısrarla Türkiye’nin karşısına muhatap bir şahıs olarak çıkarılmaya çalışılıyor. Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği mektubun ekine bu teröristin mektubunu koyması bir tür meşrulaştırma girişimiydi.

Kimdir bu Mazlum Kobane diye bakıldığında doğumundan bu tarafa birçok kez isim ve kimlik değiştiren her halde bir türlü kimliğini oturtamamış bir kişi olarak görülüyor. Aslında Mazlum Kobane, ABD’nin icat etmiş olduğu  bir kimlik. ABD, bu isim nezdinde Orta Doğu’da yeni bir Kürt politikası dizayn ediyor. Mazlum Kobane’ye de bir karizma, bir gizem ve efsanevi bir kişilik kazandırmak için inanılmaz bir çaba harcanıyor.

Mazlum Kobane’nin ön plana çıkması adına IŞİD sürekli bir tehdit olarak gündemde tutuluyor. Mazlum Kobane’nin bu mücadelede ABD’nin en büyük müttefiki olduğu safsataları yayılarak cesur bir askeri lider olduğu izlenimi verilmeye çalışılıyor. Bir teröristten çok bir milis, bir gerilla lideri ve bir halk önderi konumu yaratılmaya çalışılıyor. İmralı’da yatan terörist başının manevi oğlu olarak adlandırdığı Mazlum Kobane, terörist başının adeta veliahtı olarak ABD tarafından ilan edilmiş gibi görünüyor. ABD, tarafından adeta Kürtlerin “Che Guevara’sı” olarak yansıtılan Mazlum Kobane bu haliyle ABD’de ve Avrupa’da destek topluyor.

BM KÜRSÜSÜNDE GÖRÜRSEK ŞAŞMAYALIM

Daha önemlisi, ABD, Mazlum Kobane’yi dünyaya  Kürtlerin “Yaser Arafat’ı” olarak göstermeye çalışıyor. YPG terör örgütünü de Filistin Kurtuluş Hareketi gibi devlet olmayan ama devlet gibi etkili ve Kürtlerin temsilcisi uluslararası etkisi olan bir sivil örgüt haline getirmeye çalışıyor. Öyle ki, hatırlayalım Filistin Kurtuluş Örgütü 1974 yılında Birleşmiş Milletler tarafından gözlemci statüsü verilerek Birleşmiş Milletler toplantılarının bazılarına katılma hakkı elde etmişti. Lideri Yasser Arafat, Birlemiş Milletler Genel Kurulu toplantısında liderlere hitap eden tek devlet başkanı olmayan kişiydi. Bugün aynı rolü Mazlum Kobane’ye oynatmak istiyorlar. Bir başka deyişle yakın bir gelecekte IŞİD terörizmiyle mücadelede büyük kahraman naralarıyla Birleşmiş Milletler  veya Avrupa Birliği kürsülerinde görürsek şaşırmayalım.

Tüm bu tablo ABD’nin Orta Doğu’da yeni bir oyun oynadığını göstermektedir. Bunun yanında geleneksel ABD’nin Kürt politikasının da tamamıyla değiştiğine şahit olmaktayız. Her şeyden  önce Irak’ta Barzani ve Talabani grupları artık bu oyunda başrol oynamıyor. Oyun dışı bırakılan sadece Irak’taki Kürt gruplar değil aynı zamanda PKK terör örgütü de oyun dışı bırakıldı. Kandil’deki lider kadro miadını doldurdu ve eski dönemin unsurları olarak görülüyorlar. Trump’ın son dönemde PKK’yı hiçbir Amerikan başkanının yapmadığı kadar ağır bir şekilde  eleştiriyor olması da bu tezi desteklemektedir.

ABD, konjonktüre uygun bölgede kendi stratejisini koşulsuz takip edecek, geçmişin yükünü taşımayan, bagajı tertemiz, teröre buluşmamış ve terörist yaftası yememiş yeni bir Kürt yapılanması oluşturuyor. YPG ve “Suriye Demokratik Güçleri” ABD’nin bu stratejisi için biçilmiş bir kaftan. Bu yapı üzerinde yeni oluşumu inşa ediyor, işi bittikten sonra bu örgütleri de tasfiye edip yepyeni sivil ve siyasi bir hareket başlatacak.

İşin Türkiye boyutunu da düşünmüştür ABD. Muhtemelen Türkiye’nin yıllarca mücadele ettiği PKK terör örgütünün içini boşaltarak Türkiye’nin önüne koyacak ve Türkiye de PKK’dan geriye  kalan ne varsa Kandil’de imha ederek kendisi adına hesabı kapatmış olacak. Böylece, ABD, bir taşla birçok kuşu vurarak eski defterleri kapattırıp, bölgede yeni bir sayfa açacak. Fakat bu sayfayı açmak için iki ülkeye ihtiyacı var: Türkiye ve İsrail.

Büyük Orta Doğu Projesi, 1990’ların başında kurgulandı ve yürürlüğe kondu. Adım adım bu proje hayata geçirilmeye başlandı. Terörist başı Öcalan’ın 1999’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi ve bu süreçte ABD’nin rolüne bugün yaşanan gelişmeler ışığı altında bir kez daha bakıldığında Büyük Orta Doğu Projesi daha net anlaşılıyor. Hele de 13 Nisan 2005 tarihinde dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in Sabah gazetesine verdiği röportaj da “ABD bize niye Apo’yu verdi onu hâlâ ben de bilmiyorum” demesi akıllara ABD’nin her şeyi çok önceden planladığını getiriyor. Bir başka deyişle ABD, henüz terörist başıyla ilgili planlarını açıklamış değil. Şimdilik Kürtlerin Yaser Arafat’ını bulmuş gibi duruyor ama Kürtlerin Nelson Mandelası kim olacak o belli değil!

ABD PLANLARINDAN VAZGEÇMEDİ

Trump’ın Barış Pınarı Harekâtı süresince ısrarla Türkiye’nin Kürtlerle yüzyıllardan beri savaştığını söylemesi tamamıyla uluslararası kamuoyunda Kürtlerin masumiyetini meşrulaştırmaya ve onların bir devlet kurması gerektiği fikrine sempati toplamaya çalışmaktan ibaretti. Unutmayalım ki Birinci Dünya Savaşı sonrasında  Anadolu’da bir Ermeni ve Kürt devleti kurulması ABD başkanı Wilson’un bir planıydı. ABD’nin üç planı vardı: İsrail, Ermenistan ve Kürt devletlerinin kurulmaları. İsrail devletinin kurulmasını İkinci Dünya savaşının sonunda sağladılar. Ermenistan önce Sovyetler Birliği içinde var oldu ardından da 1991’de bağımsızlığını kazandı; ancak bir Kürt devleti kurulamadı. ABD’nin planı bu yapay devletlerin bölgede kendi piyonları olmasıydı. Ancak bugün gelinen noktada ABD bu emellerinden hâlâ vazgeçmiş değil. Üzerinden bir asır geçmiş olsa da ABD, hâlâ başkan Wilson’ın hayalini ve planını gerçekleştirme çabasında.

EN BÜYÜK ENGEL İRAN

Kuşkusuz bugünkü gelişmeler başkan Wilson’un ruhunu şad etmenin ötesinde  ABD’nin bölgedeki jeopolitik denklemi değiştirmeye yönelik ihtiraslarını ve her şeyden önemlisi ,İsrail’in bekasını sağlama emellerini yansıtmaktadır. ABD de Orta Doğu bölgesinde siyasi, askerî ve coğrafi anlamda büyük devlet istemiyor. Ürdün gibi makul büyüklükte olmalarını istiyor. Bu bağlamda, Mısır, Irak, Suriye, İran ve hatta Türkiye bu limitleri aşıyor. Dünyada hiçbir büyük güç yok ki Orta Doğu’ya hakim olmadan dünyaya hakim olsun. Bu nedenle Avrasya’nın hakimiyeti Orta Doğu’dan geçiyor. Dünyanın hakimiyeti ise Mackinder’ın deyimiyle Avrasya’dan geçiyor. Dolaysıyla bu coğrafyaları birbirinden   jeopolitik olarak ayırmak mümkün değil. O halde ABD için jeopolitik olarak Avrasya ve Orta Doğu coğrafyasının bir bütün olarak görülmesinin önündeki en büyük engel İran’dır. İran, hem İsrail’in geleceğine bir ipotek koymaktadır hem de ABD’nin Avrasya coğrafyasına sızmak için seçtiği Batı Asya’da bir engel olarak yer almaktadır.

Bu bağlamda, Afganistan ABD için hayati önemdedir. Suriye’de  canlı olarak ele geçen IŞİD militanlarının akıbeti belli değildir. İki bin IŞİD militanının tutuklu olduğu söylense de Bahar Pınarı Harekâtı’nda Türk güçleri sadece boş hapishanelerle karşılaşmıştır. Muhtemelen o iki bin teröristin hiçbiri  Suriye’de değil; onlar çoktan Afganistan’a gittiler bile. ABD’nin Taliban ile gizlice görüşmesi, masaya oturmasının arkasındaki neden de bu. IŞİD Taliban’dan fikirsel olarak çok da  uzak değil. Washington’un hedefinde İran ve Çin var. Özellikle Uygur militanlarının büyük çoğu Suriye’den Afganistan’a geçti. Belki buradan Çin topraklarına sızacaklar. Hong Kong’da yaşananlar da ABD’nin Çin’i kuşatmak için izlediği bu stratejinin bir parçası.

Özetle, ABD, terör örgütü PKK/YPG’yi devlet olmayan ama devlet kadar etkisi olan bir yapıya çevirmek için çaba sarf ediyor. Bu bağlamda Barış Pınarı harekatı sırasında kasıtlı olarak ABD ve Avrupa medyasında Suriye’de yaşananlar ile ilgili çarpıtmalar veriliyor. Yüz binlerce Suriyeli Kürdün yaya olarak güneye çöllere sürüldüğünden bahsediyor ve bunu yaparken çok acıklı ve duygusal bir dil kullanıyor, kullandıkları dil bize aslında çık yabancı değil;1915 tarihinde  tehcir edilen Ermenilerin yaşadıklarını çarpıtarak anlatan Ermeni diasporasının o acıklı, duygusal mesaj içeren dili aynı dil. Aslında, her iki metni de yazan aynı kalem: emperyalizm. Daha şimdiden insanlık suçu işliyor diye Türkiye’nin üzerine çullanmaya başladılar bile.

TÜRKİYE’Yİ DİPLOMASİ SAVAŞI BEKLİYOR

Sonuç olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan, 13 Kasımda Washington’a gidiyor. Trump’a güven olmaz, bir çılgınlık yaparak ve Erdoğan ile Mazlum Kobane’yi bir oldu bitti ile Beyaz Saray’da bir araya getirebilir. Sanki Türkiye, böyle bir tehlikeyi görüyor gibi çünkü son günlerde  ABD nezdinde Mazlum Kobane’nin hiçbir şekilde Amerikan topraklarına girişine izin verilmemesi için oldukça bastırıyor. Mazlum Kobane’yi Washington’da engellesek bile karşımıza Avrupa Birliği’nde; hatta NATO’da bile çıkabilir. Son söz olarak, Türkiye’yi büyük bir diplomasi savaşı bekliyor diyebiliriz.