Mefkûre nedir?

Mefkûre nedir?

Ziya Gökalp mefkûreyi (ülküyü, ideali) değerlerin kaynağı olarak görmektedir. Değerler değişmesi, mefkûrelerin değişmesiyle mümkün olur. Sosyolojik bir tahlil yaparak bu değişmeye somut bir örnek verir: Aşiret mefkûresinin hâkim olduğu bir çağda, her birey için en değerli insanlar, kendi aşiretine mensup kimselerdir. Kast mefkûresinin egemen olduğu bir çağda en değerli insanlar, kendi kastına mensup kimselerdir, imparatorluk mefkûresinin hâkim olduğu devrede, en değerliler, sarayın en sadık bendeleridir. Nihayet milliyet mefkûresinin hâkim olduğu çağda da, en değerli kişiler, milletin bağımsızlığına, özgürlüğüne, ilerlemesine çalışanlardır. Değerlerin birer coşku kaynağı, birer erdem kaynağı olması da mefkûrelerin bu güçlere sahip olmasındandır.

Mefkûre, metafizikçilere göre, öbür âleme ait bir gerçekliktir. Platon ulûhiyeti ‘sonsuz bir ilim’ formunda görüyordu. Bu ilmin ezeli bilinenleri, şeylerin, olguların ezeli formlarından ibaretti. Platon’dan sonra Muhyiddin İbn Arabî’nin ayan-ı sabite adını verdiği ezeli formlarla Platon’un idealar evrenini karşılaştıran Gökalp, metafizikçiler adını verdiği bu filozofların ezeli formlarını mefkûre kavramıyla açıklamaktadır. Aydınlanma filozofu Alman Immanuel Kant ve Fransız Sezgiciliğinin önde gelen filozofu Henri Bergson’un düşüncelerini de tartışan Gökalp, düşünce tarihinden örnekler vererek mefkûrelerin değişebileceğini vurgulamaktadır. Felsefe tarihine ve belli başlı filozofların düşünce sistemlerine detaylı bir şekilde hâkim olduğunu bu bölümdeki açıklamalarından anlıyoruz.

Ziya Gökalp sosyolojinin idea ile maddeyi birleştiren bir ilim olduğunu belirtir. Ona göre çeşitli felsefi görüşlerin kıyasıya çarpıştığı kendi döneminde pozitif bilimlerden olan sosyoloji bilimi, mefkûrenin pozitif bir âleme mensup bir gerçeklik olduğunu kanıtladığını ileri sürerek sosyolojiyi, Auguste Comt ve Emile Durkheim’ın etkisiyle salt pozitif bilim saymaktadır.

Mefkûreler toplumların galeyanlı ve coşkulu çağlarında ortaya çıkar. Fransız ihtilali buna örnektir. Ona göre insanların bu heyecanlı anlarda yaşadıkları bu tatlı mutluluk hayatına mefkûre denir.  O halde mefkûre bunalım zamanlarında, şiddetli bir halde yaşanılan toplum hayatı olmaktadır. Uyuyan bireyle, toplumun görünmeyen varlığını, ancak bu müstesna anlarda sezmekte, onun tinsel varlığından haberdar olabilmektedir. Öyleyse mefkûre, toplumun bizzat kendisidir.

Bu felsefi tartışmayı ve mefkûreye ilişkin değerlendirmesini Gökalp, Türklerde “Altun Işık” kavramına kadar getirir. Eski Türkler, mefkûrenin nasıl doğduğunu ve ne işler gördüğünü sezmişlerdi. Bunu dedelerimizin bize kadar gelen bazı destanlarından anlıyoruz. Eski Türkler büyük buhranların doğurduğu galeyanlı anlara ‘aşk çağı’ derlerdi. Aşk çağında ruhlar işgal edilmiş bir vücut içinde yaşardı. Aşk gecesi semadan yere bir nur sütunu, bir altun ışık inerdi. Bu altun ışık mefkûreden başka bir şey değildi. Altun ışık hangi insana, hangi varlığa dokunsa onu “kutlu” kılıyordu. Altun Işık bu suretle toplumun kutlu insanlarını, kutlu törelerini ve kutlu dağ gibi mukaddes makamlarını varlığa getirirdi. Türk illeri, çoğunlukla, altun ışığın soyu olduklarını kabul ederdi. Bundan dolayı “ak kemik” ve “altun kemik” sınıflarını oluştururlardı. Özgürlüklerini yitirenler, esarete düşenler, altun ışığın temasından yoksun kalırlardı. Bunlar da “kara kemik” sınıfını vücuda getirirlerdi. Kutsi bir hayata namahrem olanlara “ağzı karalar” denilmesi de bundandır. “Kutlu” sözcüğü değerlerin en yükseğini, en kapsamlısını ifade eder; çünkü “mukaddes” manasınadır. O halde, diyebiliriz ki eski Türkler özellere ve şeylere değer verenin mefkûre olduğunu söylemişlerdi.

Mevlana’nın ölüm gecesini gerdek gecesine benzetmesi, aşk anını, aşk çağını andırmaktadır. Hatta aşk anında gökten inen nur sütunu, yani altun ışık, başta Mevlana olmak üzere tüm Türk sufilerinin ilham aldıkları bir tinsel vecdi, fenayı ve Tanrı varlığında yok olmayı çağrıştırmaktadır.

MEFKÛRE VE GERÇEKLİK (ŞENİYET) ¹

Eski filozoflar, genellikle mefkûre ile gerçekliği birbirinin zıttı, çelişiği gibi görürlerdi. Bir şey mefkûre ise gerçeklik olamaz; gerçeklik ise, mefkûre olamaz, görüşünde idiler. Oysa mefkûre bir fikir halinde başlayarak sonradan gerçekliğe dönüşmez, belki mefkûre ta ilk kaynağında bir gerçeklik olarak doğar.

Gökalp’a göre mefkûre, yeni doğduğu zaman canlı bir gerçeklik, hakiki bir hayat halindedir. Bununla birlikte, mefkûreyi doğuran bu aşırı coşkular dönemi, bireysel ruhlar için çok yorucudur. Dolayısıyla bu toplumsal coşku ve vecd devresi uzun süre devam edemez.

Mefkûrenin doğduğu yer ve zaman, kendiliğinden oluşan bir milli bayramın zemini olur. Her yıl o mefkûre, o zaman ve mekânda küçük bir örnek olarak yaşatılır. Mefkûre nerede ve ne zaman doğmuşsa o yer ve zaman kutsal sayılır.

Mefkûre ile gerçeklik bazen, büsbütün birleşir; yaratıcı buhran zamanlarında mefkûrenin hakiki bir hayat halinde ortaya çıkışı gibi bazen, birbirinden büsbütün uzaklaşırlar: bireysel hayatın galebe çaldığı zamanlarda mefkûrenin solgun fikirler, hatıralar halini alarak bireysel hisler ve tanıklıklarla ters düşmesi gibi, bazen de birbirine yaklaşırlar. Gökalp, toplumsal mefkûrenin ifadesi olan milli ve dini bayramları bireysel hayatın galebesi, bireysel tatil haline getirmiştir diye, bu gün için de geçerli bir sosyolojik tespitte bulunmaktadır.

Ziya Gökalp, idealizm ve realizmi, mefkûre ve şeniyet (gerçeklik) bağlamında sosyolojik bir değerlendirmeye tabi tutar ve şu sonuca varır: 

Mefkûre bireysel bir fikir değil, toplumsal bir gerçekliktir. Mefkûre toplumsal bir gerçeklik olduğu için bireyler tarafından yaratılamaz. O, toplumsal nedenlerle kendi kendine doğar. Mefkûre var olduğu için, bireyler tarafından yalnız keşfedilebilir. Bundan başka, mefkûre bir gerçeklik olduğu için, her gerçeklik gibi onun da ilmi yapılabilir. Bu ilim de doğa bilimleri gibi pozitif yöntemlere bağlı olması gerekir. Mefkûre bireysel bir gerçeklik olmadığı için bu ilim psikoloji olamaz. Toplumsal bir gerçeklik olduğu için bu ilim sosyoloji yani cemiyetler ilmidir.

MANEVİ HAYAT VE DERUNİ HAYAT ²

Yargıların gerçeklik yargıları ve değer yargıları diye ikiye ayrıldığını görmüştük. Gerçeklik yargılarından genel bilgiler doğar. Değer yargılarına gelince, bunlar gerçeklik yargılarına dönüştürülemediği gibi bilgi niteliğinde de değildir. Ortak anlayış, ilim, metafizik gibi bölümlerden oluşan bilgiler, dıştaki maddi doğanın zihin aynasındaki yansımaları, formlarıdır.

Algı eyleminin sadece bilgilere münhasır olmadığını öne süren Gökalp, David Hume ve John Locke’ın deneysel bilgi felsefesini isim vermeden eleştirmektedir. Ona göre hariçteki eşyayı bize olduğu gibi göstermeye çalışan bir ruh etkinliğidir. Değer yargıları ise, hariçteki eşyaya onlarda olmayan yeni nitelik ekler ve ruhlarımıza bilgilerin haricinde yeni bir hayat yaşatır. O halde ruhumuzun algı etkinliği yalnız bilgilere özgü değildir. Bilgiler, harici eşyayı taklit edici, çoğaltıcı bir anlayışsa, değer yargıları da yeni hayatlar yaratıcı, yeni gerçeklikler oluşturucu bir yaşayıştır.

Gökalp, bu iki türlü yargıyı ayırırken, Türkçemize yeni felsefi kavramlaştırmalar kazandırır. Fikir ve mefkûre kavramları arasındaki farkı anlatması bu kavramlaştırmaya ilişkin örneklerdendir. Gerçeklik yargılarıyla değer yargıları arasındaki bu derin fark, fikirlerle mefkûreler arasında da vardır. Fikirler de dış dünyadaki eşyanın tercümeleri, kopyalarıdır. Fikirler olgulara hiçbir şey eklemez, yalnız onların soyut formlarını, genel imgelerini gösterir. Mefkûreler ise, maddi doğada olmayan, hatta bireysel ruhlarda hiç yaşanmayan yeni bir hayatı bize yaşatır, ruhumuzu bilgiler evreninin üstünde coşkulu, gizemli, sırlı bir gerçekliğe yükseltir.

Gökalp’a göre manevi hayat, ruhun marifet melekesinden başka olan ve şimdiye kadar bilimsel yöntemle incelenemeyen bir algı sorunudur. Mantıkçılar, öteden beri, insanın ruhunda yalnız dış dünyayı anlamak gücü vardır sanırlardı Manevi insanlar da eskiden beri, ruhumuzun akledilirler âleminin üstüne çıkmak, gönlümüz için daha yakın ve daha içten olan gizemli bir âleme yükselmek yeteneği olduğunu haber verirlerdi. İşte bu gizemli âlem, mefkûreler ve değerler âlemidir. İnsanı insan yapan manevi hayattır. Din derin bir vicdani hissiyattır.

Maddiyat alanında, olgular dünyasında “bilmek”, yapabilmektir”, oysa mefkûreler ve değerler alanında bilgi kendi başına hiçbir sonuç vermez. Nice bilginler, nice din âlimleri vardır ki sıradan insanın duyduğu derin vecdi ve coşkuyu yaşayamaz. Öyleyse değerler alanında “yapabilmek, bilmektir.”, diyebiliriz.

Milli kültürü yaratan milli mefkûrelerdir. Ancak değer duyguları maddi araçlara ve zihinsel bilgilere muhtaç olmadıkları için, maddi gerçekliklerin üstünde manevi bir gerçeklik oluştururlar. Bununla birlikte bu manevi hayat, toplum içinde birçok ayinlere, kurallara, inançlara, ilkelere, yasalara, kurumlara, tören ve formalitelere bağlı olduğundan, çok kere bu harici, yapısal ve mekanik kurumlar manevi hayatın yerine geçer. Nice insanlar vardır ki dini hayatı yalnız ilmihal bilgisiyle ayin mekanizmalarından, ahlaki hayatı yalnız geleneklere uymaktan, sanatsal hayatı yalnız sanatın tekniklerini bilmekten ibaret sanırlar. O halde bu kimseler yalnız harici bir hayat yaşarlar: Din, ahlak ve sanat ise bu çerçevesel ve mekanik olaylara sığmaktan çok uzaktır. Kurumlar toplumsal hayatın adeta kemikleşmesidir. Toplumsal hayatın canlı olarak ancak mefkûrelerle değer duygularında bulabiliriz.

Gökalp’a göre toplumun manevi hazineleri dış dünyadaki kütüphaneler, müzeler, mabetler değildir, bunlar, o hazinelerin yalnız maddi zarfları olabilir.

MEFKÛRENİN ÇEŞİTLERİ VE DERECELERİ ³

Gökalp, detaylı tahlillerden sonra mefkûrenin çeşitleri ve derecelerini ele alır. Önce, toplum neden mefkûrelere sahiptir? Sorusunu bu bölümde yineler ve mefkûre ile millet ilişkisini inceler. Çok yönlü, felsefi incelikli bakış açısını bu noktada açıkça ortaya koyar:

Memleketimizdeki düşünsel hastalıklardan biri de mefkûrelerden yalnız birisini doğru sayıp diğerlerini yanlış görmektir. Oysa bedenimiz çeşitli gıdalara muhtaç olduğu gibi, toplumumuzun da türlü mefkûrelere ihtiyacı vardır. Toplumumuzda vatani mefkûreden başka mesleki, ailevi, uluslar arası mefkûrelerden de feyiz almak zorundadır.

Toplumun bir takım mefkûrelere malik olmasının üç nedeni vardır: Birincisi, toplumun sayısız zümreler halinde ortaya çıkmasıdır. Toplum, kültürel bir zümre olarak dikkate alınırsa “millet”; siyasi bir zümre olarak görülürse “devlet” adını alır. Ahlaki bir zümre niteliğinde olursa, “vatan”, hukuki nitelikte sayılırsa “halk” adını alır. Bu mefkûreler arasında fark yoktur, hepsi aynı toplumun çeşitli bakış açılarından almış olduğu adlardır.

Oysa mefkûre tüm değerlerin kaynağıdır. Eski Türklerde mefkûrenin adı Altun Işıktır. Altun Işık, Türk sufilerindeki dinsel vecdi çağrıştırır.

Fikir, deney gibi maddi olgular dünyasında bilmek yapmaktır’ta anlamını bulurken, mefkûre ise maneviyat dünyasında, yapabilmek, bilmektir, formülünde somutlaşır.

Milli kültürü yaratan, milli mefkûrelerdir. Mefkûrenin yeniden alevlenmesi için, tıpkı dindeki sufiyane uzlet ve itikâf gibi, uzlet gerekir.  Ancak mefkûreler arasında-vatan, devlet, millet, kültür, halk vb-ayrım yapılmamalıdır. Bu ayrım Türk düşüncesinin hastalıklarından birisidir.

  
[1] Küçük Mecmua-I, ss. 155-158.
[2] Küçük Mecmua-I, ss. 171-175.
[3] Küçük Mecmua-I, ss. 187-189.