Merkez Bankası çıkmaz sokakta

Bilin Neyaptı yazdı...

Merkez Bankası çıkmaz sokakta

Normal bir ekonomide, Merkez Bankası’nın faizi düşürmesi genişletici para politikasıdır; kredileri ucuzlatır, yatırımları ve dolayısıyla istihdam ve talebi artırır. Ancak, bunun için temel şart, tasarrufların yatırıma dönüşmesine imkan sağlayan piyasa denetim ve gözetim mekanizmaları ve nitelikli işgücüdür.

Enflasyon, yani paranın alım gücünün azalması, ya tüketim ve diğer harcamalar artarken teknolojinin ve kaynakların taleple orantılı şekilde büyümemesi ve kaynak dağılımında verimsizlikten; ya da, pandemi sürecinde yaşadığımız gibi, talep düşerken üretimin daha da fazla azalmasından ortaya çıkar.  Üretimde ve ihracatta (ithal girdi yüzünden) dışa bağımlı iseniz, üretim zincirlerindeki aksaklıklar ve kurdaki artışlar da enflasyonu artırır. Enflasyon yükseldikçe belirsizlik de artacağı için risk primi de artar (ki 2020’de bu %6’lara çıkmıştı). Enflasyon aynı zamanda geleceğe dair fiyat artış beklentileri nedeniyle de artabilir ki, Türkiye’de enflasyon ataleti kronikleşen yüksek enflasyonun bir gerçeği. 

Faiz ise borcun fiyatı. Enflasyon yüksekse ve düşme eğiliminde de değise, enflasyondan düşük ve düşme eğilimindeki faiz oranları kredi açanın ya da ödünç verenin zarar etmesi demektir. Türkiye’de resmi enflasyon rakamları 2021 itibarıyla yüzde 15’lerd. Bu rakamı veri alarak, yüzde 19 (Naci Ağbal’ın politika faizi son getirdiği nokta) faiz yüzde 4-5 reel faize karşılık gelmekte; risk primini (CDS) de çıkarırsak sadece yüzde 1-2 aralığında ve çok normal olarak değerlendirilebilir. Oysa   bağımsız analistlerin ölçümüne göre enflasyon yüzde 30’larda; yani reel faiz aslında ekside. Bunun sonucu ise tasarrufların Dolar’a ve altına kaçışıdır, ki bankaların mevduat kompozisyonunda dolar mevduatlar 2018’den itibaren artış eğiliminde ve TL mevduatları geçmiş durumda. 

Diğer taraftan, döviz kurundaki artış, dövize olan taleple ilgili. Hem üretim, hem döviz kazanmak için yaptığımız ihracatımızın dövizle yaptığımız ithalata yüzde 20-30 oranında bağlı olması yanı sıra, Dolar garantileriyle yapılan kamu ihaleler nedeniyle artan Dolar borçları rezervleri azalttı, Dolar’a talebi artırdı. Ana ihracat kalemimiz olan turizm de zora girince, cari açığımız ve dış borç çevirme kabiliyetimiz de azaldı. Döviz kuru üzerindeki baskının azalması, yüksek teknolojili ya da yüksek katma değerli ürün ihracı ve akılcı ticaret ilişkileri gerektirir. Fakat, özellikle son 10 yılda Gümrük Birliği Anlaşması kapsamındaki ülkelerle cari açığımız artmış durumda; Suriye problemi ile Orta Doğu ihracatımız da ciddi şekilde azaldığı gibi, yüksek katma değerli ihracatımız da artmadı. 

Merkez Bankası enflasyonu ve, sermaye serbestisi rejimindeyken rezervleri de yeterli değilse, döviz kurunu belirleyemez. Ama enflasyon hedefi koyar, ve bu hedefe uymak için de faiz belirler. TCMB başkanlarının en az iki yıldır Cumhurbaşkanı’nın baskısı altında olduğu herkes tarafından bilinen gerçek: Cumhurbaşkanı, faizin enflasyonun sebebi olduğu tezi doğrultusunda ya ideololjik nedenlerle, ya da artan işsizliğe ancak genişletici para politikasıyla çare olabileceğini düşündüğü için faizi düşürmek istiyor. Fakat artık sıcak paranın da hızı kesilince, bu döviz rezervlerinin düşüşüne, üstelik, rezervlerde büyük miktarlarda düşüş de ekonomide artan risk algısına yol açıyor.

Enflasyonun uzun dönemli ve yapısal ve kurumsal sorunların sonucu olduğu, ve kısa vadeli para politikaları ile, özellikle de güvenilirliği kalmamış politika açıklamalarıyla, düşürülemeyeceği gerçeği göz ardı edildikçe, dışa bağımlılıkta ve dış borçta artış dövize olan talebi ve kurları artırırken, artan kur enflasyona, o da  faizlerde artışa sebep olmakta. Kur, faiz ve enflasyon yüksek olunca hepsi birbirini etkiliyor ama hepsinin en temelinde enflasyon, ve onun sebebi olarak da plansız, rekabet dışı ve verimsiz kaynak kullanımı; ve kötü gelir dağılımı nedeniyle hem üretimin hem de sağlıklı talep artışının sürdürülemezliği var. Gelir eşitsizliği artar ve yoksulluk yaygınlaşırken, bir yandan tasarruflar azalıyor, diğer yandan da iç talep için üretim motivasyonu ve azalan uluslararası rekabet ortamında yatırımlar da yavaşlıyor.

Makroekonomik problemlerin çözümünün hesap verebilir kurumlar, her kurumda liyakat sahibi yöneticiler, nitelikli işgücü ve rekabetçi piyasalar olduğunun bilincinde olmayan bir devlet yönetimi oldukça çözümler gecikecek, problemler ne yazık ki büyüyecek ve halka maliyeti artacatır.