Milliyetçi miyim, hayır, vatansever ve cumhuriyetçiyim, anlatayım

Milliyetçi miyim, hayır, vatansever ve cumhuriyetçiyim, anlatayım

Soğuk Savaş'tan kalma şu soğuk çayı kendi adıma basit ve anlaşılır ifadelerle masaya yatırmam lazım. Bazı 'kavramlar'ın zamanını doldurduğunu anlamamız lazım.

İmparatorluk bakiyesi devletin sınırlarıyla milletin sınırları örtüşmeyen bir ülkede 'milliyetçilik' tanımları çeşitlidir ve altından kalkmak çok zordur. Sanayileşme şehirleşme ve büyük savaşların oluşturduğu yepyeni sonuçları görmemiz gerekir.

Bugün 'milliyetçiyim' diyen kitlelerin ne anlatmak istediklerini biliyor kendimi de dahil ediyorum. Milletimin coğrafyası, tarihi, efsaneleri, hikayeleri, kültürü, türküleri-şarkıları ve esarete karşı koyuşuna derin duygularla sahipleniyorum. Tam da bu 'milliyetçiliği' benimsiyor şahsımda yaşıyorum, ancak itirazım 'tanım kalıplarında', bu 'kavramlarda' memleket kadar büyük bir problemim var.

İşte İslamcı iktidar, 'his'le ümmetçiliğe kalkıştı ve an itibariyle kavga etmediği Arap ülkesi kalmadı, çünkü metafizik yakıtı 'ümmet' sanıverdi! Yakıtı sadece 'his' olan bir milliyetçiliğin başa bela telaş ve galeyan ve ani parlama olduğunu unutmayalım.

Milliyetçiliği iyi tarif edip okullarınızda anlatamazsınız sizi bir anda patlak veren duyguların ateşlerine salarlar ve sonuç, kendinizi ve milletinizi yakarsınız.

Aşırı şekerden enerji patlamasını millet sevgisi sanarsınız.

Unutmayın, savaşlar milliyetçiliğin bülbül suyudur, milletinizin büyüklüğüne ve size hiç haketmediğiniz siyasi belalar açarlar.

Yani siyasetçiler hamasetle öttükçe milletini çok sevdiğini mi anlamalıyız?

Çünkü 'milliyetçilik' siyasetçilere paye nam kahramanlık iktidar kazandırmanın ya da lidere tapınmanın yolunu açıp sizi büyük milletinizin tarihi 'milli dirlik' yolundan çıkartabilir.

Milliyetçilik çocukları oyuncakla oyalamak gibi kitleleri en vahşi tehlikeli oyunlarla meşgul etmenin bir yoluna dönüşür ve çok da dönüştürüldü.

Yani milliyetçilik aydınlar tarafından kontrol altına alınamaz tanım kalıpları-kavramlar oturtulamaz ise ülke çok kısa sürede er geç vahşi batıya dönüşür.

Bakın işte, kendine milliyetçi diyenler mafya liderlerinden FETÖ'ye herkesi salıverme hakkını kendinde görüyor, hukuk yasa tanımıyor, ne bu şimdi?

Gözlerimizin önünde milliyetçilik padişaha sadakata dönüşmüyor mu?

Düşünelim, sessiz düşünme 'düşünce'dir, içimizden kendimizle konuşmamız.

İçimizden annemizi arkadaşlarımızı çevremizi ne çok sevdiğimiz geçer!

Ancak bu sevginin bir 'tarifi' yoktur. Bu sevgiyi başkalarına tarif etmeye çalıştığımızda bir 'dil'e ve kavramlara ihtiyaç duyarız.

Bu yüzden insanlar topluluk içinde 'kavramlar' (tanım kalıpları) kullanır. Mesela köpeğiniz çok mutludur sizinle oynar, size sarılır. Köpeğiniz sevincini hisleriyle dile getirir, köpeğin zihninde 'kavramlar' yoktur. Yani hem bizim doğamızda hem köpeğin doğasında 'sevgi' 'oyun' 'ortaklık' 'arkadaşlık' vardır ama tanımları yoktur.

Düşünme başkadır, his, başkadır.

Düşüncenin kelimelere yani bir dile ihtiyacı vardır.

Hislerin reflekslerin kelimelere ihtiyacı yoktur.

Zeka başka şeydir, fiil başka şeydir. Mesela az zekayla büyük işler yapmak istiyorsanız üstüne bastınız milliyetçilik tam size göre.

Mesela 'hisleriniz' sizi nereye sürüklüyor oraya koşuyorsanız bildiniz 'milliyetçilik' kimliğiniz oluvermiştir.

Kabul edelim imparatorlukların çöktüğü 19. asrın sonu 'milliyetçilik' elzemdi imdadımıza koştu ve hiç değilse Anadolu topraklarını elde tutabilmemize yaradı.

Çeşitli etnik ve dini yapıları bir 'ulus' şemsiyesi altında toplamak bütün dünyalılar için çok zordu ve çok yerde 'imkansızdı', çözülüp dağılanlar etnik iç savaşlara girenler oldu.

Mustafa Kemal'in dehaca çözümü 'Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir' sözü, mucizevidir, soya dayanmayan bu ifade 'Atatürk Milliyetçiliği'nin ta kendisi olmuştur.

Türk'ü 'genel bir kavram' yapıvermiş ve bu kuşatıcı Türk kelimesiyle belki de bu toprakların parçalanmasını önlemiştir.

Kabul edelim milliyetçilik batıdan tercüme bir kelimedir, kriminal bir geçmişe sahiptir ve bazen de millete bağlılığıyla iyi huylu yanları da olmuştur, diktatörlere meşruiyet veren milli sopa haline de çok gelmiştir.

Arızalı kriminal yanlarıyla milliyetçiliği önümüze koyup düşünebilmeliyiz.

Bir tanım yaparken önce hangi çağda yaşadığımızı bileceğiz ve üstüne milletimizi tarihte öne çıkartmış siyasi sosyal meziyetlerini çok iyi idrak edeceğiz.

I. Dünya Harbi'nde Alman parası çoktu ve komutanlar da Almandı, ancak yenildik.

Kurtuluş Savaşı'nda paramız hiç yoktu ve ama komutanlarımız Türktü, kazandık? Sizce Alman komutan ya da para çok mu etkili oldu?

Kurmay zekayı ve parayı küçümseyemeyiz ancak Kurtuluş Savaşı'nın ayrılacağı öz topraklarımızı öz kaynaklarımızla savunuyor oluşumuzdur. Bu 'kendine insanına ve kaynaklarına güven' yani başkalarına muhtaç olmadan yaşayabilmek tanım kalıplarımız için çok ama çok önemlidir.

Tarihin ilk günlerinden beri sayıları bugün dahi bilinemeyen yüzlerce Türk boyunu 'ortak karar' mekanizmasıyla bir araya getiren 'kurultay'dır.

Batıda senato, Macarlar'da soylular meclisi, biz de halen 'Aksakallılar' denilen yüksek karar alma mekanizması tarihin ilk gününden beri Türk Milleti'nin en üst karar meclisidir.

Bir tarif yaparken ilk uğrağımız 'kurultay' olmalı.

'Bu millet padişahla krallıkla değil 'kurultay'la yönetilmeli' diyebilmeliyiz.

Bugünkü parlamento gibi. Yani 'ortak karar' almadan bu millete kimse önderlik edemez, ederse, yolunu şaşırır, millet dağılır mahvolur. Ve zamanla padişaha sadakati milliyetçilik sanırsınız, zamanla tarikatları şeyhleri vs. milliyetçilik sanırsınız!

Ortak karar, 'seçim'dir, devlet başkanı ve devlet organlarını 'seçimle' tayin etmektir.

Nasıl bir tarif yaparsak yapalım 'seçim'i olmayan kişiye sadakata bağlı 'milliyetçilik' türleri bize ait olmamalı.

Milletimizin 'kurultay'dan sonra ikinci büyük özelliği coğrafi ve sosyal girişkenliği kaynaşması ve sosyal genişliği uçsuz bucaksız kültürlerle derin ilişkileridir.

Tarihte hiç bir millet başka toplumlara Türk Milleti kadar karışmamıştır. Binlerce yıl Çin'e karışdı, Çin'de iktidarlar dahi kurduk, binlerce yıl Hindistan'da imparatorluk kurduk, İran'da kurduk, Ortadoğu'da kurduk ve Mısır'da Memlüklü devletini kurduk, Ukrayna'da Altınordu'yu kurduk, Balkanlar'da kurduk ve sırayla Çinle, Hintle, Farsla, Sırpla, Ermeni, Yahudi (hazer), Arap ve Rumla, tarihte en çok karışıp iç içe geçen bir millet olduk.

Özetle, Türk Milleti'nin en büyük meziyeti başka kültürlerle hızla içiçe girebilmesi, evlenebilmesi. Bir 'milliyetçilik' tanımı yaparken milletimizin bu büyük sosyal hasletlerini gözardı edemeyiz.

Milletimizin, kurultay ve başka kültürle bir arada yaşama özelliği dışında, üçüncü büyük meziyeti, düşmana işgale karşı aynı cephede 'birlik' olabilmesi.

Rus savaşlarında çok yenildik ve ama en zayıf anlarımızda dahi çok kazandık ve Çanakale, Sakarya ve Kurtuluş Savaşı'nın anlamı şudur, bittik dediğimiz anda bile büyük bir mucizevi karşı koyuş ve direniş ortaya koyabildik.

Bitmeyen Haçlı Seferleri'nden Rus, İngiliz işgallerine kadar bu toprakları binlerce yıl 'esir olmadan' ayakta tutabildik.

Yani milletimizin Anadolu topraklarında esir olmadan bağımsız yaşama başarısı ve 19. yüzyıla kadar ordularımızın etnik çeşitliliği tarihi bir gerçektir.

Milliyetçilik nedir sorusu üzerine bir 'tanım' yapmak istiyorsak tarihimizden çıkardığımız bu dersler bize yol göstermeli.

Ve bir millet üstünde yaşadığı çağı tanımalı.

Yaşadığımız çağa ayak uydurabilmek için, çağımızın olmazsa olmaz siyasi sosyal kanunlarını bilmek zorundayız.

Birincisi, artık yeni dünyanın en vazgeçilmez kavramı 'yurttaşlık' kelimesini anlamadan yola çıkamayız.

Sen katoliksin ben protestonım diye Avrupa yüzyıl ve Otuz Yıl Savaşlarıyla birbirini kırarken, yurttaş kelimesi Hobbes tarafından dile getirildi. İşte bugün sen selefi ben şii diye yüzyıl-otuz yıl savaşlarının aynısı yaşanmıyor mu?

Hobbes, yurttaş dedi, içi boş soyut bir kavram, 'herkes'i tanımlar.

'Herkes' ve yurttaş' kelimesi artık siyaset tarihini belirleyen en temel kavramlar olmuşlardır.

Mesela 'hukuk karşısında herkes eşittir' deriz.

Mesela yurttaş derken Laz, Kürt, Boşnak diye etnik tasnifler yapmayız. 'Herkes' ve 'yurttaş' kavramları 'ulusların' önünü açan ulus devletlere giden yolu açmıştır, bugün 'ulus devletleri' ayakta tutan 'herkes ve yurttaş' kavramlarıdır. 'Herkes ve yurttaş' kavramları olmadan dünya üzerinde hiç bir ülke 'devlet' kuramaz, yasalar inşa edemez.

Tekrarla, herkes ve yurttaş kelimelerinin kuşatıcılığı olmadan bugün dünyanın hiç bir ülkesinde anayasa yazmak hukuk inşa etmek yasalar çıkartmak mümkün değildir.

Vergiler eşit, herkese, özgürlükler, eşit herkese, fırsatlar eşit herkese.

Yani 'imtiyaz'lı dokunulmaz bir etnik ve dini yapı ya da imtiyazlı bir aristokrat sınıf olamaz. Kimse 'dokunulmaz' değildir.

Çağımızın ikinci vazgeçilmez siyasi düsturu hemen hepsi Fransız İhtilali'nden sonradır, mesela, Fransız İhtilali'nden sonra 'kral' ölmüş Cumhuriyet tüm dünyada kazanmıştır. Cumhuriyet şu demek, babadan soydan kandan hanedanlık bitmiştir, seçim yapılacak ve kral da artık 'yurttaş' ve 'birey'dir.

Ve padişahın yetkileri kuvvetler ayrılığıyla dağıtılıyor, teba gidiyor millet geliyor, kuvvetler ayrılığı, yasama, yürütme, yargı, modern bir ülkede 'esastır', asla tartışılmaz. Bu en temel siyasal esaslar olmadan bir 'milliyetçilik' tanımı yapamazsınız.

Yani, bir tanım yaparken, cumhuriyeti ve kuvvetler ayrılığını, merkeze koymak zorundasınız.

Çağımızın üçüncü bir olmazsa olmaz zorunluluğu, insan hakları ve insanların eşitliği gibi üniversel haklar ve değerlerdir.

Yani, hiç bir kültürü etnik ve dini yapıyı, başka kültür ve etnik yapıdan üstün göremeyiz, yani, sadece yasa önünde değil fikir olarak da kendimizi başka milletlerden üstün imtiyazlı hiç göremeyiz.

İşte modern anayasalar çağımızın bu üç büyük gerçeğin 'kavramları'nı dikkate alıp yazılırlar, bizim anayasalarımız gibi.

Şüphesiz hepimiz milliyetçiyiz, milletimizin kültürüne tarihine diline coğrafyasına büyük bir aşkla bağlıyız ve ama, bu 'bağlılığımızı' bu bizi bir araya getiren 'ortaklığımızı' işte bu siyasi veriler üzerinden inşa etmek zorundayız.

Yoksa, biz de her hangi bir milliyetçi partinin kuyruğuna takılır gül gibi yaşar gideriz.

Yoksa, biz de milliyetçiliği coşturan sarayların kralların diktatörlerin peşine takılır gül gibi yaşayıp gideriz, hayır.

Biz, önce cumhuriyetçiyiz, sonra, dünyalılarla yaşadığımız 'ortak insanlık değerlerini' baş tacı etmek zorundayız.

Yani karıştığımız kültürler ve etnik ve dini yapıları 'herkes' diyen hukuk önünde eşitlemek zorunda ve kimseye imtiyaz dokunulmazlık ya da kimseyi aşağılama hakkına hiç sahip değiliz.

Yazarlar 'tanımları' bu veriler üzerine inşa etmek zorundadır.

Bir millete öncülük eden aydınlar 'kavramları' tarihin bu siyasi hakikatleri üzerine kurarlar. 'Kavramların içini içeriğini doldurmak' dediğimiz şey, budur.

Öteden beri 'milliyetçilik' tanımım, işte siyaset ve tarih felsefesinden süzülmüş bu gerçekler üzerinedir.

Mesela bizim 'milliyetçilik' tanımımız kültür olarak soyuyla utanmayan ama siyasal olarak 'soy'a dayanmayan bir milliyetçilik tanımıdır.

Şimdi, sadede gelelim.

Düşmana karşı cephede yanımızda kim varsa, kim ülkesini düşmana karşı korumuşsa, cephede yan yana duranların hepsi 'milli güç'ün 'milli birlik'in en temel unsurlarıdır.

Vatan'ı düşmana karşı kim savunmaşsa milleti oluşturur.

Vatansever, soya değil 'toprağa ve ortak karar'a odaklıdır.

Milletleri ve devletleri oluşturan toprağı vatanı savunmak güdüsü insan doğasının en güçlü duygularıdır, anne sevgisi gibi, vatan sevgisi tartışılmaz.

Geriye eski Yunan'a gidelim, bütün savaşlarında şehirler en güçlü erkekleri ve mızrak ve kalkanlarıyla düz bir hat oluştururlar, bu düz savunma hattına 'falanj' denir. 19. yüzyıl savaşlarına kadar ordular ön sıraya silah ve mızraklarıyla dizilerek geçilmez bir duvar oluşturur. Bu düz savunma duvarında yan yana dizilen insanlar milletleri ve devletleri doğurmuştur.

Daha geriye gidelim, ilkel kabileler köylerine saldıran büyük vahşi canavar ve düşmanlara karşı mızraklarıyla içinden su sızmaz şekilde düz bir duvar oluşturur ve bu düzen içinde savaşırlar.

Yani yanaşık-yapışık mızraklılar tek bir insan gibi hareket eder, ortak bir beden gibi.

Bir adım ileri bir adım geri, tek bir organizma gibi, millet budur.

Yanaşık düzen bozulduğunda duvarda gedik açılır, parçalanır dağılırlar.

Devletleri milletleri tarih sahnesine çıkartan hazırlayan bu toplu hareket, bu birlik, bu ortak harekettir, yani, düşmana karşı yan yana duvar olabilmek.

Düşmana karşı koyan bu savunma hattında yanımızda kimler varsa, milletimiz onlardır!

Başka taraftan da bakalım. İstiklal Savaşı 'kongrelerle' (ortak karar) sonra 'meclisle' inşa edildi. Bu ortak kararla (kongre, meclis) inşa ettiği milli direniş Batı dışı toprakların bağımsızlık savaşlarına önderlik etti.

Ancak, bugün, Kafkasya ya da Doğu Türkistan'da Selefi, El Kaideci, mücahit, mezhepçi, dinci, tarikatçı, vs. bir çok hareket ortaya çıktı ve işgale karşı direniş gösterdi ve ama hepsi mağlup oldu. Bu dinci yapıların iki büyük özelliği vardı, birincisi 'dindaş' olmaları, ikincisi 'emperyalizmin' kullanışlı oyuncakları olmalı.

İşgale karşı direnişlerde bu dini yapıların arkasında mesela Amerika ya da başka ülkeler oldu.

İşgale karşı durabilmek için her kesimi içine alan 'ortak karar' mekanizması kurabilmelisin.

Bir dini lider ya da mesihvari bir lider ya da babadan oğula intikal eden hareketlerle 'milli bir direniş' verilemediği çok iyi bildiğimiz tarihi bir gerçektir. Yani savunma duvarı 'falanj'da o toprakta yaşayan sadece selefi dinciler değil 'herkes' olabilmeli. Dini gerekçelerle kafir (tekfir) ilan ettiklerinle aynı cephede vatan savunması veremezsin.

Ezcümle, Türk Milleti'ne en uygun gömlek, 'ortak karar', sosyal uyum ve düşmana karşı 'birlik'te aynı milletin kardeşleri gibi cephe kurabilmek, işte çağın moda kavramlarıyla son elli yıldır ayrıştırılıp çözülüp kırılıp milli gücün direnişi zayıflatılmış bu moda tecrübe kavramlarla vatan savunması emperyalistlerin dümeniyle 'daraltılmıştır'.

Cumhuriyetçilik ve vatanseverlik bu yüzden çok geniş ve çok çeşitli maksatlar taşıyan Milliyetçilikten arınıp daha geniş 'herkes'i içine alabilen anlamlar taşır.

Aydınlar, batıdan tercüme, imparatorluk çöküş günlerinde zorunlu ihtiyaç duydukları ve Soğuk Savaş'tan kalma 'milliyetçilik' tanımlarını yeniden ele almalı, tanım kalıplarını, milletimizin tarihine, kültürüne, bağımsızlığına ve hukuka uygun 'herkes' ve 'yurttaş'ı içine alan galeyan ve linçler ve iç savaşları tetikleyen metafizik yakıt işlevi gören tehlikeli uçlarını törpüleyerek yeniden tarif etmeli ve yeni nesile dikte edip benimsetmeli.

Bu bilgiler ışığında ben Nihat Genç, kendimi en kısa yoldan cumhuriyetçi ve vatansever olarak tarif ediyorum.

En zor günlerinde dahi milletimin bağımsızlık aşkına ve düşmana karşı 'birlik' oluşuna hayranım.

'Milliyetçi' kelimesini hiç gocunmadan kullanırım, kullananlara da büyük saygı duyar kardeşim gibi görürüm, ancak, aydınların ilk işi, milletimin ve çağın tarihi gerçeklerine uygun, emperyalizmin kullanamayacağı, kışkırtıp gaza getiremeyeceği daha kusursuz ve mükemmel 'tarifler' olmalıdır.

Şüphesiz 'milliyetçilik' zaman içinde sertleşmiş ve kabuk bağlamıştır, bu sert kabukları kazıyabilmek aydınlar için büyük riskler taşır. Taraftarlarından, partilerinden liderlerinden, içinde büyüdükleri örgütlerden dışlanırlar.

Aydın dediğimiz de tam budur, içinde alevlenen millet aşkını mistik metafizik anlamlar yüklemeden, diktatörlere yem etmeden, alışkanlık yapmış verili ve tercüme kavramların hastalık ve zehrine kurban etmeden, karşı koyabilmelidir.