Milliyetçilik ve azgın emperyalizm

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

Milliyetçilik ve azgın emperyalizm

Millet nedir?

“Millet” Arapçadan dilimize olduğu gibi geçmiş bir sözcüktür. Şekil olarak aynı olsa da anlamı değişmiştir. Millet Arapçada “din” demektir. Nitekim Al-i İmran Suresi 95. Ayette de “millete İbrahim”, yani “İbrahim’in dini, inanç sistemi” anlamında geçmektedir. Türkçemizdeki “Milliyet”, ve “Milliyetçilik” sözcükleri de millet’ten türetilmiştir. Şu halde etimolojik olarak Milliyetçilik, “İbrahim dinini veya inancını savunmak”, ama terim olarak Türk milletinin çıkarlarını, istikbal ve istiklalini her şeyin üzerinde tutmak; onun sosyal, ekonomik, bilimsel, ahlaksal ve siyasal alanda yükselmesini, ilerlemesini gerçekleştirme ve bağımsızlığını koruma ülküsüdür. Avrupa’da sanayi devrimiyle birlikte nasıl ortaya çıktığı konusu ayrıdır. Buraya girmeyeceğim.

Şu halde, Türk milliyetçiliği, “İbrahim milleti” anlamına gelmez. Türk kavmini/aşiretini, devletini/ümmetini sevmek, korumak ve geliştirmek amacını taşır. İbrahim hakkındaki en eski bilgiler Tevrat’ın Tekvin kitabına dayanmaktadır. Burada verilen bilgilere göre onun ismi “yüce baba” anlamında Abram idi. Fakat daha sonra bunun yerine Tanrı ona “milletlerin babası” anlamına gelen Abraham (İbrahim) ismini vermiştir.1 Fetö “İbrahimi Din Geleneği” adı altında yurt içinde ve yurt dışında onlarca sempozyum ve toplantı düzenlemiş; bu faaliyetlere, en hafif saptamayla, “muhafazakarlığı milliyetçiliğin ruhu kabul eden” bir kısım milliyetçiler de sıcak bakmışlardır.

Peki, millet kavramı Türkçemizde “İbrahim’in dini” anlamında değil de, “Türk ulusu” anlamında biliniyor ve kullanılıyorsa, milliyetçilik de aynı kökten türetilip yine Türk ulusunu konu alıyorsa, milliyetçiliğin muhafazakarlıkla ilintisi nereden kaynaklanıyor?

MİLLİYETÇİLİK VE MUHAFAZAKARLIK

Milliyetçilik (Nationalism) gibi muhafazakarlık (conservatism)da akım olarak Batı’dan bize intikal etmesi bakımından ortaktır. “Muhafazakârlık” kelimesini, özellikle sıfat olarak kullanmak, belki de çoğu zaman iyi olabilir. Çünkü bir “Muhafazakâr Model” yoktur ve muhafazakârlık bizzat ideoloji kavramını reddetmektedir: muhafazakârlık, bir zihin durumu, bir karakter tipi ve sivil toplumsal düzene bir bakış şeklidir.
Muhafazakârlık olarak adlandırdığımız tavır, ideolojik dogmalar sistemin­den ziyade bir sezgiler/hisler manzumesine dayanmaktadır.”
2

Türk muhafazakarlığı bu tanımın neresindedir sorusunu ayrı bir yazıda incelemek gerekir. Ancak söylemeden geçemeyeceğim bir şey var: Sıradan bakarsak, Türk muhafazakarlığı, Türk halkının İslam’la kültürel ilişkisinin doğal bir sonucu olarak, “dinci ideoloji”ye veya “dini bir inanç-eylem doktrinine” dönüşmemişti. Ne ki dinin siyasallaştırılması muhafazakarlığı halkın doğal dini refleksinden çok uzak noktalara taşıyarak ilkin dini, sonra da dinci ideoloji kimliğine büründü. Sorunu sosyal psikolojik açıdan irdelediğimizde böyle bir yargıya varmak olasıdır.

Tarihsel süreçte milliyetçilik, muhafazakârlıkla birlikte doktrine edildi. “Emperyalist ülkelerin Hıristiyan, sömürülen ülkelerin ise büyük çoğunlukla Müslüman olmalarının da Türkçülerin büyük çoğunluğunda ister istemez bir yansıması olacaktı. Bu nedenle bu dönem Türkçüleri’nde İslam’ın Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’de olduğu gibi yapıtlarında din önemli bir yer tutmuştur.”3

Çetin Yetkin, milliyetçilikle muhafazakarlığın tarihsel süreçte neden yan yana geldiğini anlatırken Orhan Türkdoğan’dan bu yönde şu alıntıyı yapar:

Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’inde öne sürdüğü Osmanlıcılık, Pan-İslamizm ve Turancılık üçlü ayırımı..birbirine zıttır. Oysa Ziya Gökalp’in üçlü sisteminde unsurların değil sadece birbirleriyle uyum sağlaması, hatta birbirlerini karşılıklı tamamlayan organik bir yapıyı da oluşturur. Bu sebeple, milliyetçi olan bir kimsenin aynı zamanda İslamcı ve modern düşünceye de taraftar bulunması gerekir. Bunlardan birinin terki modelin yapısını etkileyebilir.”4

Ziya Gökalp “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı yapıtında, emperyalistlerin Hıristiyan, sömürülen ve baskı altında kalanların da çoğunlukla Müslüman olmasından dolayı bu üçlü formülü ortaya atmıştı. Milliyetçilik ile muhafazakarlık bu formülle zaten doğal bir biçimde birbiriyle kaynaşıyordu. Hatta bu bir zorunluluktu. Ancak Müslüman oldukları halde Arapların Osmanlı’dan kötü bir şekilde kopmaları, Milliyetçilik ile muhafazakarlık arasında bu güne kadar katlanarak sürecek olan soğuk rüzgarlar estirmeye başladı. Muhafazakarlık, ilk zamanlarda, devrimci bir ruhu olmayan bir milliyetçilikle birlikte olmaktan mutlu olsa da, bu süreçte “kültürel olandan siyasal olana evrilen bir Türkçülük 5de, Arapçı ideolojiye dönüşen muhafazakarlıkla bir arada olmaktan mutlu değildi. Artık bu muhafazakarlık, Mısır’daki Ihvan-ı Müslimin’nin de etkisiyle siyasal dinciliği ideolojileştirmiş ve Türkiye’deki etkisiyle de, Türklüğü dinin karşısında engel gören militan bir tutum sergilemiştir. Bununla birlikte Türk halkı o günden bu güne, Atatürk’ün Cumhuriyet devrimleri sayesinde, Türk kültürünün İslam öncesi ve sonrası birikimiyle, kendi saf ve doğal “muhafazakarlığı”nı korumaktadır.

Türkçüler, İslam ile Türklük’ü aynı çerçevede ele almakla kendi içlerinde çelişkiye de düşmüşlerdir. Çünkü doğru olarak Türkler’in binlerce yıllık bir tarihi olduğunu söylediklerine göre, İslam’ın Türklük ile bir ilişkisi olmaması gerekir.”6 Türkler’in İslam öncesi tarihi, 12 bin yıllık Göbeklitepe’ye, Göbeklitepe’deki “insan biçimli taş oymaları”nın da Sibirya’daki “Ön-Türkler” konusunda yapılan araştırmalarda 17 bin yıl öncesine kadar dayandığına ilişkin arkeolojik bulguları7 dikkate aldığımızda “Türk-İslam Sentezi”nden değil, çelişkisinden söz etmek akla ve mantığa daha yatkın gelmektedir.

Günümüzde hala “millet” yerine “ulus”, “milliyetçilik” yerine “ulusçuluk” kullanılmamaktadır, sorusunun yanıtı üzerinde, sonraki yazılarımda ayrıntılı olarak duracağım. Ama”millet” ile “ulus”un karşı karşıya getirilmesi, hatta Türk toplumunun sırf bu karşıtlıklardan dolayı cepheleşmesinin anlamı olmadığını vurgulamak açısından ulus kavramına kısaca değinmekte yarar vardır.

ULUS, ULUSÇULUK

Ulus” kavramı Türkçemizde Kaşgarlı Mahmud (ö. 1102)’un “Divau Lügati’t-Türk” adlı filolojik ve sosyal antropolojik eserinde geçer.8 Başka türlü dersek, ulus, Cumhuriyetimizle birlikte ortaya çıkmış bir sözcük değildir. 900 yıllık bir geçmişi vardır.

“Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yayınları: Tarama Sözlüğü VI 2. Baskı, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1996, C,. 212/VI-X-LXVI, ss. 33955-56”adlı eserden yararlanarak Ulus kavramının Türk dilindeki izlerini sürebiliriz.

XIV.- XVII. Yüzyıllar arasındaki Anadolu Türkçesinde ulus kavramı çok sık kullanılır.

Peki ulus ne demektir?

Aşiret, halk, millet, kavim anlamlarına gelir. Anılan yüzyıllarda “ulus” kavramının geçtiği eserlere bakalım.

Daha bir biti yazdı Calus’e ol

Ki beğ olmuş idi bir ulusta”

Yine dönmedim ya’ni namustan

Yol azdım ırak düştüm ulustan”.

Ferhengname-i Sa’di çevirisi ile XIV. Yüzyıl Anadolu Türkçesinin şiir dilindeki ilk güzel örneklerini vermiş olan Hoca Mesud’un Farsçadan çevirdiği manzum hikayede geçen dizelerdir.

Kanı ulus kanı şehr ile diyar

Kanı mülk ü kanı il, kanı hisar”.

Bu dizeler, XIV.- XV. Yüzyıllara ait Hamzavi’nin İskender Kitabı’nda geçer.

Muhalif olup ahir Türk ulusu

Götürdü üstüne anın ulusu.”

Antepli İbrahim b. Bali’nin XV. Yüzyılda yazdığı 13.000 beyitlik Hikmetname adlı mesnevisinde bu dizeleri görüyoruz.

İlde ulusta her iki boyun hana sunmadı

Sultan yasağı oldur anı han esir eder”.

  1. Yüzyıl bilgin ve şairlerinden Germiyanlı Ahmet Dai’nin divanında geçen dizelerdir.

İl, ulus ve memleket tutmak ulu iştir”.

Yazıcıoğlu Ali İran, Kerman ve Anadolu Selçukluları hakkında Farsça olarak yazılmış Tarih-i Al-i Selçuk adlı bu tarih kitabını Türkçeye çevirmiş, II. Murat’a sunmuştur.

“Halkı ekser ulus kavmi konar göçer evli taifedir.”

Bu dize, Katip Çelebi’nin, meşhur adıyla Hacı Halife’nin 164’te yazdığı Asya Coğrafyasını anlatan Cihannüma’sında geçer.

Şu halde ulus, nation’un tam çevirisidir. Yani aşiret, kavim, (bu gün kastettiğimiz anlamıyla) millet demektir. Millet sözlük anlamıyla din; ulus da şimdiki anlamıyla millet ve kavim demek olmaktadır. İslam dünyasında tek bağımsız ülkenin ve halkının ulus kavramına ve ulusçuluğa mesafeli durması tarihsel, kültürel ve mantıksal olarak düşünülemez.

Ulusçuluk, Türk ulusunu İslam’ı yadsımadan İslam öncesi binlerce yıllık geçmişine bağlayan bir kavramdır. Irkçılık ile ulusçuluğu bir arada anmak, tarihsel ve kültürel gerçekleri bilmemektir. “Türkçü düşünürlerin ve yazarların “ulus” tanımlarının açıkça ortaya koyduğu ve ulusçuluğun gelişimine katkıda bulunanlardan kimilerinin de Türk kökenli olmamalarının kanıtladığı gerçek, Türk ulusçuluğunun ırkçılıkla uzak yakın hiçbir ilişkisinin bulunmadığı, etnik köken bakımından dışlayıcı değil,, içerici olduğudur. Bu gerçek, Cumhuriyet’in ulusçuluk ideolojisinde daha da pekişecektir.”9

Cumhuriyet ırkçılığı, etnik ayrımcılığı, her türlü azgın kamplaşmayı “bir fazilet rejimi” olarak temel siyasal ve kültürel yaklaşımına yabancı görmüş, dışlamıştır. Bazı yazarların “azgın milliyetçilik” eleştirileri, milliyetçiliğin ulusçuluktan daha çok şey öğreneceğini, “Türk vatandaşlığı”, “Türk ulusunun birlik ve beraberliği”, “Türk devleti’nin tam bağımsızlığı” ve bu yolda “emperyalist bütün engellere karşı mücadele etme” gibi öğelerin etnik bir ayrıma değil, ulusal bir bütünlüğe tercüme edilmesi gerektiğini fark edeceğini somut olarak itiraf etmeleridir. “Kendisi gibi düşünmeyen herkesi hedef tahtasına oturtan” bir ulusçuluk yoktur. Milliyetçilik, ulusçulukla olgunlaştıkça, azgınlığın emperyalizmin sıfatı olduğu anlaşılacaktır. Türk milliyetçiliği, ulusçuluğu etnik, dinsel, mezhepsel, bölgesel bir ayrımcılık mekanizması değil, emperyalizme karşı Türk milletinin, Türk ulusunun varlık-yokluk mücadelesinin adıdır. Emperyalizm, Türkiye Cumhuriyetini ve Türk ulusunu hedef aldığı sürece, milliyetçilik, ulusçuluk payidar olacaktır. Azgınlık, Türk ulusunun kendi varlığını koruması ve ülkesinin çıkarlarını kollaması değil, emperyalizmin kendisidir. Eğer azgın ve azgınlığı arıyorsak kendimizi çok yormayalım: Mavi Vatan’ımızı, Anadolu’muzu, Dağlık Karabağ’ımızı, Musul ve Kerkük’ümüzü, Güney Doğumuzu güncelleştirilmiş ikinci bir Sevr ile bizden koparıp almaya çalışan iç ve dış azgınlara bakmamız yeterlidir.

Ne Osmanlı ne de Cumhuriyet, etnik bir ayırım yapmamıştır. Feroz Ahmad’a kulak verelim:

Osmanlı veya Kemalist vatandaşlık asla etnik olmamıştır. Osmanlı kimliği, etnik köken veya dinden bağımsız olarak hanedan etrafında odaklanmıştı. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, hanedana itaat ettikleri ve zaman içinde gelişmiş kültüre bağlı kaldıkları sürece Osmanlı sayılırlardı. Aynı şekilde, Türk vatandaşlığı da Misak-ı Milli tarafından tanımlanmış, oluşan devletin sınırları içerisinde yaşamaya (doğmaya değil, yaşamakta olmaya) dayanmaktaydı.

İngilizler, milliyetçi meydan okumaya İstanbul’u işgal ederek karşılık verdiler. 1920 ilkbaharı milliyetçiler için tehlikeli bir dönemin başlangıcını işaret eder. Bu dönemde Saray’la ve yabancı güçlerle bir ölüm kalım mücadelesine giriştiler. Yunan işgalinin genişlemesi ile 1920’de Padişah, Sevr Antlaşması’nı imzalayarak Anadolu’nun önemli bir kısmını Yunanistan’a Ermenilere ve Kürtlere bıraktığı gibi Milletler cemiyeti tarafından Fransız mandasına verilen Suriye’ye de toprak verilecekti. İstanbul bile Boğazlar’ı yönetecek bir uluslar arası komisyona bırakılıyordu. Milliyetçiler Türk-Müslüman devletinin hayatta kalmasının tehlikede olduğuna inandılar. Bu tehdit, Yunan ordusunun Haziran’da yeni bir saldırı başlatarak Kütahya ile Eskişehir’i aldığı ve Ankara’nın ulaşım hatlarını tehdit ettiği 1921 yılına da yansıdı.10

“Zapt edilemeyen birkaç deli”ye haklı olarak kızabiliriz ama milliyetçiliği onlara bakarak analiz edemeyiz. Hem “dananın oynaması kazıktandır”; milliyetçilikten değil.

Germiyanlı Ahmet Dai’nin şu uyarısını bir kez daha okuyalım:

İl, ulus ve memleket tutmak ulu iştir.”

1 Tekvin, 17/5-11/10-26. https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/131/124-ayet-tefsiri (Erişim Tarihi: 27.01.2021).

2 https://www.muhafazakar.com/blog/muhafazakarligin-10-prensibi_8499a3 (Erişim Tarihi: 28.01.2021), Ayrıca bkz. Russell, Kirk, “Permanence and Change”, Prospects for Conservatism, Regnery Publishing, Washington, 1989, S. 20 vd.

3 Yetkin, Çetin, Siyasal Düşünceler Tarihi-IV, Gürer Yayınları, İstanbul, 2013, s. 1692.

4 Türkdoğan, Orhan, Ulus-devlet Düşünürü Ziya Gökalp, IQ Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2005; s. 151-152 (Akt. Çetin Yetkin, A.g.e., s. 1692-1693). Bu konuda geniş tarihsel ve kavramsal çözümleme için Ziya Gökalp, Küçük Mecmua I-III, Çeviriyazı: Şahin FİLİZ, Yeniden Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Antalya 2009.

5 Yetkin, A.g.e., s. 1688.

6 Yetkin, A.g.e., s. 1694.

7 Bu konuda bakınız: Özgür Barış Etli, Göbeklitepe ve Ön-Türkler, Gece Kitaplığı, İstanbul, 2016; Mehmet Kenan Yelken, Her Yönü ile Göbeklitepe, Gece Kitaplığı, İstanbul, 2019; Semih Güneri, Türk-Altay Kuramı, Kaynak Yayınları, Ankara, 2018.

8 (https://www.tdk.gov.tr/divanu-lugatit-turk/kasgarli-mahmud-ve-divanu-lugatit-turk/ (Erişim Tarihi: 27.01.2021)

9 Yetkin, A.g.e., s. 1699.

10 Feroz Ahmad, Bir Kimlik Peşinde Türkiye, 4. Baskı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010, ss. 101-105