Modern kölelik

Bilin Neyaptı yazdı

Modern kölelik

Dünya hep güç savaşlarına sahne... devletin devletle, beyazın siyahla, sağın solla, kadının erkekle, zenginin fakirle, insanın doğayla güç savaşları hiç bitmiyor; dünya nimetleri ve emeğin ürettikleri bir türlü adil ve barış içinde paylaşılamıyor.

Orta çağlarda kölelik düzeni,  feodal üretim sisteminin temelini oluşturan büyük çiftliklerdeki yaygın tarıma işgücü sağlamak üzere özellikle Afrikalıların gemilerle taşınmasıyla gelişti. Kölelik sistemi 1808’de ABD’de yasaklanmasına rağmen, Afrikalı Amerikalılara eşit eğitim ve çalışma hakkı, büyük mücadeleler sonucu ancak 1964’de resmen verildi. Yirmi birinci yüzyılda ne kölelik düzeni ne de sömürgecilik bitti; “modern kölelik” uygulamaları üstü kapalı olarak devam ediyor. Emeğinin karşılığını almayan emekçiler kapitalizmin; reşit olmadan zorla evlendirilen kız çocukları, toplum hayatından engellenen kadınlarsa yobaz ve zorba dünya görüşünün esirleri; sonuçta tüm bu olgular köleliğin bu yüzyıldaki görünümleri. Finansal varlıkların reel varlıkların kat kat üstüne çıkmasıyla gitgide daha dar bir kesim refahını büyütürken, toplumun dar kesimli büyük nüfüs kesitinin borç yükünün sürekli artışı ise bu kesimin bireysel özgürlüğünün, geleceğini planlama kapasitesinin ve mutlu hayaller kurabilmesinin önüne geçmekte; dar kesimli, zenginin modern kölesi haline gelmekte.

Yirminci yüzyılın ortalarında sönümlendiği söylenen açık sömürgecilik döneminde, sömürgeci ülkeler gittikleri ülkelerin doğal kaynaklara el koyarak kendi sanayilerini geliştirmekte kullandılar. Sömürgeciler ülkeyi terkettiğinde ise, doğal kaynakların çoklukla belli etnik grupların hakimiyetinde kalması durumunda, kurulu sömürü düzeni benzer biçimde devam etti; etnik karmaşa ve doğal kaynak ihracatına dayalı dengesiz büyüme eski sömürgelerin kalkınması önünde engel teşkil etti. Günümüzde de, Orta Doğu ve Orta-Güney Amerika ülkelerindeki petrol zengini ülkelerin üstünde oynanan siyasi ve iktisadi oyunlar “petrol-laneti” olarak adlandırılıyor ve ülkelerin dengeli kalkınma patikasına girmelerini engelliyor. Benzer biçimde, Ukrayna gibi tahıl deposu ya da Türkiye gibi jeopolitik önemi haiz ülkeler de modern sömürgeciliğin hedefindeki coğrafyalar görünümünde.

Uluslararası boyutta, kapitalist sistemin emperyalizmin yerel işbirlikçilerini koruyup beslemesi, istihbarat ajanslarının ele geçirdiği kişisel zafiyet belgelerine bağlı şantajlarla, hatta gerektiğinde darbelerle o işbirlikçilerinin desteklenmesi, gelişmekte olan bazı ülkeleri orta gelir tuzağına hapseden ekonomik ve toplumsal uygulamalara yol açıyor. Ulusal olmayan güç merkezlerinin çıkarlarına endekslenmiş yöneticilerin iktidar olduğu bir sistemde, siyasetin ve iktisadi politikaların yanı sıra akademinin ve eğitim sisteminin, yani tüm entelektüel üretimin ve hatta sanatın da dışa bağımlı olması kaçınılmaz hale geliyor. Bu şartlarda toplumun bir kesimi geleneklerini ve ulusal tarihini unuturken diğer bir kesim bunlara sıkı sıkı sarılmışsa, toplumsal kargaşa doğuyor, sosyal sermaye zayıflıyor. İnsanların kendi gelecekleri için neyin daha iyi ve doğru olduğuna karar verme yollarının engellendiği, egemenliğini kaybetmiş bir topluluğa dönüşmesi modern sömürgecilik için ideal durum tanımlıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde yükseldiği ilkelerin en temelindeki “tam bağımsızlık” fikri, işte tam da bu tuzağın öngörüsüyle, milli egemenliğimizi gerçekleştiren, kadını ve erkeği toplumun eşit bireyleri kılan, bilimi eğitimin ve adalet ve hukuku da devletin merkezine koyan devrimlerle bezemişti. Büyük önderimiz Atatürk’ün Türk milletini arkasına alarak, dünyayı hayret ve hayranlık içinde bırakan bir vizyonla kurduğu Cumhuriyet’in verdiği özgüven ve kararlılıkla, eğitim ve üretimde çok kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilmişti.

Tam bağımsızlığımızın kıymeti bilinmedi, on yıllarca yıpratıldı ve bu da ülkenin kalkınması önünde gitgide yükselen duvarlar ördü. Eğitimin ve stratejik kamu sektöründeki işletmelerin özelleştirilmesi, piyasa kurumlarının ve hukukun yıpratılmasıyla fırsatlara ve haklara eşit erişimin engellenmesi bireysel özgürlüklere ve adalete büyük darbe vurdu. Bireysel çıkarlarını vatanın ve milletin çıkarlarının üstünde tutan insanların devşirildiği devlet kurumları, emperyalizmin kolaylıkla etkisi altına giren mekanizmalara dönüştü

Geçtiğimiz ay ABD ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının, temayüllere karşı meslek dışı genç bir tercüman aracılığıyla gizli olarak gerçekleştirdiği görüşmede varılan anlaşmanın şartları Türk milleti ile paylaşılmadı. Ancak ABD Dışişleri’nin Afgan sığınmacılara ilişkin açıklamaları sonucu öğrenebildiklerimize paralel olarak, insan kaçakçılığı ile organize olmuş stratejik göç mühendisliği alenen gündemimizde. Sosyal sermayemiz açıkça yıpratılıyor, iktidara bağlılık göstermeyen eğitimli gençlerimiz istihdamdan dışlanıp çareyi yurt dışında ararken, “dış güçlerin” dayattığı niteliksiz ve ne idüğü belirsiz işgücü, ülkeyi orta gelir tuzağından daha da düşük seviyelere hızla itiyor.

Kapasitesinin elverdiği ile değil, hegemonyanın kendilerine verdikleriyle yetinen; niteliksizleştirilmiş, kamu-özel diye ayrıştırılmış eğitim sistemi içinde fırsatlara erişim yolları tıkanmış insanların milli egemenliğin unsurları olması mümkün değil. Milli egemenlik için bireysel özgürlük, bireysel özgürlük, artan ulusal refah ve mutluluk içinse çağdaş bilimsel eğitim; milli çıkarları gözeten ve siyasi parti ve hegemonya etkisinden bağımsız kamu kurumlarının yeniden tesisi ve kurumsal olgunluk elde edilmesi şart. Ulusal değer ve ilkelerimizi tanımlama sorunumuz yok, onlar 1923’te tanımlandı; onları sadece yeniden sahiplenip uygulamaya geçmemiz gerekiyor.

Bu millet modern köleliğe de asla katlanmayacak, bu feci “film arası”nı tam bağımsızlık ilkesine sarılarak tekrar atlatacaktır!