Müslümanlarda tarih felsefesi

Müslümanlarda tarih felsefesi

Tarih kendi mantık örgüsüne sahip sistematik bir bilim olarak değil, dini bir olgu ve dinsel bir teorinin deneye dayalı altyapısı olarak değerlendirilmiştir. Tarih, bir dini savunmanın, “hak ile batıl”ın mücadelesinin arenası olarak görülmüştür. Örneğin Fahreddin Razi Camiu’l-Ulûm’unda tarih biliminin dine hizmet etmesi gerektiğine inanır. Taberi’nin Tarihu Bağdad’ın dini bir yönü bulunmaktadır. Taşköprüzade’ye göre tarih, çocuklara geçmişteki büyük ve Salih insanların yaşamlarını öğretir. Bu yönüyle mubahtır. Bu bakımdan tarih, bir telkin aracı olarak işlev görür.

Tarih, belli bir bireyin yahut toplumun, kendi geçmişinden şimdiki ana kadar kotarabildiği, metafizik bir söyleyişle, bilincine varabildiği tüm kazanım, birikim demek olduğu gibi; bu birikimin üstünde düşünerek onda yer alan olayları, süreçler ile var olanları neden-etki bağları çerçevesinde yeniden değerlendirme işini de dile getiren terimdir. İkinci anlamıyla tarih, bir bilimin adıdır. İlki de haberciliği ilgilendirmektedir. Habercilikten bir ‘bilim’ düzeyine ulaşmak, tarih kavramının asırlar içinden geçerek nasıl şekillendiğini anlatmaktadır. Habercilikten tarihe, yani bir bilim haline gelen tarihe ulaşma, tam anlamıyla bir evrimdir. Ancak habercilikten teolojik esaslı bir telkin ideolojisine dönüşme ise, İbn Haldun’un değişimi doğasının temeli kabul ettiği tarihi değil, anakronik bir tarih-dışılığı ifade eder. Bu bir geriye dönüştür. Tarihin değişim ve evrim dinamiklerini, geriye dönerek dogmalarla belirlemektir.

İslam’da tarih, İslam uygarlığının dinamizminin klasiği iken, sonraları, bugün de dâhil olmak üzere, bu klasik, olası dinamiklerin gelenekselleşmesine yol açmıştır. İslam geleneği, klasiklerini yaratmış ancak, bu klasiklerin yeniden üretilmesini sağlayacak tarih geleneğini yeniden üretememiştir. Çünkü gelenek, tarih bilimini kendine özgü yasalarıyla oluşturmuş; tarih bu doğallığıyla, insanın özneliği sayesinde İslam klasiklerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Çünkü değişimi izleyebilen ve insanın özneliğine dayanan bir tarih yerine, teolojik bir habercilik, daha da kötüsü telkincilik ve propagandacılığa yerini bırakmıştır. Ülkemizde Arap kültürü merkezli dini inanış ve yaşayış biçiminin belki de en başat sorumlusu, tarih kavramının hala tevhit-şirk mücadelesi olarak telkini olmalıdır.

İslam dünyasında “tarih”in bir bilimden çok “tahkiye”ye (öykülemeye) ve “menkıbevi” geleneğe dayalı olarak oluşturulduğunu; onun pozitif bir bilim değil, bir “rivayet”ler mecmuundan ibaret görüldüğünü düşünen İbn Haldun (ö. 1406), İslam’da tarih geleneğinin bilimsel olmayan temellere yaslandığını isabetle kaydetmiş görünüyor. Bizce bu tespit yerindedir. Ancak bu tespit,  burada ifade edeceğimiz maksadı tüm yönleriyle açıklamak için “ağyarını mani efradını cami”  bir eleştiri değildir. İslam tarihçiliği, kahramanlık hikâyeleri ve menkıbeler yığını olmak yanında, daha da önemlisi, siyasal, mezhepsel ve bölgesel ayrımlaşmaları körükleyen ideolojik, teolojik ve saptırıcı bir karakteri hep taşıya gelmiştir. Diğer tüm mezhep ve fırkalar bir kenara, Sünnilik ve Şiilik gibi iki ana mezhep, böyle bir siyasal ve ideolojik tarih anlayışının ürünüdür. İslam dünyası sadece bu iki mezhebe ayrılmakla kalmamış, irili-ufaklı yüzlerce mezhep ve meşrebi yaratacak tali tarih geleneklerini de yaratarak bugüne gelmiştir. Özellikle “Hz. Ali’nin öldürülmesi ve Ehl-i Beyt’in zulme uğraması”nda, iktidardaki erk olarak pay sahibi olmasıyla ya da öyle görülmesiyle, “Sünnilik”, bir müddet, bu mezhepler içinde en “ılımlı” ve Ortodoks bir çizgiyi takip etmiş olsa da, belli bir dönemden sonra, “kavrayıcı ve kuşatıcı” bir “din yorumu” olma vasfının verdiği soğukkanlılığı, iktidarına yöneltilen “haklı ya da haksız” saldırılara cevap vermeye icbar edilerek bu tavrını terk etmek zorunda kalmıştır. Bu savunmacı ve tepkisel tavır, aleyhinde yaratılan “alternatif tarih”e karşı daha da bilenmiş bir siyasal tarihle karşılık verme gayreti ile somutlaşmıştır. “Alternatif tarih”, bir mezhebin tarihi olarak oluşturulmuş; İslam entelektüalizminin tarihi değil, “Ehl-i Beyt”in tarihi yani bir “aile tarihi” haline gelmiştir. Bizce, İslam düşüncesi süreci içerisinde geliştirilen iki tarih vardır. İlki, iktidarın sağladığı avantajları, galibiyet ve mağlubiyeti dini olarak meşrulaştırma araçları olarak değerlendiren “genel bir İslam tarihi”; diğeri de, bir “aile tarihi”dir. Hangi tarihin daha doğru ve daha nesnel olgulara dayalı bir bilim olarak kabul edilmesi gerektiği sorulursa, buna verilecek cevabın yeri burası değildir. Ancak şu kadarını ifade etmek yararlı olacaktır. “Sünni tarih”, “tüm İslam düşünce ve medeniyetini içine alma iddiası nedeniyle, bir Şii tarihinden; bir “aile tarihi”nden daha fazla “objektif” ve daha çok “ bilimsele yakın” olma şansına sahip görünmektedir.  Hatta “Sünni” tarihçilik, tarih kavrayışını Hz. Âdem’den başlayarak belirlemekte; Kuran’da kıssaları anlatılan geçmiş sütün kavimlerin yaşamlarını, kültür ve medeniyetlerini kaydederek evrensel bir tarihçiliğe imkân vermektedir. Taberi Tarihi, Milel ve Nihal, Kısas-ı Enbiya buna en iyi örneklerden sayılabilir. Ancak, bu genel tarihçilik, İslam tarihi ile sınırlı kalmamışsa da, Kuran’ın  “ders çıkarıcı” vakanüvisliğini örnek aldığı için Aydınlanma’nın bilimsel tarih teziyle paralel düşecek bir olgusallığı içerisinde barındırmamaktadır.

İslam tarihçiliğinin mutlaka Aydınlanma Dönemi tarih bilimi yöntemi ve içeriğiyle karşılaştırılarak ortaya konması bu makalenin asıl amacı değildir. Bu karşılaştırma, genel İslam tarihçiliğinin bugün hangi aşamada bulunması gerektiğini; hangi aşamaları katetmesi lazım geleceğini tarih felsefesi açısından tartışmaya açmaktır. Tarih felsefesi, henüz bizim dini ve kültürel geleneğimizde yerleşik bir metot olma aşamasındadır. İşte Sünni İslam tarihçiliği, modern tarihçilik aşamasına kanaatimce İslam Felsefesi tarihi sayesinde ulaşabilir.

SÜNNİ TARİH ANLAYIŞININ KUSURLARI

İki farklı tarih geleneği ve yaklaşımından birisinin diğerine göre tercih edilebilir olması, İslam tarihçiliğinde işlerin yolunda gittiğini söylememiz için yeterli bir kanıt değildir. Sünni tarih, her ne kadar “genel İslam tarihi”  olarak, Şiiliğin “aile tarihi”ne göre daha kapsayıcı sayılsa da, şu kusurları taşımaktan kurtulamamıştır:

  1. İbn Haldun’un o günkü tespiti ve eleştiriye konu edindiği “hikâyecilik” ve “menkıbecilik”, bugün de geçerliliğini korumaktadır.
  2. Bireysel ve toplumsal dindarlık tarzını belirleyen, biçimleyen ve yönlendiren, İslam tarihidir. Din tahsilinin yapıldığı kurumlarda İslam tarihi, bir bilim dalı olarak değil, çoğun, Hz. Peygamber’in ve İslam büyüklerinin kahramanlık hikâyeleri olarak işlenmekte; “Nasıl Müslüman olunur?”, “Peygamber’in sireti (yaşam biçim) nasıl tatbik edilir?”, “Filanca Sahabi ya da İslam Şehidi gibi nasıl bir hayat tarzı izlenmelidir?” gibi telkin içerikli sorulara hep İslam tarihinden örnekler verilerek cevaplar bulunmaya çalışılmaktadır. Oysa tarihsel olgu ve olaylar, telkinin değil, tahlilin konusu olmalıdır. Tarih, bir insanın nasıl bir dindar olacağını değil, dinin nerede, ne zaman ve nasıl ortaya çıkıp geliştiğini kronolojik olarak tek tek belirlemeyi hedefler. Bu hedefinden saptığında o, tarih değil, bir mezhep veya meşrebin siyasal ve öznel bir inşası olarak kalır.
  3. İslam tarihi, bugünkü haliyle bile,-pratikte pek mümkün olmasa da- neredeyse insanlığın tarihini Hz. Peygamber’le başlatmak gibi önüne geçilmez bir arzu içindedir. Bunun en önemli kanıtı, İslam kültür ve medeniyetinin ne kendisinden önceki ne de sonraki din, kültür ve medeniyetlere “bulaşmadan”  “ nev’i şahsına münhasır” bir din ve medeniyet olduğu fikrinin ısrarla tarih inşasında kullanılmasıdır. Oysa Taberi Tarihi, İbn Miskeveyh’in Tecaribü’l-Ümem’i, Vehb b. Münebbih’in Kitabü’l-Müluk’uile bir dönem yakalanmış olan genel insanlık tarihi yazıcılığını hariç tutmak gerekir. Bu noktada asıl problem, İslam düşüncesinin XIII. Yüzyıldan itibaren eski hızını kaybetmesiyle tüm alanlarda, daha önce yakaladığı entelektüel birikim ve başarıyı sürdürememiş olmasını gereği gibi değerlendirmemektir. Bu tür tarih anlayışında teolojik ve savunmacı yorumun etkisi hayli fazladır. “İslam kendisinden önceki tüm dinleri tamamen lağvetmiştir” şeklindeki eksik ve tepkisel yargı, “İslam tarihinin de kendisinden önceki insanlığın ve medeniyetlerin tarihinin de buna bağlı olarak “önemsenmemesi sonucunu doğurmuştur. Oryantalist tarih geleneğinin İslam düşünce tarihini görmezden gelmesinde kendi önyargıları kadar bu faktörün de rol oynadığını öne sürmek garip karşılanmayacaktır. İslam’ın tek ve en mükemmel din olduğu inancı, İslam dininin dünyadaki yerini sıra dışı hale getirdiği gibi, tarihini de mahallileştirmiş, İslam’da bilim ve bilimsel mirasın dilinin evrenselleşmesine engel oluşturmuştur.
  4. İslam tarihi Hz. Muhammed’le başlatılmış ve “Hulefa-i Raşidin” in son halkası Hz. Ali ile sone erdirilmiştir.  Hz. Peygamberle başlatılması ve daha öncesinin, lağvedilen din ve medeniyetlere inhisar ettirilmiş olması, bu tarih geleneğinin başlangıç gerekçesini oluştururken, dört halife ile son verilişinin gerekçesini de, yine teolojik kaygılar oluşturmuş; hilafetin Emevilerle bittiği, dolayısıyla “İslam’da tarihin sonuna” gelindiği neticede sonraki dönemlerin “İslami” olmadığı tezine yaslanılmıştır. Bu anlayış, İslam dünyasında sadece “fundamentalist kanat”ın kanaati gibi görünse de, İslam tarihi bunu teolojik perspektifi sayesinde genel bir inanca dönüştürmüştür.
  5. Tarih, bir cihat ve fetih maceralarından ibaret görülmüş; fikri ve akli birikim bu tarihin önemli bir parçası bile sayılmamıştır. Yani, İslam tarihi bilimsel birikimin tarihinden çok, cihat ve fetihlere ait destanlardan teşekkül ettirilmiştir. Bu da doğal olarak içte ve dışta siyasi ve sosyal çatışmaları doğurmuş, onlarca mezhep ve bir o kadar da İslam tarihi geleneği türetilmiştir.

Şİİ TARİH ANLAYIŞININ KUSURLARI

Şiiliğin ve dolayısıyla ondan türeyen tüm mezheplerin tarih geleneği ise bundan daha fazla eleştiriyi hak etmektedir. Bir “aile tarihi” görünümündeki bu tarih anlayışı da şu kusurları taşımaktadır:

  1. Şii İslam tarihçiliği, İslam düşünce tarihinin kısmi bir yansıması görünümündedir. “Sünniliğin memaliğidir” gerekçesiyle, tarihin kısm-ı azamisini ve buna ait düşünce mirasını redd-i miras tavrıyla yok farz etmektedir. Tarih, burada daha geç başlar. Başlangıcı, hâkim figur olarak Hz. Ali belirlenmiştir. Sonunu da “Beklenen Mehdi veya Beklenen İmam” tayin etmiştir.
  2. Tarihten çok tarih bilinci ideolojisi başat öğe olarak ortaya çıkmaktadır.
  3. Medeniyetin tarihi yerine, Ehl-i Beyt’in ve belli soydan gelen kimselerin tarihi yazılmıştır.
  4. Siyasal ve ideolojik unsurlar bu tarih anlayışında daha da belirgindir.
  5. Tarih, iktidardaki erke karşı girişilen mücadelenin hikâyesi formunda teşkil edilmiştir.

Her iki tarih anlayışı da tarihi pozitif bir bilim olarak görmemektedir. En azından XIII. Yüzyıldan beri bu böyledir diyebiliriz. İlkinde iktidar erkine dayalı cihat ve fetih ruhunun telkin edici biçimlendirmeleri hâkimken, ikincisinde, iktidara ve siyasal erke karşı girişilen harekette başat rol oynadığı varsayılan bir ailenin ve bağlılarının “zulme karşı” direnişleri”   belirleyici olmuştur.

Batı’daki tarih geleneği ise, İslam tarihçiliğinden oldukça farklıdır. Tarih, bir bilim olarak ele alınır. Analitik yöntemle işler. Savaşlar ve “Tanrı krallığı” yolundaki mücadeleler yer alsa da, tarihin amacı, entelektüel birikimi nesnel olgular olarak incelemek; düşünsel sürekliliği bu olguları yeniden üreterek sağlamaktır. Demek ki önce tarih, bir olgular bilimi olarak tespit edilmeli, daha sonra da bunlar felsefenin genelleyici, çözümleyici ve sorgulayıcı yöntemiyle yeniden üretilmelidir.

O halde, İslam tarihçiliği, İslam felsefesi tarihçiliğinin karşılaştığı zorlukları, böyle bir tarih anlayışıyla kolaylaştıracak felsefi bir yönteme muhtaçtır diyebiliriz.  İslam tarihi ve tarihçiliğinin sorunlarını burada irdelemek, onun entelektüel boyutuna denk düşen İslam felsefesi tarihi ve tarihçiliğine yoğunlaşmamızı engelleyebilir.

Öyleyse, İslam felsefesi tarihi, diğer İslam bilimlerinde olduğu gibi, genel İslam tarihi için de bir anahtar tamlama mevkiindedir. Çünkü İslam felsefesi savaş, fetih, tarihi olmadığı gibi, bir aile tarihi ya da bir tahkiye yöntemi de değildir. İslam felsefesi tarihi, İslam öncesinden başlar. İslamiyet’in geliş tarihi ona asıl rengini kazandırır. İslam’dan önce başlaması, hem İslamiyet’i hem de onun tarihini, öteki din ve medeniyetlere bütünleştirir ve onu insanlığın ortak mirasına dönüştürür.  Diğer kültür ve medeniyetlerle birlikte yaşayan İslam medeniyeti, onlarla hem kaynaşır hem de kendi tarihsel sürekliliğini güvence altına alır.  İslam felsefesi tarihi belli bir yer ve zamanda da sona ermez. Çünkü Emeviler dönemi bir bitiş değil, bilimsel ve felsefi tarihin henüz bir başlangıcıdır ve günümüze kadar gelir.