Mustafa Kemal'in ordusundan profesyonel orduya

Tayfun Olam yazdı...

Mustafa Kemal'in ordusundan profesyonel orduya

Görünürde sahilde benden başka kimse yoktu. Öğle vakti güneş tepemde güz serinliğinde yalancı bir sıcaklık vücudumu sarmış, rüzgara karşı yürüyordum. Deniz ışıl ışıl parlıyordu. Bir an içinde bulunduğum yalnızlığın farkına vardım. Benden başka kimse yok gibiydi. Kumsalda yalnız başına kamp sandalyesinde oturduğunu görmesem buna inanacaktım; Tuğrusan abiyi ilk kez evinden çıkmış görüyordum.  

Yanına gidip gitmemekte tereddüt ettim. Askerden yeni gelmiştim, yalnızdım, onunla konuşmak iyi gelir diye düşündüm.

Denizde bir noktaya kilitlenmiş bakıyordu, kovboy şapkası başının gerisine sarkmıştı, gölgemi fark etti, başını yana çevirdi selamlaştık. Sonra aynı noktaya yine baktı, bir gemi vardı orada, acaba önceden çalıştığı gemiye mi benzetti? anıları mı canlandı?  

Bir süre konuşmadı sonra bana döndü: haklıydın, dedi. Askere gidilmesi gerektiğinde haklıydın...

Gitmeden önce Tuğrusan abiye bedelli askerlikle ilgili fikirlerimi anlatmıştım. Kemalistlerin bedelli askerliğe karşı olmasını gerektiğini, orduya ilerici geçmişini hatırlatma noktasında Kemalistlerin askerlik yapmayı bir kampanyaya dönüştürmeleri gerektiğini söylemiştim. Böylece hem halkçılık ilkesinin gereği olarak iyi eğitim alamamış Anadolu çocuklarını tanıyacak, onları kazanacaktık, hem de bu kaynaşmanın insanımızı tanımada, anlamada ufkumuzu açacağını düşünüyordum. Devletin, ‘İslami’ bir parti devletine dönüşmesine karşı olarak devleti kuruluş felsefesiyle sahiplenecek bir kampanya olarak düşünmüştüm. Disiplinli olmak, bazı konularda sabrımızın zorlanması ve konfordan vazgeçmek ileride bir gün olası bir işgalde deneyim olarak işimize yarar, diyordum.

Tuğrusan abi ben askerdeyken birkaç kez aramış, yine bu konuda haklı olduğumu söylemişti. Bir pişmanlık içindeydi. Askerden döndüğümde durumunun daha kötü olduğunu öğrenmiştim. Hakkari’deki Geçimli karakoluna gidip beni askere alın diye yalvarmak istiyordu. Her akşam ailesiyle kaldığı evinden bağırışlar duymaya alışıktık. Psikolojik rahatsızlıkları vardı. Son zamanlarda hiç iyi değildi.  

Onu pişmanlığından vazgeçirmek için askerdeyken karşılaştığım aşağılayıcı durumları anlatıyordum. İdealist bir tavırla askere gitsem de karşılaştığım olumsuzluklar ve asker arkadaşlarımın benimle aynı idealleri paylaşmamaları ister istemez fikirlerimdeki kararlılığı sarsıyordu.  

Ancak kendisine pişman olmaması için ne anlatırsam anlatayım, intihar teşebbüsündeki insanlara yapılan ikna konuşmalarının sığlığına benzer bir sığlıkta kaldığımı biliyordum.  

“Askerlik, gemi kadar travmatik bir ortam olamaz,” diyordu.  

Tuğrusan abi gemilerde çalışmıştı. Oradan kalan bir travması vardı. Gemilerden döndüğünde babasının bir tanıdığı sayesinde belediyeye girmişti. Belediyede çalıştığı bölüm gereği yolsuzluklara şahit olmuştu. Bir yandan da bedelli askerlik parası biriktirme imkanı olmuştu. Anlattığına göre kardeşi askerden döndüğünde demiş ki: “abi gerek yok, bir alay uyuşturucu bağımlısı var, ülke bitmiş,”

Ailesinin askerlik yapmayı gereksiz görmesiyle haksız bir şekilde girdiğini düşündüğü işten kazandığı parayla bedelli askerlik yapmıştı.

Sonrasında belediyeden istifa etti. Yine gemilere gitti. Bu son dönüşünde daha kötüydü. Bir motosikleti vardı, ona atlayıp meralara giderdi, vücuduna dövmeler yaptırırdı, ailesiyle kaldığı evden bağırışlar, küfürler duyulurdu.  

Son günlerde eve kapanmıştı. O yüzden gördüğümde konuşmak istemiştim. Onu pişmanlığından vazgeçirmek istiyordum. Ama gemilerde neler yaşadıysa anlattıklarım tesir etmiyordu. Yalnızca Hakkari’ye gitmek istediğini söylüyordu. Şehit haberleri onu sarsıyordu, şehit annelerine karşı vicdanı sızlıyordu.  

Tuğrusan abinin askerlik yapmadığı için acı çekmesi içinde bulunduğumuz dönem gereği bana tuhaf geliyordu. Gençlerin çoğunluğunun tecil ettirerek, çürük raporu almaya çalışarak, para bastırarak kaçtığı askerliğe gitmediği için bunalımdaydı. Ona baktığımda Eski Türkiye’den günümüze ışınlanmış birini görüyordum sanki.

Bu adamın kimsenin anlamadığı bir derdi vardı.

YIRTIP ATTIĞIMIZ SEVR NASIL CANLANDI?

Nizamiye önünde onlarca asker bavullarıyla bekliyorlardı. Nizamiye kapısında nöbetteydim, askerleri almaya gelen otobüslere kapıyı açıyordum. O hafta kışlalar boşalıyordu.

2019 yılının Haziran ayı Kıbrıs Güzelyurt’ta kafamdaki soru işareti şuydu: acaba Sevr’i yeniden mi imzalamıştık?

Askerlik 12 aydan 6 aya düşmüştü.  

6 ayını tamamlamış olanlar terhis oluyorlardı, kışlada çok az kalmıştık, nöbetler dönmüyordu, her gece nöbet tutuyordum, bir sabah 4-6 nöbetinde yanımdaki arkadaş yakında terhis olacağından heyecanlıydı, mutluydu, onun ve diğerlerinin mutluluğu, komutanların kayıtsızlığı beni dehşete düşürüyordu.  

Çünkü 1920’de imzalanan Sevr Antlaşmasının 165.maddesinde de zorunlu askerlik kaldırılıyordu, askerlik süresi 36 aydan 12 aya indiriliyordu.  

Bu antlaşma orduyu dağıtıyordu; askeri okullar kapatılacaktı, birlikler terhis edilecekti.

Bavul tıkırtıları, otobüslerin gidip gelmeleri bitmek bilmiyordu, ranzalar, dolaplar boşalmıştı, üniformalar çuvallara doldurulup bırakılmıştı. Bu manzaralar tarih ve ulus bilinci olan her yurttaş için ulusal bir travma etkisi yaratacakken ortamdaki bayram havasına anlam veremiyordum; ya ben militarist bir ruh hastasıydım ya da bu olanlar gerçekten kabul edilebilir değildi.

Yurttaşlık bağımı zedeleyen bu olaydan önce yine askerdeyken acemi birliğinde bedelli askerlik yapanların revir önündeki hal ve hareketleri beni düşündürmüştü. Komutanlar onları kayırıyordu. Tırnakları incinse, ayakları ağrısa, tıraş olmaktan sıkılsa istirahat raporu alan bu tiplerin rahatlığını görmek ağrıma gidiyordu. Aradaki sosyo-ekonomik farkı bu kadar hissettirmeye gerek var mıydı? komutanlarımız bizi hor görürken, onlara neden babacandılar?

Sevr Antlaşmasıyla birlikte Osmanlı’daki askerlik yasalarına baktığımda bu travmalarımın o zaman da bugün olduğu gibi yaşandıklarını gördüm. Çünkü Osmanlı’da bugün olduğu gibi Bedel-i Şahsi dedikleri bedelli ücreti ödenerek askerlikten muaf olabiliyordun, yerine başkası gidiyordu. Muaf olacaklar öncesinde bir kura sonucunu bekleyeceklerdi. Sonradan Bedel-i Nakdi uygulamasına geçilecek, böylece parayı veren zorunlu askerlik yapmayacaktı. Osmanlı’nın 1846 yılındaki Askerlik Kanunnamesi’nde padişah dilediği kişileri askerlikten muaf tutabiliyordu.  

Geçmişte olanlar bugün olduğu gibi yaşanıyordu, öyleyse bu bayram havası nedendi?  

Komutanlarımız ise başka bir telaşın içindeydi; “kışlada kalın, askerliğe devam edin” diye ikna konuşmaları yapıyorlardı. Kalanlar aylık 2000-2500 lira arası maaşla devam edeceklerdi. Oysa bu parayı dışarıda da kazanabilirdik, en önemlisi insan muamelesi görebilirdik.

Daha önce halkın askerlikten bu denli kaçtığı bir dönem olmuş mudur?

Savaşta olabilir ama savaşta değildik.  

Uzun, yorucu bir savaştan da çıkmadık.

Acaba yurttaşları ortak bir idealin peşinde koşturamadıklarından mı?

Ergenekon, Balyoz davalarıyla ordunun yıpratıldığını biliyordum, ama ordunun kendi içindeki askeri yıpratma mekanizmalarının ne kadar vahşileştiğini de görüyordum.

Orduyla millet arasında salt paraya dayalı bir bağ oluşturuyorlardı. Toplumu dönüştürücü cumhuriyetin itici gücü misyonu, yerini Neoliberal-İslami orduya bırakıyordu.  

Bu durumdan siyasetçiler sorumlu olduğu kadar generaller de sorumluydu.

1920’de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un askerliğe dayalı özünden koparılmış Türk yığınları hayalini bilerek ya da bilmeyerek gerçekleştiriyorlardı…

Lord Curzon: “Türkler için askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. Kuşkusuz, Türkler askerlik yapmak isterlerse başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Ancak, İngiltere buna dahi itiraz eder. Çünkü Türkler diğer düşmanlarımızdan çok farklıdır, başka bir yerde bile askeri eğitim görmeleri iyi değildir. Türkiye'de yeniden askeri bir dönem açabilirler.”

LAĞVEDİLMEYİ BEKLEYEN TSK YAHUT AYRI BİR SOSYAL SINIF

Ben askerdeyken ilkokul mezunu Kemalist tanıdım, kollarında faça izleri vardı. Bir de mescide koşan Nurcu komutanlar tanıdım.

Onlardan idealist bir subay tavrı beklerken “neden bedelli askerlik yapmadınız?” dediler.

Onlar çok akıllıydı, zekiydi tabii, biz burada ne arıyorduk? enayiydik(!)

Kendilerini insan sarrafı görürler, duruşundan, bakışından anlarım diyerek övünürler. Rastgele birkaç tespiti doğru çıktı diye insanları çözdük pozlarına girerlerdi. Ama nedense yıllardır aralarındaki Fethullahçıları görememişlerdir, açığa çıkaramamışlardır, söz konusu dincilikse, Natoculuksa insan sarraflığı yetileri çalışmıyor, çok ilginç.

Bugün Türk subayının geldiği bir nokta var; farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da bir Türk subayı tipi vardır ve bu tipi meydana getiren serüvene değinmek lazım;

Bu serüven aynı zamanda ordunun ayrı bir sosyo-ekonomik sınıf olarak nasıl geliştiğinin hikayesidir. 27 Mayıs ihtilalinden önce barınmak için apartmanların ancak bodrum katlarını kiralayabilen Türk subayı nasıl bir değişim yaşadı da çocuklarını yurt dışında okutabilen, şirketlere yönetici olabilen, yazlık sahibi, tekne sahibi CEO komutanlara dönüştüler?   

Çanakkale’de yaralı silah arkadaşını sırtında taşıyan kardeşlik ruhu, 1990’lara gelindiğinde nasıl bir süreçten geçmişti de Eşref Bitlis’in şüpheli ölümüyle ilgili resmi bir yazışmaya, ciddi bir soruşturmaya dahi gerek görmemişti?  

Kubilay için yobazları darağacında sallandıran askerin laikliğe imanı, Sivas katliamına gelindiğinde sessizce yananları izleyecek kadar neden zayıflamıştı?

Mehmetçik’in canını yayılmacı hayallere kurban vermemek için direnen Kemalist aklın ordusu, yıllar içinde neler yaşamıştı da Fethi Şahin ile Sefter Taş’ın IŞİD tarafından yakılmalarını öylece seyretmişti? şehitliklerini bile baştan kabul etmemişti.

Mitolojisinde, töresinde, geleneğinde doğayı korumak hatta tapınmak varken yanan ormanlarımıza yetkim yok diyerek bir kova su atmaya aciz hale nasıl düşmüştü?

Bir zamanlar emperyalizme karşı ilk savaşı vererek mazlum milletlere hürriyet kıvılcımları saçan Türk ordusu ne olmuştu da kendi yurdunun ezilenlerine, yananlarına seyirci kalmıştı?

Orduyla Millet Arasındaki Gri Duvarlar Nasıl Örüldü?

Truman Doktrini kapsamında Amerika’dan Türkiye’ye yapılan yardımlarla birlikte Türk ordusu soğuk savaşın bir tarafı haline gelmişti. NATO’ya girmemizle birlikte ordu Amerika’nın soğuk savaş politikalarına uygun tasarlanacaktı. Ancak bu tasarılar sadece askeri kanatla sınırlı kalamazdı. Türk ordusunu Amerikan politikalarına uygun tasarlamak sonuçta yeni bir Türk subayı karakterinin oluşturulmasıyla mümkündü.

1953 yılında Demokrat Partililerin Anadolu’da dağıttıkları bir kitap vardı, Mehmet Saffet Engin ya da sonradan aldığı isimle Arın Engin’in Atatürkçülük ve Moskofluk-Türklük Savaşları kitabı bir Anti-Komünist propaganda kitabı olarak dağıtılıyordu. Bu kitaptan sonra Atatürkçülükte Din ve Dil adında bir kitap daha çıkardı. Bu kitaplar Anti-Komünist ve ırkçı bir çizgidedir, Amerika’nın soğuk savaş çıkarlarına hizmet eder.

Mehmet Saffet Engin dönemin Exeter’i diyebileceğimiz Columbia Üniversitesi’nde öğrenim görmüştü. Atatürkçülük terimini icat eden kişidir. Atatürk’ü tanrı katına çıkaran tavrı, Türk ırkçılığı, Komünizmle mücadeleye desteği, Nazi Almanya’sı adına çalışması dikkat çeken özellikleridir. Sovyetler’in nüfuzundaki Türkler’i Nazi’lerin lehine örgütleme çalışmaları olmuştur.

Yine bir Columbia Üniversiteli olan Kasım Gülek 1950’lerde CHP genel sekreteriydi. Mehmet Saffet Engin’le aynı üniversitede öğrenim görmüştü. Kendisinden sonraki CHP genel sekreteri Bülent Ecevit gibi Rockefeller bursuyla akademik kariyerini sürdürmüştü.

Ve yine Ecevit gibi o da Robert Kolej mezunudur. İkisi de Fethullah Gülen’in destekçisiydi.  

1935 CHP programında geçen ‘Kemalizm prensipleri’ ifadesinin terk edildiği 1939 kurultayında partinin program komisyonunda yer alıyordu.  

Kemalizm’in kaldırılıp Atatürk Yolu ifadesinin seçildiği 1953 kurultayında CHP genel sekreteriydi.

Yani hem DP kanadında hem de CHP kanadında Kemalizm’e karşı tuhaf bir alerji başlamıştı.  

Bu alerjinin Türk-Amerikan ilişkilerinde yakınlaşmayla başlaması, NATO’ya girmemizle depreşmesi, Columbia Üniversitesi’nde okumuş iki Türk’ün çalışmalarıyla aynı dönemde gündeme gelmesi tesadüfle açıklanabilir mi?

Bu kişilerin Amerika’daki bağlantıları, kimlerin fikirleriyle harekete geçtikleri Cenk Yaltırak’ın Aydınlanma 1923 Devrimi 21.Yüzyılda Kemalizm kitabındaki makalelerinde okunabilir.

Atatürk’ün ölümünden sonra parti programından Kemalizm’in çıkarılmasının yanında La Turquie Kemaliste dergisinin her yıl yayımlanması aşama aşama azaltılmış, sonunda tamamen kapatılmıştır.

Peki, Atatürk’ün ölümünden sonra Kemalizm değil Atatürkçülük ısrarı nedendir?

Bu ısrar 1947’de Kemalist eğitim müfredatlarının kaldırılması, Köy Enstitülerinin işlevsizleştirilmesi ve sonunda kapatılmasıyla paralel sürmüştür.

Öyleyse buradan çıkarmamız gereken sonuç şudur; Türkiye Amerika’nın uydusu bir devlet haline gelecekse ulusal bir –izm davası olmayacaktı. Memleketin ulusal bir ideolojisi olmayacaktı. Atatürk bir ideolog değil, fikri hakim kılınacaktı. Atatürk’ü ideolojiler üstü ilan edip prensiplerini yalnızlaştırmak gerekecekti. Bu sayede Amerika güdümünde bir sağ ve bir sol olacaktı. Türk gençliği sağda ve solda dışarıdan ithal –izmlerle kamplara bölünecekti. Bu kamplara bir Atatürk dayanağı lazım olduğunda ‘Atatürkçülük’ adı altında Mustafa Kemal’i devrimci, halkçı, bilimsel yanından koparan, emperyalizm adına tehdit oluşturmayan, ehlileştirilmiş, uslu, şekilci bir uydurukluk verilmeliydi. Bu uydurma anlayışın esas koruyucusu da Türk Silahlı Kuvvetleri olacaktı. Bu doğrultuda subaylar yetişecek, ihtilal metinlerinde buna yaslanacak ve ileride yurtseveler subayları tutsak edilse bile ‘Kemalistim’ diyemeyecek kadar NATO aklı dimağlarında yerleşik olacaktı.

Bu uydurukluğu Siyasal İslamcılar bile benimsemiştir. Çünkü NATO ve irtica için tehlikesi yoktur. Hulusi Akar’ın “TSK’da Atatürkçü düşünce değişmedi,” sözü buna örnektir. Sözünü ettiği Atatürkçü düşünce, 1950'lerden beri sınırlarını NATO'nun belirlediği; emperyalizmi rahatsız etmeyen, törenlere indirgenmiş, devrimci yönü budanmış, laiklik ilkesi karikatürize edilmiş dolayısıyla şekilci kaygılarla içi boşaltılmış, yurtta sulh cihanda sulh yerine, yurtta NATO cihanda NATO düsturuyla Amerika'nın çıkarları doğrultusunda komşu ülkelerde savaşları körüklemiş, İslami olmaya açık bir Atatürkçülüktür. Kemalizm'in önündeki en büyük engeldir.  

Türk subayı 1940’lardan beri kendisi için hazırlanan bu ideolojik gömleği giyerek ihtilallere gidecekti:

HER İHTİLALDE BÜYÜYEN HAKİ SERMAYE

27 Mayıs ihtilali Demokrat Parti iktidarının totaliter bir rejim kurma yoluna girmesi sonucunda gerçekleşti. Devalüasyon, İstanbul burjuvazisinin tarıma desteğe olan rahatsızlığı, öğrenci hareketleri, Menderes’in Amerika’yla olan ilişkilerinin bozulması ve subayların rejim kaygıları dışında Amerikan etkisi hiç olmadığı söylenebilir mi?  

27 Mayıs demokrasimize özgürlükçü bir anayasa armağan etmiş olsa da sonuçta NATO ve CENTO’ya bağlıydı.  

Sovyetler’in olası bir işgaline karşılık Amerika’nın Anadolu’daki planı Toroslar’a çekilmeyi öngörüyordu. Bu savaş planına göre 1. 2. ve 3. ordular geri çekilecekti, bu çekilme sırasında istihkam birliklerimiz yolları, köprüleri imha edecekti. Bu sayede Kızıl Ordu zaman kaybedecek, karargahından uzaklaşacak, lojistik desteği zorlaşacaktı. Kızıl Ordu Toroslar hattına vardığında İncirlik Üssü’ndan kalkacak Amerikan jetleri ve Akdeniz’deki deniz kuvvetlerinin desteğiyle Türk ordusuna yardım edecekti. Böylece Ortadoğu’daki petrol kaynaklarının önüne bir set çekecekti.  

Bu savaş stratejisine göre Anadolu boşaltılıyordu, askeri birliklerimiz güneye çekilecekti. Çünkü Kızıl Ordu’nun hava ve kara gücünün Türk savunmasını kısa bir sürede geçeceği düşünülüyordu.  

Boşalttığımız topraklardaki Sovyet güçlerini bir yandan gerilla faaliyetleriyle yıpratmamız gerekecekti. Toroslar hattında Türk ordusu ve NATO güçleriyle çarpışacak Kızıl Ordu’nun arkası Kontrgerilla tarafından taktik savaşlarla bertaraf edilmeliydi.  

Bu stratejideki geri çekilme taktiğinin lojistik hazırlıkları Truman Doktrini’nden bu yana sürdürülüyordu. 1948 yılında Hilts raporu, 1950 yılındaki Thornburg raporu Türkiye’de demiryolu ulaşımı yerine karayolu ulaşımını öneriyordu. Karayollarının yapılması için Amerika maddi desteği sağlayacaktı. Bu tasarılarda rol alan iki kişi Kasım Gülek ile Vecdi Diker olacaktı. Yolların nerelere yapılacağını Amerika’da Pentagon yetkilileriyle görüşmüşlerdi. Görüldüğü üzere Kasım Gülek ismi bir de bu alanda karşımıza çıkıyor. Kendisi gibi Robert Kolejli olan Vecdi Diker’le demir ağlar yerine Amerika’nın soğuk savaş ağlarını örmeyi üstlenmişlerdi.

Bu savaş stratejisinin lojistik ve gayrı nizami harp ayaklarına uygun idari düzenlemeler ve yasalar elzemdi. Kontrgerilla elemanlarının seçilmesi, eğitilmesi, silah ve mühimmatlarının saklanması, sevkiyatı, konuşlanmaları gizlilik içerisinde yürütülmeliydi. Bu konuda bir yasa önerisinin mecliste ve basında tartışılması gizliliği ihlal ederdi. Ayrıca orduyla hükümet arasındaki gerginlik böyle bir yasanın meclisten geçmesini zora sokacak bir diğer engeldi.

Bu yasa askerin ordu dışındaki hizmetlerde bulunmasının önünü açacaktı.  

İhtilalden sonra Başbakanlık Müsteşarı Alparslan Türkeş’in hazırladığı kararnameyle mümkün olacaktı. Kararname 28 Mayıs 1960 tarihinde yürürlüğe girmişti. Subayların tayinleri çeşitli kaymakamlıklara yapılmıştı.

Askerin ordu dışındaki hizmetlerde istihdam edilmesiyle birlikte yıllardır apartmanların bodrum katlarında ihtirasları bilenen subaylarımız için yeni bir dönem başlamıştı. Askeri lojmanlar yapılmalıydı, maaşları artırılmalıydı, sicil ve özgeçmiş askeri hiyerarşide daha belirgin bir rol oynamalıydı. Ordu kendi içinde bir kast sistemine gidiyordu.

1960 yılından sonra lojmanlar sosyal mesken-lojman olarak tasarlanmıştır. Öncesinde sadece memur meskeni olarak inşa edilirdi. Bu durum askeri lojmanları birer komüne dönüştürmüştür. Askerleri halktan uzaklaştırmıştır. Meslek içi dayanışma ve sosyalleşme ağlarını genişletmiş ancak bu kapalılık salt mekanda değil zihniyette de kendini belli etmiştir. Öyle ki aydınlarla, öğrencilerle, işçilerle arasına ister istemez mesafe koymuştur. Bu ayrıcalıklı konum dışarıda hissedildiği kadar askeri hiyerarşinin çizdiği sınırları da kalınlaştırmıştır; subaylar lojmanların en iyi bölümlerine yerleşir, astsubaylar orta seviyede yer bulurlar, uzman çavuşlar gene ya bu imkandan yararlanamaz ya da 50 metrekarelik bodrum katlar reva görülür.  

Bu yerleştirmelerde askerlerin sicil puanları etkilidir. İyi bir sicil puanı askerin emirleri hiç sorgulamaması, derhal itaat etmesiyle mümkündür. Bunun yanında ‘CV subay’ diyebileceğimiz akademik kariyeri ön planda tutan subay tipinin bu kast sisteminde sınıfı yüksek olur. Bir doktora iki yıl mümtaz terfi getirir. Dolayısıyla Türk subayının ideolojisi Sicilizm olur. Bu sistemden Mustafa Kemal’in askeri çıkmaz. Bugün TSK'daki subayların, paşaların hepsini toplasak, yüzyıl öncesine göndersek, ben sanmıyorum biri çıksın cumhuriyet kuracağız, desin. Sicilleri bozulmasın diye Atatürk’ün Bursa Nutku’nu ve Medeni Bilgiler kitabını sansürsüz okuyup savunmaktan imtina ederler. Silah arkadaşları Ergenekon ve Balyoz davalarında Silivri’de tutsak edildiklerinde onları ziyaret etmekten bile çekinirler. Milli bayramlarda sosyal medyada Atatürk’ü anmaktan kaçınırlar. Kışlada Said-i Nursi’nin risalelerini okuyup propagandasını yapanları görmezden gelirler. TSK’nın sosyal medya hesabında Anıtkabir fotoğrafı paylaşmasına bile tahammül edemeyenlere açıklama yapma gereği hissederler. İşte bunlar hep, ‘ya sicilim bozulursa?’ korkusunun getirdiği ilkesizliklerdir.

Memur da olsalar ayrı bir sınıf olma yolunda ilerleyen askerin lojman atılımından sonra kendi kapitalist düzenini kurma sırası gelecekti; her ihtilalde ve her krizde büyüyen haki sermayenin temeli 3 Ocak 1961 tarihinde Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK’ın) kurulmasıyla atılacaktı. Emekli Sandığı dışında ayrı bir sosyal güvence olarak düşünülmüştü. 1950’lerin sonunda mecliste gündeme gelmişti ancak ihtilal sonrasında kurulabilmişti.  

Amerika’daki muadili USAA’dan esinlenilmişti. Ancak USAA sadece finans alanında sınırlıdır. Yıllık 40 milyar dolara yakın ciroları vardır. Yıl sonunda paranın büyük kısmı asker üyelerine dağıtılır.

OYAK ise uzman çavuş, astsubay, yedek subay, subay üyelerinin maaşlarından yüzde 5-10 kesintiler yapar, zorunludur. USAA’dan farklı olarak sanayi ve hizmet gruplarında 30 iştiraki ve bunlara bağlı olarak 91 şirketi vardır. Örneğin, Çimento sektöründe hakim konumdadır. Kemalist devrimci özden uzaklaşan zihinlerin betonlaşmasında bu sektöre yatırım gerekli görülmüş olabilir.

OYAK kurumlar vergisi, veraset ve intikal vergisi, gelir vergisi, damga vergisi ve gider vergisinden muaf tutulmuştur. OYAK kurulduğunda Milli Savunma Bakanlığı tarafından yönetimine Vehbi Koç, Kazım Taşkent, Nüzhet Tekül gibi büyük sermayedarlar dahil edilmiştir. Bu ilişkiler Haki Sermayenin Komprador Sermayeyle yakınlığı açısından dikkat çekicidir. Nitekim Kompradorlar askeri kendi çıkarları doğrultusunda kontrollerine alırlar. 12 Eylül’e giden yola bu ittifakla çıkılmıştır.

OYAK’ın dünyada eşi benzerine az rastlanır bu imtiyazlı hali her ekonomik krizden en az zararla ve yüksek kâr oranlarıyla çıkmasını sağlamıştır. Örneğin, 2001 krizinde halk yoksullaşırken krizden önce nereden geldiği belirsiz devalüasyon olacağı hissiyle 23 Şubat’ta aldıkları dolarlarla krizde 1 milyon liradan fazla kazanç sağlamışlardır. Siyasetle ilişkisi bu açıdan sorgulanmalıdır. Örneğin, 28 Şubat kararlarının alınmasında salt laiklik kaygısı mı vardı? yoksa büyüyen İslami sermayeye karşı bir hamle olarak da görülebilir mi? tartışılmaya açıktır.

OYAK en son Demirören Holding’ten Total Oil Türkiye ve Milangaz’ı satın almasıyla gündeme geldi. Demirören’in 2015 yılında 325 milyon euro’ya satın aldığı Total Türkiye’yi 450 milyon dolar’a alması tepki uyandırdı. AKP’nin yandaş sermayesini kurtarma operasyonu olarak görüldü.

OYAK ile MSB’nin bu yüzden mali soruşturmalardan geçmesi pek mümkün olmuyor. OYAK ciddi bir Sayıştay denetiminden geçirilmez. Sorgulanmasını isteyenler vatan haini ilan edilir. Oysa askeri harcamalarda şeffaflık istemek, vergisini ödeyen her yurttaşın haklı talebidir. Salgın sürecinde temel gıda ihtiyaçları bile karşılanmayan halkımız her gün hem maddi hem manevi anlamda iflas ederken Suriye’de Ruslarla devriye atmakla övünüyorlar, Suriye’de, Libya’da ve hiçbir zaman samimiyetle sahip çıkmadıkları Mavi Vatan maceralarıyla, doğalgaz bulduk tiyatrolarıyla halkı uyutmaya çalışıyorlar.

Haki Sermaye askeri dağlara gönderirken onların haklarını layıkıyla korur mu?  

2007 yılında Türkiye’de ilk olarak belki dünyada da ilk olarak askerler mensup oldukları orduyu yabancı mahkemelere şikayet etti.

Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği fon kaynağının yüzde 70’ini kendileri oluşturdukları halde OYAK yönetiminde söz sahibi olamadıkları için AİHM’e başvurdular.

Astsubaylar TSK’nın bel kemiğidir. Yedek subaylar da ordu için önemli bir insan kaynağıdır. Yedek subaylar maaşlarından yapılan kesintileri geri alamamaktan şikayetçiler. Astsubaylar da ordunun en kritik sınıfı ve OYAK’ı asıl besleyenler olmalarına rağmen yönetimde olmamalarından şikayetçiler.  

Bu şikayetlerin iç hukuk yollarında çözüme kavuşmaması yüzünden AİHM’e kadar gitmesi ordumuz ve milletimiz adına utanç verici değil midir?

Her yıl OYAK’ın açıkladığı kâr payı ordu mensupları arasında tartışma konusu olur, sosyal medyada tepki gösterirler.

Bu tepkilerin, görevi gerektiğinde vatan için ölmek olan askerler arasından yükselmesi ordunun işlevi neydi? ne oldu? diye düşündürür.

askerlerin diğer memurlardan sıyrılarak kendi kapitalizmini yaratması kendi içinde bir kast sistemini meydana getirmiştir. İşi, vatanı korumak ve savaşmak olan adamlar para derdine düşerlerse yarın öbür gün savaşa girdiğimizde bu moralle bu anlayışla neyi savunacaklar?

Görevi laik cumhuriyeti korumak olan askerlerimiz para için rejimin değişmesine sessiz kalmazlar mı? ya da kalmadılar mı?

Son olarak OYAK’ın yabancılarla ortaklıklarına değinmek gerekir. OYAK’ın 1999’dan beri ortağı olan Fransız şirket AXA, 2005 yılında 1915 Tehciri’ni soykırım sayarak 7 bin Ermeni varise 40 milyon dolar soykırım tazminatı ödedi.

Fransa, sözde Ermeni soykırımını inkar etmeyi bile cezalandırır.

OYAK buna rağmen hala AXA’yla ortaklığını sürdürür.

Ayrıca Barzani’nin Kürt Federe Devletinde OYAK’ın şirketleri çimento, kireç, yapı malzemeleri satıyor. Bir nevi Kürdistan’ı inşa ediyorlar. Bunu yapan ise Türk askerlerinin parasıyla büyüyen bir kurum.

Görüldüğü üzere askerin ayrı bir sosyal sınıf olma serüveni kendi içinde birçok tutarsızlığı beraberinde getiriyor. Bu tutarsızlıklar birer ulusal utanca dönüşüyor. Şehitlerimiz, gazilerimiz, vatanı için çarpışan Mehmetçimiz adına ne hazin bir düzen.

Bu düzenin kurulmasıyla Kontrgerilla’nın gelişimi paralellik seyreder.

Kontrgerilla’nın bir NATO mahsulü olduğunu düşünürsek bu hazin hikayenin NATO’ya girmemizle başladığını söyleyebiliriz. Bu sömürü düzeni hala devam ettiğine göre yeni bir düzen yani yeni bir ordu üzerine düşünmekte haksız sayılmayız.

HİKAYESİZLER

Bir güz günü öğle vakti Tuğrusan abiyi son görüşüm olacağını bilmiyordum. O günden sonra kumsal ıssızlaştı. Gemilere bakan adam yoktu artık. Kim bilir yine nerelere gitmişti? bir arayış içindeydi. Motorunu alıp giderdi, ortalıktan kaybolurdu. Yine böyle bir gitmek sandım. Belki dediği gibi Hakkari’ye gitmişti. Komutan onu deli sanmış olabilir, bedelli askerlik yaptığına pişman olduğu için altı ay askerlik yapmak isteyen biri... evet, deli gözüyle bakarlardı.

Aylar sonra fabrikadan yorgun argın döndüğüm bir gece kardeşim aradı. Konuşurken laf arasında Tuğrusan abinin öldüğünü söyledi, önemsiz bir ayrıntıymış gibi söyledi. Böyle adamların ölümleri hep önemsiz bir ayrıntı gibi söylenir. Meğer o zaman yine gemilere gitmiş, ailesi evden kovunca mecbur gemilere çalışmaya gitmiş. Çalıştığı tanker denizde bir tankerle çarpışmış, karaya oturmuş, çıkan yangında yananlardan biri olmuş.

 

Tuğrusan abi bir hikayesizdi aslında. Hikayesizliği bir boşluk olarak görüyorum. İnsan bu boşluğu doldurmak için yaşar. Tekdüzeliğe, olağan akışlara karşı kürek çekmektir. Bazı kolaylıklara, sıradanlıklara rest çekmektir. İyi ya da kötü bir hikayenin kahramanı olmaktır. En önemlisi bir kahramanı olabilmektir.  

Askere gitmeden önce ben de böyle bir boşluk içindeydim. Askerliğin olumsuz taraflarını bilsem de gidecektim.  

Askerlik doğası gereği insanı bir hikayenin kahramanı yapar. Bu kahramanlık hamasi olmak zorunda değildir.  

Mitolojik hikayelerde, destanlarda bu açıkça görülebilir; Akhilleus’u düşünelim, Troya’ya giderken öleceğini biliyordu ve gitti. Bu bilinci ve gideceği yeri aramak insanı insan yapar.  

Odysseus Aeaea adasında güzel büyücü Kirke’yle sonsuza kadar refah içinde yaşayabilirdi. Onunla en fazla bir yıl yaşadı ve zorunluluğu olmadığı halde yanından ayrıldı.

Masallarda, hikayelerde bu soylu gidişlerin adresi genelde askerlikle/savaşla ilgilidir.

Askerlik anılarını belleğimizin daha taze tutması, bu anıları anlatmaktaki iştahımız sözünü ettiğim hikayeleri yüzyıllardır dinlememizle şekillenen bir genotipin mirası olabilir.

Öyleyse bu mirası daha insancıl noktalara taşımak lazım, bir modernizasyona gitmek lazım, yananları kazanmak varken izlememek lazım.

KENDİNE VE MİLLETİNE YETEN CUMHURİYET ORDUSU İDEALİ 

Silahlı kuvvetlerin son yetmiş yılına baktığımızda arada laik çıkışları olsa da genel eğiliminin laiklikten uzak olduğu görülür.

Kemalizm’den ve laikliktan uzaklaşma NATO’ya girmesiyle hız kazanmıştır.  

1971 yılında Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay bu uzaklaşmayı şu sözleriyle ilan etmiştir: “Bugünkü okullar birer anarşi yuvası haline geldi. Bu okullardan yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez. On yıl sonra bunların hepsi işbaşına geçecekler. Biz laik okullara karşı imam hatip okullarını ‘bir alternatif’ olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullarda yetiştireceğiz.”

Her ihtilali ‘İslamcılara’ ve küresel sermayeye yarayan ordumuzun bugün geldiği nokta içler acısıdır; Kozmik Odasına girilmiş, içinde tarikatçılar barındıran, sözde Mehdi gelecek diye başkenti saatlerce bombalayan, askeri okulları ve hastaneleri kapatılmış, tek adamın keyfi emirlerine girmiş bir ordu haline gelmiştir. İşin acı tarafı emperyalistlerin desteklediği bu saldırılara karşı hiçbir direnç göstermemiştir.

Bu direnci gösteremeyecek hale nasıl getirildiğini yukarıdaki başlıklarda anlattım.

Silahlı kuvvetler laik cumhuriyet değerlerinden uzaklaştıkça terör tırmanmıştır. Özellikle son 20 yılda PKK hakimiyet alanını genişletmiştir. Suriye’nin kuzeyinde bir ‘Kürdistan’ devleti kurulma aşamasında. Öyleyse diyebiliriz ki TSK ‘İslami bir ordu’ haline getirildikçe zayıflamıştır.  

Ama TSK cumhuriyetin ordusu olarak kurulmuştur. Ecdadı Atilla, Hülâgû Han, Timur, Mustafa Kemal olan ordunun Türklükten başka endişesi olamaz.

Maraş, Çorum, Malatya, Sivas ve Gazi mahallesi katliamlarına baktığımızda asker hep kışlasındadır. Polis de bu iç savaşların bir tarafına her zaman daha yakındır. Ezilen nedense hep aynı kesimdir.  

Madımak Oteli’nde aydınlarımız yakıldığında, Fethi Şahin ile Sefter Taş IŞİD tarafından yakıldığında, ormanlarımız yakıldığında asker yine kışlasındadır, yine izleyicidir.

Bu olaylarda saldırı altında olan Türklüktür, laik cumhuriyettir.  

İşgal edilsek harekete geçmek için neredeyse Valilikten emir bekleyecek ürkekliğe son verilmelidir.

Öyleyse Türklüğü ve laik cumhuriyeti koruyacak, ileri götürecek, yananları izlemeyecek bir ordu ideali üzerinde düşünmeliyiz. Benim kısa ve genel hatlarıyla yeni bir silahlı kuvvetler idealim şöyledir;

Mustafa Kemal Atatürk Medeni Bilgiler kitabında bir mükemmel ahlaktan söz eder: “...genellikle bir büyük kumandanın ölmesiyle veya ordu üzerinden çekilmesiyle milletlerin askeri onurunun da yavaş yavaş yok olduğu görülmüştür. Mükemmel bir kumandanı vücuda getiren şey mükemmel ahlaktır.”

Ordumuzu önce mükemmel bir ahlakla inşa etmeliyiz. Bunun için askerlik mesleği sınıf atlama aracı olarak görülmemelidir. İlla bir sınıf atlamak gerekiyorsa bu en başta kültürle olmalıdır. Orduya hizmet maddi hırsların ve ikbal düşkünlüğünün gerisinde kaldığında yüksek makamlara gelecekler her zaman en az sorgulayan, en çok itaat edenlerden seçilir. Bu da millete felaket getirir. O yüzden askerlerin sicil puanları salt itaate ve sınavcılığa göre değil, reel sorunlar karşısında askerin somut çözüm önerilerine, ona bu konuda tanınacak inisiyatifi alma özgüvenine yani liyakata göre derecelendirilmelidir.

Vatani görev yurttaş için külfet olmamalıdır. Bedelli askerlik uygulamasının terk edilmesi bunu külfet olmaktan çıkarmakla olur. Altı ay zorunlu askerliğini yapacak yurttaşlara meslek öğretilmelidir veya ilgili mesleğinde kendisini ilerletecek kurslara, görevlere verilmelidir. Bu kurslar ve görevler onu oyalamak için değil, kariyerine katkı için olmalıdır. Bazı mesleklerin ordu içinde bölümleri olmayabilir, bu bölümler ya oluşturulmalıdır ya da yurttaşa kendisini geliştirebileceği başka eğitimler önerilmelidir.

Askerlik üretim esaslı olmalıdır. Askerin yemek ihtiyacını yemek firmaları değil asker karşılamalıdır. Kışlalar kaderine terk edilmiş idman alanları, mesire yerleri gibi duracağına tarım ve hayvancılık yapılmaya açılmalıdır. Tarım ve hayvancılığa ilgili askerler bu konularda ihtisas yapmış yedek subaylarla veya deneyimli erbaşlarla üretime başlamalıdır. Ordu bu alanda kendi kooperatifini kurmalıdır. Halkın et ihtiyacı uygun fiyatlarla karşılanmalıdır.

OYAK sadece savunma sanayine yatırım yapmalıdır.  

Terör bölgeleri dışındaki yerlerde lojmanlar ekonomiye kazandırılmalı, ordunun üretim faaliyetlerine hizmet edecek alanlara dönüştürülmelidir. Bu zamanla terör bölgelerindeki lojmanları da kapsamalıdır.

Asker halkın içinde olmalıdır.  

Askerlerimiz Neo-Osmanlıcı yayılma hayalleriyle sürüklendikleri topraklardan geri çağrılmalıdır. Irak ve Suriye ordularıyla ortaklaşa bir Ortadoğu Barış Güçleri kurulmalıdır. Emperyalizme ve ona bağlı dinci, etnikçi teröre karşı seküler bir Türk-Arap bloğu oluşturulmalıdır.  

Kendine ve milletine yeten laik cumhuriyetin ordusu imkansız değildir. Ulusal bir imana sahip olmalıyız. O zaman her şeyi başarırız.