Napolyon Savaşları, Rusya ve Atatürk

Napolyon Savaşları, Rusya ve Atatürk

19. yüzyılın başında geçen (1799-1815) Napolyon Savaşları’nı incelerken dikkatimi çekti. Napolyon ordusunun Rusya’yı işgali ve Rusya’dan püskürtülmesi, Atatürk’ün Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki taktiklerini anımsattı bana….

Oyun içinde oyunları, sık değişen koalisyonları ve çok geniş bir coğrafyada yüksek gerilimle gerçekleşmiş olan Napolyon Savaşları’nı baştan sona kavrayıp yorumlayabilmek meşakkatli bir iş. Neyse ki biz, Napolyon Savaşları’nın sadece Rusya seferini ve Rusya seferiyle Sakarya Meydan Meydan Muharebesi arasındaki benzerliği incelemeye çalışacağız…

Çar, Napolyon’la barış antlaşması yapmıştı, ama Rusya’nın gün görmüş çelebileri biliyorlardı ki Napolyon’un kabzasındaki bilenmiş ihtiras, kancayı Rus topraklarına er geç atacaktı. Bu insanlar akrebe benzetiyorlardı Napolyon’u, otokontrolü yoktu, sokmadan bırakmayacaktı… Nitekim barış uzun soluklu olmadı, ancak barışa uymayan Napolyon değil, bu barışın ekonomiyi batırdığını söyleyen Rusya’ydı. Napolyon, kıta ambargosunu ihlal edip barış ortamını bozan Rusya’ya çok öfkelenmişti ve onları cezalandırmak için hazırlık yapıyordu…

Açmaz denen tomurcuk bir zamanlar Fransız Devrimi’yle çiçek açmıştı. Şimdi ise bu çiçekler kontrolsüz, istilacı ve devasa bir sarmaşığa dönüşüyordu. Avrupa’da Fransız ordusu çok çetin savaşlar vermiş, günbegün yıpranmıştı. Ya Rusya gibi dev bir ağacı da bünyesine katacak ya da yavaş yavaş yok olacaktı. Bunun bilincinde olan Napolyon, Rusya seferinin ölüm kalım meselesi olduğunu biliyordu. Rusya sınırına tarihin gördüğü en kalabalık orduyu öbek öbek yığdı. Borodino’da çok kanlı bir çarpışma oldu. Savaşın iki taraf için de kesin netice vermediği biliniyordu hatta Moskova yolunu açtığı için Fransa’ya yaradığı düşünülüyordu, ancak Borodino, Napolyon önderliğindeki Fransız ordusu için sonun başlangıcı olacaktı… Fransız ordusu Moskova’ya yürüyordu. Tarihte o güne kadar işgal edilmemiş Moskova’da herkes şaşkınlık içindeydi. Halktan yükselen seslere, generallerin “savaşalım” baskısına göğüs geren tek kişi komutan General Mihail Kutuzov’du. Diyordu ki, hamasi milliyetçiliğinizi bir kenara bırakın, Rusya için Moskova şehri, içgüdülerinizin tatmin edilmesinden çok daha önemli bir tarihe ve konuma sahiptir. Napolyon kibrinin iğnesini Moskova surlarına kadar batırdı, o şeytanın sizi ayartmak için başvurmayacağı numara yok. Mesele askeridir ve şundan ibarettir: Şimdilik ya Moskova’dan vazgeçeceğiz ya da hem ordu hem Moskova’dan. Çar’ın ve vatanın bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak, ordunun geri çekilmesini emrediyorum!

İşgal altındaki bir ülkenin en büyük sorunu, konfora bir an önce ulaşmak isteyen bazı insanların işgalcilere karşı beslediği açık/gizli hayranlık. Rusların Fransız hayranı, Fransızca konuşan bir kesimi olduğu gibi, Türklerde de İngiliz hayranı zavallı bir kesim vardı; üstelik hükümette, yöneticiler sınıfında, hilâfet ve saltanat makamında! Millî eğitim vurgusu, millî şuur bu yüzden önemli. Tanrısallık atfedilen bir kişinin, kendine ayrıcalık icat eden yaldızlı bir sınıfın, tebelleş bir milletin, bir ırkın önünde eğilmeyin diye var millî eğitim. Bu yüzden Mustafa Kemal Paşa savaş sırasında MEB şuralarının temelini atan Maarif Kongresinde öğretmenlerle bir araya geldi… Bu zavallı kesim hemen her millette vardır, önemli olan bunların ne şekilde konumlandığı ya da konumlandırıldığı. Tolstoy’un Savaş ve Barış romanında, balolarda raks eden kovalaklar dışında Fransız yönetimini yeğleyen bir grup Rus köylüsü vardı. Hükmü, karar yetkisi yoktu. Bizde ise tam tersi. Karar mercii tam teslimiyetçiydi. 19 Mayıs 1919’da resmî olarak başlayan Millî Mücadele’nin en önemli sebebi de budur.

Kutuzov, Napolyon’a biat etmedi, ama orduyu Borodino’dan sonra yeni bir kanlı savaşa sokmadı… Moskova halkı, Viyanalılar’ın ve Berlinliler’in yaptığı gibi Fransızlara şehrin anahtarını teslim etmedi, yakıp yıktı. Rusların çekilişinde “scorched earth” politikasi vardı, Fransızlara bir şey bırakmama hedefi. (Bu taktiğin benzerini Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan’a karşı uygulayacaktı). Moskova ölüm sessizliği içinde alev alev yanıyordu, sadece değersiz ahşap ev, ambarlar değil, geçmiş, tarih, yazılı eserler ve sanat eserleri de yanmıştı. Bunun sonucunda Moskova’nın bir yanı hep eksik kalacaktı. Tarih 1812. Fransızlar artık Moskova’ya girmişlerdi.

Kutuzof

Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’ndaki durum ve konumu, Napolyon’un yüz yıl önce işgal ettiği Rusya’ya kıyasla çok daha zor görünüyordu. Türkiye, toprağının huyunu suyunu bilmek dışında coğrafi konumunun avantajını göremedi. (Çanakkale’de İtilaf donanması, tarafımızdan bozguna uğratıldı, ama yine de o yıllarda dünyanın en güçlü donanmalarına karşı iki boğaz sahibi ve üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin askeri, yurttaşı olmak istemezdiniz.) Özellikle eski başkent İstanbul, pençeleri öteden uzanan İngiltere gibi vahşi bir serengeti kralının kolay hedefi olabilmekteydi. Ankara’nın kuzeyinde Pontus çeteleri, doğuda Ermeniler, güneyde işbirlikçi aşiretler vardı. Batı’dan Yunan Ankara’ya yaklaşıyordu. Yani, “savaş” durumunda Rusya’nın aksine bize köstek olan bir coğrafyamız vardı. Rusya’nın eleji şiir gibi, ağıt gibi ölümcül bir soğuğu, kurşunî çelik kadar sert kışları vardı. Uçsuz bucaksız bozkırları, gayya kuyusu gibi her şeyi yutabilecek genişlikte yüzölçümü vardı. Bu iklim, fizikî ve coğrafi koşullar Rusya’ya kendi ordusundan bile fazla katkı sağlıyordu. Nitekim az önce bahsettiğimiz geri çekilme emri karşısında Fransız ordusunun yüzbinlerce askeri açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, Fransa, çarpışmadan girdiği Moskova’dan çarpışmadan ayrılmak zorunda kalmıştı. Bir yıl sonra eceliyle ölen yaşlı kurt Kutuzov, Rus ruletinden galip çıkan taraftı. Altıpatlar Napolyon’un şakağında patlamıştı. Tolstoy, Savaş ve Barış adlı romanında, “tarihçilere göre, Napolyon muhafızlarını da bu savaşa sürseydi, zaferi kazanacaktı fakat ben buna da pek inanmıyorum.” der. Böyle bir çabanın imkânsızlığından bahseder.

Rus ordusu Moskova’nın gerisine çekilmiş, şehri bir kapan gibi Fransızlara bırakmıştı. Ruslar buna, derinlemesine savunma, diyordu. Böylece içerilere kadar giren Napolyon ordusu, ikmal kaynaklarından uzaklaşmış, dönüş yolunda da gerilla savaşlarıyla eritilmiş ve hezeyana uğramıştı.

Mustafa Kemal Paşa Sakarya’daki geri çekilmeye, “Hatt-ı müdafaa yoktur; sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” diyordu… Kazanacaktı.

Rus General Kutuzov’un çok tecrübeli, fevkalade akıllı, iyi bir komutan olmasının yanında dünya çapında bir kurmay olduğunu düşünmüyorum. Kemal Paşa dahil herkesin “hocam” diye hitap ettiği Yakup Şevki Paşa’ya benzetebiliriz ölçülülük bakımından. İkisi de yaşlı ve ihtiyatlıydı. General Kutuzov’un Moskova’da verdiği kritik kararlar göğsünü kabarttı ancak Büyük Taarruz’da masaya sunduğu “atamasak da yemeyelim” taktiği Yakup Şevki Paşa’yı yanıltacaktı. Büyük bir komutanı nasıl tarif edebiliriz? Kulak patlatan hücum çığlıklarına rağmen, rasyonel davranıp Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki gibi savunmaya çekilebilen, Büyük Taarruz’daki gibi olasılıkları hesaplayıp tereddütsüz ve cesurca hücuma geçebilen kişidir. Kayaklıkların tam ortasındayken, en ufak tereddüt hepimizi alabora etmeye yeter, diyordu Louis-Ferdinand Celine. Komutanların tamamı böyle bir taarruz planına ya karşıydı ya da tereddütle bakıyordu, bir kişi hariç. Büyük Taarruz’da Kemal Paşa’nın yaşayacağı bir anlık tereddüt, yılların emeğini, kan ve gözyaşını boşa çıkarabilirdi.

Rusya’yı işgal eden, tarihin en büyük komutanlarından kabul edilen Napolyon komutasındaki Fransa’ydı. Türkiye’yi işgal eden ise güneş batmayan imparatorluk olarak sayılan İngiltere’nin desteklediği Yunanistan’dı. Doğu’da Ermenistan tehdidi vardı. Onları defetmek, “Emrinizdeyim Paşam! Ben, subaylarım, erlerim, kolordum, hepimiz emrinizdeyiz!” diyerek Mustafa Kemal Paşa’ya tam bağlılık bildiren Kâzım Karabekir Paşa’nın işiydi. Karabekir, “Emrinizdeyim Paşam!” diye tekmil verdiğinde, Kemal Paşa, artık rütbeleri, unvanları, resmi yetkileri elinden alınmış bir sivildir; Karabekir Paşa ise en güçlü askeri birlik olan 15. kolordunun komutanıdır! Buhranın geçtiği, doruğa ulaşıldığı, Millî Mücadele yolunda ilk zaferin kazanıldığı bu Karabekir-Mustafa Kemal Paşa buluşma sahnesini Şevket Süreyya’dan okursanız oturur ağlarsınız… Ayrıca aynı dönemde Anadolu’yu işgâl için orada bulunan bilfiil savaştığımız ve savaşmasak da askeri, siyasi baskısını daima hissettiren Avrupa’nın büyük devletleri… Tarih kitaplarında “yedi düvel” yazar, klişedir ama doğrudur.

Bir neslin tükenmez çilesi Balkan Savaşları’yla başlayıp Birinci Dünya Savaşı’nda ağır yenilgiyle bitti sanılırken; bu berbat yazgıyı Kurtuluş Savaşı’yla abad etmek için birileri çıkacak, var olma mücadelesi verecekti. Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası, Sakarya… Kemal Paşa, İsmet Paşa komutasındaki ordunun Kütahya-Eskişehir yenilgileri ardından ateşten gömleği giymiş, başkomutan olmuş, meclis tarafından olağanüstü yetkilerle donatılmıştı. Mustafa Kemal Paşa orduyu Sakarya Nehri’nin doğusuna çektiğini beyan ettiğinde beklenen kıyamet kopmuştu Meclis’te. Bazıları vatanperverane hislerle sahiden endişeye kapılmış, bazı fersiz nursuz alıklar korosu ise yüksek perdeden kışkırtıcı sözlerle, koskoca Türkler geri çekilir mi Paşa, diyerek tepki göstermişti…

Mangal Dağı, Türbetepe, Çal Dağı gibi oldukça kuvvetli ve hakim mevzilerde 22 gün 22 gece sürecek kanlı çarpışma yaşanır. Bahsi geçen bu mevzilerin zaman zaman düşman eline geçtiği olur, ancak Mustafa Kemal Paşa için karamsarlık yoktur. Aklını kullanan bir ordu için mevzi de mevki de önemli değildir… İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa’ya, bu kadar geniş bir çekilme seni mecliste zor durumda bırakmaz mı, diye sorar. Zararı yok, göğüs gererim, yeter ki ordu elimizde kalsın, diye yanıt alır O’ndan. Kemal Paşa’nın göğüs gererim dediği şey, ar damarı çatlamış dalgalardı, tek yelkeni ise zafere inanan milleti olduğundan tüm zorluklara rağmen gemiyi limana taşıyacağından emindi… Teknik olarak bakıldığında Sakarya Nehri’nin Güney, Doğu, Kuzey kollarından her birinin arazi durumunu avucunun içi gibi biliyordu komutanlarımız. İaşe, nakliyat, sevkiyat gibi ikmali zor, kritik durumları devamlı inceleyip teftiş eder ve çözüm üretmeye çalışırlardı. En zoru subay ikmaliydi. Subay kaybı çok olacaktı, zira bu savaşın diğer adına subay muharebesi denilecekti. Gürültülü sesiyle cenaze marşı söyleyerek ilerleyen Batı kamyonlarının karşısına, tekerinden ince feryatlar yükselen kağnılarımız çıkmıştı. Kurtuluş Savaşı boyunca yokluktan -kaportası patates, yumurta, paça suyunun karışımından yapılmış emayitle kaplı Albatros uçağını uçurmak gibi- mucizevi çareler üreten birlikteliktir bu. Ruslar, Moskova’nın işgalini önleyememiştir, ama Sakarya bölgesi, siyasi ve stratejik konumuyla direniş merkezimiz ve bağımsızlığımızın güvencesi olan Ankara’yı korumayı başarabilmiştir. Çünkü Rusların sadece cephede savaşan ordusu ve onlara parasal destek verip şömineli evlerinde votka içmeye çekilen aristokrat sınıfı vardı, oysa kadınlı çocuklu Anadolu halkı topyekûn orduydu.

Osmanlı’da imtiyazlı eyaletler vardı. Bazılarından asker alınır, vergi alınmazdı. Kırım, Eflak-Boğdan asker verir, vergi vermezdi. Mekke, Medine, Taif, Hayber gibi kutsal toprakları içine alan Hicaz eyaletinden asker de vergi de alınmazdı. Ustalık isteyen en görkemli mimari yapılar, diğer eserler çoğunlukla payitaht İstanbul’a, Trakya ve Balkan bölgelerine yapılırdı… Bu bölgeler ana sütüyle beslenmiş, Anadolu’ya ise emzik bile verilmemiştir. Pehlivanın çok ama başpehlivanı sıtma, yoksulluk, ağır vergiler, eşkıya olan Anadolu toprakları!.. Yılmaz Aybar’ın Anadolu Ağacı şiiri, teşbih sanatının mükemmel bir örneğidir. Ağaç üzerinden neler anlatmaz ki? Kıraç, bu şiiri Bozkırdaki Ağaç adıyla bestelemiştir: “Bir ağrılı bekleyiş, Ki tükenmez bir türlü, Ne duam işitilir, Ne söylediğim türkü… Sen uzakta akan su, Ben bozkırdaki ağaç, Duy artık çığlığımı, Toprağım sana muhtaç!” O, gadre uğrayan sahipsiz, yalnız topraklar kurulacak yeni Türk devletinin bağımsız ve eyvallahsız konuşabilmesi için tek umuttu. Gel, demişlerdi ona ilk defa, yepyeni bir girizgaha ihtiyacı vardı. Zengin değildi, hiç olamadı ama o topraklara dürüst bir aşkla konuşan Mustafa Kemal gibi bir öndere sahipti artık. İlber Ortaylı’nın Türklerin Tarihi adlı kitabında geçer: “Söz konusu topraklarda en büyük problemimiz sağlık örgütlenmesi ve eğitimdi; bu meseleyi yine Atatürk anlamıştı ve konuya kendisi kadar kafa yoran başka bir devlet adamı olduğunu sanmıyorum…”

Bugüne kadar çekilen savaş filmlerinde dikkatimizi çekmiştir, Avrupa devletlerinin kendi aralarında yaptığı savaşlarda ikmal, lojistik, teknolojik bakımdan birbirlerinden pek de aşağı kalır yanları yoktur. Bu filmlerde herkesin üniforması fabrikadan çıkmış da yeni ütülenmiş gibi tiril tirildir, temel konularda yoksunluk çekmezler. Tolstoy, savaşı anlatan dünyanın en uzun romanlarından birini yazmıştır, ancak ne Rus ne de Fransız ordusunun maddi yönden zahmet çektiğine yönelik tek bir satır vardır… Keza İngiliz destekli Yunan’ın da maddi sıkıntı yaşadığını hiç okumadık. Böyle bir yoksunluk bilmezler, tanımamışlardır. Biz, Sakarya Meydan Muharebesi’nden hemen önce Tekâlif-i Milliye Kanunu’nu çıkarıp, o kanuna şu maddeleri koyduk: Her ev bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık hazırlayıp kurula teslim edecek… Kurtuluş dizisinden: “El silindiri de yok mu? Ona gelene kadar siperler için kalas yok, demir yok, dikenli tel yok… Bazı tümen karargahlarında değil gaz lambası, mum bile yok.” Sakarya Meydan Muharebesi öncesi Mustafa Kemal Paşa: Henüz bu talimgaha Harbiye diyemiyoruz çünkü çok eksiğimiz var. Ama ben size hakkınız olan adınızla hitap edeceğim: Harbiyeliler! Bir lisenin matematik öğretmenini düşünelim. Öğrencilerine toplama çıkarma gibi temel işlemleri anlatmak onun ders programında yoktur. Öğrencilerin bunları zaten bildikleri varsayılır ve ders belli bir düzeyin üstünde anlatılır…

Atatürk, dört işlem dahi öğretilmemiş öğrencilerinin lise matematiğinden sorumlu tutulduğu derslere girip her şeyi sil baştan anlattı ve silah arkadaşlarıyla birlikte, cebir sınavından çoktan geçtiğini düşünen emperyalistleri tarihe gömdü. Kurtuluş Savaşı destanın özeti budur.

Fransız Devrimi’yle beraber Avrupa kıtasındaki ordularda da köklü değişiklikler yapan isimdir Napolyon. En önemlisi süratle hareket eden bir ordu yaratması. Hız, bir orduda mevcudiyet kadar önemlidir ona göre. Napolyon’un savaş meydanındaki manevralarının tiyatrodaki karşılığı tulûattır (doğaçlama) kanımca, o, üstün bir tulûat sanatçısıdır. Küçük yaşta büyük tecrübeler kazanıyor, anlık karar verme, inisiyatif kullanma beceresi fark yaratıyor, ezber yapmadığı gibi ezberlenemiyor, bu yüzden karşı tarafın işi çıkmaza girebiliyor. Metne, plana bağlı değil, askerleriyle iletişimi iyi, astlarıyla ilişkisi birebir, gözüpek, özgüveni yüksek, gücü var, ulaşılmaz bir karizmaya sahip. Fakat bu adamın aşil topuğu, Rusya seferinden de anlaşıldığı gibi, -belki hırslı ve sabırsız mizacından kaynaklanıyor- uzun vadeli düşünüp ona göre hamle yapamamak. Bu sebeple üstün bir taktisyen olmasına rağmen iyi bir stratejist olamamış hiçbir zaman. Yine de zirveyi tanımlamak için, “icra ettiği mesleğin Napolyon’udur”, der James Joyce. Böyle bir teklik ve kusursuzluk bahşedilir ona… Atatürk, askeri dehasına rağmen yayılmacı politikası nedeniyle milyonların mahvına sebep olan Napolyan’dan hoşlanmazdı. Kibirli bulurdu onu. Napolyon, sonunda istilacı hırsının kurbanı olmuş; iktidarını, gücünü kaybetmişti. İlber Ortaylı’nın 1812’deki Moskova seferi için önemli bir cümlesi vardır: “Fransızlar Türk savaş tarihini tetkik etselerdi Moskova’ya adım atmazlardı…” Napolyon ve kurmaylarının Türk savaş tarihini tetkik etmedikleri ya da önceki zaferlerine ve teknik üstünlüklerine güvenip bunu ciddiye almadıkları anlaşılıyor. Napolyon’un saldırısı ve Rusya’nın Moskova’daki savunma taktikleri, yüz küsur yıl sonra Sakarya için Atatürk’e bir kılavuz oldu muhtemelen. Tarih, tekerrürden ibarettir deriz ya. Her acı tecrübe insanın kendisi için bir derstir, böyle göz önünde cereyan eden tarihi şahsiyetlerin tecrübeleri ise herkes için bir derstir. Büyük devlet adamları tarihi doğru okumasını, ondan ders çıkarmasını bilenlerdir. Zaruri olmadıkça savaş bir cinayettir diyen Atatürk, o tarihi doğru okudu… James Joyce’un “icra ettiği mesleğin Napolyon’u” sözünde kastettiği Napolyon; merhamet, adalet, eşitlik, kardeşlik çabasından yoksun bir hırsın gözü kapalı mükemmeliyetçiliğini temsil eder… Oysa Atatürk, mareşal olmasının yanında sorumlu bir devlet ve düşünce adamı olarak, bağımsızlığa ve toprak bütünlüğüne saldırı olmadıkça, “yurtta barış dünyada barış” diyerek dirayetli bir duruş ortaya koymuş, Türk milleti için karanlık dehlizlerde zaman aşımına uğramayacak tek fener olmuştur.