Ne Arabı ne Batısı, bize üçüncü bir yol gerek

Hüseyin Vodinalı yazdı...

Ne Arabı ne Batısı, bize üçüncü bir yol gerek

11 Şubat 2011 Türk tarihinin en kara günlerinden biriydi.

2000 yıllık Türk ordusunun şerefli subayları, ABD emri ve FETÖ-AKP işbirliğiyle tutuklanarak hapse atıldı.

Bu olay Mondros Mütarekesi ile aynı ağırlıkta bir olaydır.

En azından orada savaşı kaybetmiş bir ülke vardı.

2011’de savaş kaybetmemiş, ama resmen teslim bayrağını çekmiştik.

Hem de içimizdeki o hain güruhu sayesinde.

Mütareke basını ve aydınları da alkış tutmuştu bu rezalete.

Peki bu duruma nasıl gelmiştik?

Nasıl olmuştu da tek kurşun atmadan koskoca Türk ordusu düşmana teslim olmuştu?

Bu tarihimizde kara bir leke olarak kalacaktır.

Tıpkı Mondros Mütarekesi gibi.

Bu duruma düşmemizde en önemli unsur, hiç evelemeden ve de gevelemeden söyleyelim, Türkiye’nin yarı sömürge olmasıdır.

1938’in 10 Kasım’ından itibaren başlayan sömürgeleşme sürecinde gelinen en son rezil noktaydı 11 Şubat 2011.

İttihat ve Terakki hareketinin fikir babalarından Ziya Gökalp ile çağdaş Türkçülük akımının önderi Yusuf Akçura, Osmanlı’nın o dönem içine düştüğü müstemleke durumuna çare ararken, çok önemli 2 yazı kaleme almıştı.

Yusuf Akçura ‘3 Tarzı Siyaset’ başlıklı makalesinde, Ziya Gökalp de “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” manifestosunda aşağı yukarı aynı tespitleri yapmıştı.

Her iki makalenin özü de çağdaş uygarlığın ışığında Türk kimliğine sahip çıkmak fikrine dayanıyordu.

Batı hayranı işbirlikçi Tanzimat aydınları ile Arap hayranı bağnaz mollaların elinde esir kalmış Türk milletinin ölüm uykusundan uyanarak yeniden atalarının diri haline kavuşmaları teklif ediliyordu.

Bu fikri hakkıyla gerçekleştirmek ise dünya tarihinde hiçbir millete bahşedilmemiş bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk’e nasip oldu.

Atatürk, çağdaş uygarlık yolunu bu minval üzerinde çizdi.

“Türkiya Cümhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözünde bu ulusal kimlik ifadesini buldu.

Bu sözde 3 kez Türk ifadesi geçse de asla ırka dayalı bir anlam taşımaz.

Tıpkı “Ne mutlu Türküm diyene” sözünde olduğu gibi, burada esas olan etnik köken değil kabul edilen modern kimliktir.

Malum Osmanlı çağlar boyunca Türk ifadesini aşağılamıştır.

İslam kelimesiyle ümmet üzerinden siyaset yapmıştır.

Atatürk ise çağdaş millet kavramını getirmiş ve orta yere koymuştur.

Bu kimlik hemen kabul görmüş, ancak Ata’nın ölümünden sonra bulandırılarak yozlaştırılmaya başlanmıştır.

Türkiye Batı hegemonyası altına girdikçe Türkler yeniden Batı hayranlığı ile Arap özentiliği ikilemine mahkum edildi.

Bugün gelinen noktada Türkler bir millet olarak kargaşa halindedir.

Amerika ve Avrupa tarafından empoze edilen NATO’cu kimlik siyaseti milleti ikiye bölmüş, Batı özentiliği ve Arap hayranlığı (SüperNato yeşil kuşak etkisi) arasında esir kalınmıştır.

Buradan bir çıkış yolu vardır.

Bakınız Dr. Volkan Özdemir o yolu nasıl anlatıyor, “Yenilenen Dünya Eskimeyen Türkiye” isimli önemli kitabında:

“Atatürk’ün ortaya koyduğu çözüm yolu olan 6 oku bugün yeniden ve tümünü kabul ederek keşfetmek çözümün anahtarı. Türkiye önce kendi yağıyla kavrulan bir ülke olarak millileşmek zorunda. Başkalarının ürettiği ideolojik takıntılardan kurtulmak elzem. Mevcut iktidar ve muhalefetle Türkiye bir yere gidemez. Batı sisteminin ürünü olan ve farklı görünmelerine rağmen aynı noktaya hizmet eden siyasal partiler bu nedenle yenilenmeli, iç siyaset de buna göre yeniden tasarlanmalıdır.”

Altı Ok ve Kemalizm, çözümün anahtarıdır.

Konjonktür buna uygundur.

Konjonktür bunu emretmektedir.

Atatürk nasıl o dönem İngiltere’nin çökmekte olduğunu görmüş ve ancak vekalet savaşı yürütebileceğini saptamışsa, bugün de ABD aynı konumdadır. Boyun eğmemek için şartlar mevcuttur. İttifak yapabileceğimiz Asya güçleri de tıpkı o dönemdeki genç SSCB gibi güçlü ve diridir.

Artık yeni bir Kemalist programla ortaya çıkmak elzemdir.

İsim değil fakat program etrafında bağımsızlık savaşı vermek şarttır.

Cumhuriyetçilik, Devletçilik, Devrimcilik, Laiklik, Halkçılık, Milliyetçilik.

Programın özü bu 6 umdedir.

Yeni çağın gereklerine ve günün dayatmalarına göre tazelenir, yenilenir, stratejik hamlelerle güncellenir.

Ama en önce Batı ve Arap kıskacından çıkmalıyız.

Bakınız bugün Çin yeniden Asya’nın kalkınma motoru oldu.

Tıpkı bin yıl önceki gibi yeniden bir İpek Yolu seçeneği var.

16 Türk Devleti bu İpekyolu üzerinde kurulmuştur.

Medeniyet Orta Asya’da yeşermiştir.

Çin’de bulunan kağıt, barut, pusula gibi yenilikler o dönem Orta Asya’daki Türk kentlerinde geliştirilmiş, bir ara en kaliteli kağıt Çin’de değil Orta Asya’da üretilir olmuştur.

İslam uygarlığı denen şeyin yüzde 90’ı Orta Asya’ya aittir.

Türkiye bu içinde bulunduğu kabustan kurtulmak için mutlaka yeniden Kemalist seçeneğe dönmelidir.

Volkan Özdemir’in kitabından bir alıntıyla yazıyı bitirelim;

“Türkiye önce kalbini onarmalı ve kendine gelmelidir. Sonrasında ulusal güç unsurlarını harekete geçirecek akılcı politikalarla, krizlerle geçen makus talihini tersine çevirmelidir. Türkiye’nin damarını ortaya çıkarak yeni bir ruha ihtiyacımız olduğu aşikardır. Sonra bünye toparlanacaktır. Bunları yapabilmek elimizdedir. Yeter ki buna inanalım ve kendimize güvenelim.”