Ne yapmalı?

Yavuz Alogan yazdı...

Ne yapmalı?

Siyasî toplumun nasıl kümelendiğini gözler önüne seren iki önemli olay yaşandı.

Birincisi, diplomatların yeniden dolaşıma giren bildirisi ve ardından gelen Amirallerin Açıklaması’dır. Her ikisinin de etkisi artarak devam edecek, zamanla daha iyi anlaşılacaktır.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi sorununda ve askeriyenin içindeki dinci akımlar konusunda kamuoyunun nasıl bölündüğünü şaşırtıcı örneklerle gördük. Darbeci suçlamasının Saray tarafından Cumhuriyetçi kesimin üzerinde hâlâ bir giyotin bıçağı gibi tutulduğuna, ilerici demokrat görünen kamuoyunun korkaklığına, günah keçisi arama eğilimine ve linç kültürünün belirtilerine tanık olduk.

İkinci ayrıştırıcı olay, Biden’ın atalarımızı “soykırımcı” ilan etmesi ve İstanbul’a kasten, bilinçli olarak Konstantinopolis demesidir.

Bu olay ABD-AB işbirlikçileri ile Cumhuriyetçiler; Cumhuriyetçilerin içinde de Rusya ve Çin muhipleri ile tam bağımsızlıkçılar arasındaki keskin ayırımı ortaya çıkardı. Ayrıca “Soykırımla yüzleşin!” diyen HDP’nin bizden olmadığını, TBMM’nin bağrına saplanmış işbirlikçi bir ihanet hançeri olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık biçimde gözler önüne serdi. Bu partinin bir milletvekili, “soykırım” sözcüğünü duyar duymaz sevinçli bir telaş içinde Talat Paşa’yı Hitler’le kıyasladı; “Hâlâ çocuklarımızı Talat Paşa ilkokuluna göndermek zorunda kalıyoruz” sözleriyle şikâyette bulundu. Elbette cevabını hemen aldı. Solcu gibi duran PKK sempatizanı liberaller ise “Yalnız değilsin, seni bağrımıza basıyoruz!” gibi sözlerle milletvekiline sahip çıktılar.

Bütün bu gelişmeleri çok öğretici, açıklayıcı buluyorum.

Peki şu yaşadığımız günlerden ne anlıyoruz?

Her şeyden önce, siyasî iktidarın elinde ABD ve AB’yi dengeleyecek tek bir enstrümanın bile kalmadığını anlıyoruz. Bunu Sayın Reis’in “soykırım” suçlaması üzerine yaptığı konuşmadan çıkarıyoruz. Konuşma, “dostlar anlaşırlar nasıl olsa pazarlıkta” anlamına geliyor ve doğrudan ABD ve AB’ye hitap ediyor.

Uzun bir “arşivleri açalım tarihe bakalım” girişinden sonra Sayın Saray, Biden’la yüz yüze konuşarak bu sorunu (!) çözebileceğini ima etti. Biden’la “gayet iyi tanışan birisi” olduğunu özellikle belirterek, “Evime kadar gelmiş olan birisidir, rahatsızlığımda beni evimde ziyaret etmiştir” sözleriyle, homurdanmaya başlayan Türk burjuvazisini rahatlatmaya, sıcak para baronlarına güvence vermeye çalıştı. Ve en önemlisi, “Haziran’da yeni bir dönemin kapılarını aralayacağımıza inanıyorum,” dedi.

Peki Haziran’da ne olacak?

Haziran’da Mavi Vatan girişiminin Sevilla haritasına uygun biçimde Antalya Körfezi’ne sıkıştırılmasını, Yunanistan’la istikşafi görüşmelerin başlamasını ve Sayın İktidar’ın ilan ettiği “İnsan Hakları Eylem Planı”nı yeterli görmeyen AB, Türkiye’ye yaptırım konusunu gözden geçirecek. 14 Haziran’da NATO zirvesi toplanarak Rusya'nın “saldırgan” denilen eylemlerini (Karadeniz, Ukrayna, Kırım) ve Çin'in yükselişini görüşecek. O zamana kadar Saray’ın hazırlayacağı taviz paketini değerlendirecekler; havucu mu uzatacaklar, yoksa sopayı mı indirecekler, buna bir karar verecekler.

Peki Biden’ın yarattığı “soğukluk” Türkiye ile ABD arasındaki askerî ilişkileri etkileyecek mi? Etkilemeyecek. Pentagon Sözcüsü John Kirby etkilemeyeceğini açıkça belirterek, “Türkiye bir NATO müttefikidir ve burada önemli bir müttefiktir,” dedi.

Haziran’da başka ne olacak? Kanal İstanbul’a ilk kazma vurulacak. Sayın Saray, imkân bulması, daha iyi bir teklif alması hâlinde Montrö’yü tartışmaya açacak.

Bunlara pek çok şey eklenebilir: S-400’lerin unutturulması, F-35’e kaptırdığımız paraların tahsili, Yunanistan’la kıta sahanlığı ve MEB sorunları, adaların silahlandırılması, ABD’nin federasyon planını kotarsın diye vekâleten İngilizlere devrettiği Kıbrıs sorunu vs.

Sultan Vahdettin’in saltanatının devamı için 1918-1922 aralığında İngilizlere vermeyeceği taviz var mıydı? Yoktu. Bir yerde saraylar kurulmuşsa, halktan saltanatı kutsaması istenir; orada Memalik-i Şahane üzerinde dilediği gibi tasarruf etme, ülkenin topraklarını kurumlarını satılığa çıkarma, yabancı ülkelerle her türlü sözleşme ve antlaşma yapma, kanallar açıp adacıklar oluşturma yetkisi sadece Şahane’ye aittir. O her zaman en iyisini düşünecek, en doğru kararı verecek, her türlü itirazı ihanet olarak görüp gösterecek ve icabına bakacaktır.

Peki ne yapmalı?

Her şeyden önce siyasî iktidardan yapmayacağı/yapamayacağı şeyleri talep ederek oyalanmaktan vazgeçmek gerekir. Kendi hayalinizdeki devrim programının gerçekleşmesini Saray’dan bekleyemezsiniz. Mesela Saray kamulaştırma yapamaz, bankalar dahil kilit sektörleri yabancı ortakların elinden alamaz, tarım devrimi gerçekleştiremez, planlı ekonomiye geçemez, Hıfzıssıha Kurumu’nu açamaz, tevhid-i tedrisatı geri getiremez, NATO’dan çıkamaz, İncirlik’i ABD’ye kapatamaz, Suriye’yle anlaşamaz… Sınıfsal yapısı, taban hassasiyetleri, dış angajmanları böyle şeyler yapmasına engeldir. Ayrıca içte ve dışta manevra alanı neredeyse tamamen kapanmıştır. Temelsiz umutlar hayal kırıklığını geciktirmekten başka bir işe yaramaz.

Kayıplara ağlayacak, yakınacak, hayallerle oyalanacak yerde, siyasî iktidarı karar alma süreçlerine daha geniş katılım sağlamaya ikna etmek gerekir. Görevde ya da emekli diplomatlar, askerler, iktisatçılar, sosyologlar, tıpkı Pandemi Bilim Kurulu gibi toplanarak karar alma süreçlerine katılmalıdır. Dış politikada kapana sıkışan, ekonomiyi iflas ettiren, halkın yarıdan fazlasını yabancılaştıran iktidar sine-i devlete dönmek ve ülkemizin tarihsel birikimine başvurmak zorundadır. Orta vadede iktidar partisini Devlet’ten ayıklamak gerekecektir.

Öte yanda, bütün meslek grupları sürekli açıklama yapmalı; imzalı açıklamalarla, dilekçelerle, deklarasyonlarla ülkenin gerçek durumunu ortaya koymalıdır. Her parkın ve Millet Bahçesi’nin halkın sorunlarını serbestçe tartışacağı forum alanlarına dönüştürülmesi gerekir. Halk muhalefetini sanal alemin dışına çıkararak, sanal alemin dışında olan kitlelere ulaşmak gerekir. Toplantı ve açıklama yapmak anayasal haktır. Siyasî toplumun her bir ferdi kendisi gibi düşünenlerle birleşip topluca tavır almak zorundadır.

Herkesin beka sorunu gördüğü, ekonomik krizin toplumun dokularını parçalamaya başladığı, salgının ve yoksulluğun yayıldığı bir ortamda, insanların sonsuza kadar susmaları zaten mümkün değildir. En basit, en sıradan insan bile yeni bir Konvansiyon, yeni bir Toplum Sözleşmesi, kişilerin değil yasaların hâkim olduğu, normları ve kuralları olan bir siyasî rejim arayacaktır. Siyasî partiler sistemi yozlaşmış ve inandırıcılığını kaybetmiştir. Bir süre sonra insanlar kuru sıkı atarak mucizeler vaat eden siyasî liderlere de sırt çevireceklerdir. Kriz yapısal ve derindir. Uzun sürecek ve tarihten günümüze uzanan bütün fay hatlarını tetikleyecektir.