Nedir bu Peygamber Tıbbı?

Nedir bu Peygamber Tıbbı?

Adı bazen geleneksel, bazen alternatif olarak tanımlanan halka ise “Peygamber Tıbbı” diye lanse edilen bir tıp sektörü oluştu. Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nda yapılan değişikliklerle başlatıldı. 663 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile de kavramsal olarak hukukumuza girdi. Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşların Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 8. maddesinin 1. fıkrasının (ğ) bendine göre, “geleneksel alternatif ve tamamlayıcı tıp uygulamaları ile ilgili düzenleme yapmak ve sağlık beyanı ile yapılacak her türlü uygulamalara izin vermek ve denetlemek, düzenleme ve izinlere aykırı faaliyetleri ve tanıtımları durdurmak” yetkisi Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğüne verildi. Artık halkımız, hem özel hem de halen devlet olarak tanımlamaktan vazgeçmek istemediğimiz kurumlar içerisinde bu hizmetlerden faydalanıyorlar.

Bir filozof der ki “Tarih anlatılanların olduğu dönemde orada olmayan insanlar tarafından yazılan bir grup yalandır”. Bu söz en fazla Türklerin tarihi için geçerlidir. Özellikle kaydedecek, anlatacak tarihçiniz yoksa ve özellikle tarih yaratmayı teşvik edecek bir yönetim anlayışınız yoksa tarihte tarih olup gidersiniz. Bunu niye söyledim? Türklerin kayıp tıp tarihini anlatabilmek için başlık olsun amacıyla.

Tıpta bir dönüm yaratmak, tarihte kaybolmamak için yeterli olmuyor. Tarihinize sahip çıkmadığınız, tarihçi yetiştirmediğiniz, tarih yaratmadığınız sürece kaybolup gidiyorsunuz. İşte bu nedenle Türkler, tıp tarihi içinde kaybolmuştur. Tıp tarihinde kaybolanları toplamakta ustalaşmış emperyalizm ve kapitalizm, onu sahiplenmiş, istediği biçimde yoğurmuş ve ondan planladığı gibi bir evlat yetiştirmiştir.

ATATÜRK’ÜN TALİMATI

Tıp tarihinde kaybolmanın nasıl bir yıkım olduğunu algılayan Atatürk, bizzat talimat vererek Türklerin tıp tarihini araştırmak ve kaydetmek üzere başta Prof. Dr. Süheyl Ünver olmak üzere bir heyete talimat vermiştir. Ünver sınırlı olsa da başta Selçuklu dönemi tıp tarihi olmak üzere kaybolmuş tarihimizi araştırmış; Selçuklu’da hastane işletmeciliği, hekimlik uygulamaları ve yazılı literatürü, kalıntılar arasından aramış ancak bu arayış sadece ve sadece alttaki derin mirasın üzerindeki toprağı eliyle kenara itme aşamasında kalmıştır. Yine de sosyal bir devletin sosyal sağlık kurumlarına örnek olacak boyutta zemin sağlamıştır. Ancak başta Demokrat Parti dönemi olmak üzere siyasi konjonktürün değişmesiyle Türk Tıbbı, Batı Tıbbının kontrolüne girmiştir. Batı Tıbbının adının “modern tıp” diye anılması, bütün kurumlarıyla ve literatürü ile Türkler tarafından kabulü için yeterli olmuş; ardında yatan kapitalizm gerçeğini algılamayan insanımızın sağlığı ve ekonomisi, bu tıbba teslim olmuştur. Mevcut olgu, insanın tarihini kaybetmesinin nasıl bir hezimet olabileceğini resmetmesi yönüyle dramatik ve bir o kadar da düşündürücüdür.

TIP TARİHİNİ KAYBETMEYE NASIL BAŞLADIK?

Türklerin tıp tarihini kaybetmesi tıp tarihi yazanların yazılı literatürüyle başlar. Tarihimizi kaydetmede ve sahiplenmedeki eksiğimiz Türk-İslam Tıbbının, Arap Tıbbı olarak kaydedilmesine ve uluslararası literatüre geçmesine neden olmuştur. Tarihte 9-13. yy “İslam’ın Altın Çağı” olarak bilinir ve bu döneme ait birikmiş literatürümüz siyasi iklimin ve İslam gerçeğinin etkisiyle Araplara ve Perslere kaptırılmıştır. Hıristiyanlar ve Yahudiler, bu döneme ait tıp tarihinden kendilerine ait isimlerini ayıklayıp çıkarmayı başarmışlar ancak biz Türkler, yakın zaman içinde kendi tıp tarihimizin Araplara ve Perslere atfedilmesine engel olamamış ve bu yönde bir bilinç gösterememişiz.

Aslında bu yok oluşun taşları Arap-İslam siyasi hegemonyasının altında kalmamız nedeniyle çok eskiye uzanmakta. Bu kaybın birincil nedeni halifelik kontrolünde dikte ettirilen Arapça zorunluluğuna boyun eğmemiz ve İslam’ın Türklüğün önüne geçmesine rıza göstermemiz. Yani bir dinin, bir kültürü biçmesi; bir dine ait dilin, Türkleri tıp literatüründen silmesi! Aynı etkinin Pers kültüründen gelen Farslılarda olmaması ise Pers kültürünün sağlam duruşundan kaynaklanmakta. Persliler “Dinini değiştirir, dilini değiştirmez” şiarı ve direnci, tıp tarihinde Perslilerin, Arap kültürü altında yok olmasını engellemiştir. Ancak Osmanlı bu yönde bir bilinç göstermeyip Arapçanın önünde eğilerek tarihimizi ve tıp tarihimizi Araplara ve Perslilere kaptırmıştır.

HACAMAT, SÜLÜK, LARVA…

İlk paragrafta da belirttiğim üzere şimdilerde birkaç kişi kalkmış, önce Araplara sonra Batı’ya evlatlık verilmiş bir çocuğun bilinciyle tıp adına adeta yerde sürünüyor. Güya kökenlerini aradığını iddia ederek üniversitelerde, hastanelerde, özel sektörde bazen “tamamlayıcı tıp” adıyla, bazen “peygamber tıbbı” adıyla, bazen “geleneksel tıp” adıyla icraatlar yapıyor. Yok hacamat, yok sülük, yok larva tedavisi gibi uygulamaları, Batı tıbbının pazarlama, satış ilkesiyle Türk tıbbının içine yerleştiriyor. Bu işi yaparken, yaptıkları ticarete Hz. Peygamberin adını karıştırmaktan dahi imtina etmiyor.

Bu geleneksel tedavinin Batı tıbbının sağlık pazarlaması ilkesiyle harmanlanmış yeni bir stratejisi. Bu stratejistler bırakın Türk tıbbına sahip çıkmayı, İslam tıbbının sağlık hizmetlerinin, “Allah rızası” ve “devletin şanı” için yapıldığını dahi inkâr ediyorlar. Bunların yazılı bir literatürü de yok. Yazılı literatürü olmayan tek hekimlik modeli “halk hekimliği” olarak bilinir. Tıp literatürü olmadan çalışmak, bir yerde düzeni, nizamı, intizamı olmayan avam takımının kendi derdini kendince çözmeye çalışanlara özgü bir tıbbi icraat modeli.

Hz. Peygamberin İslam tıbbına tek katkısı sadece koruyucu hekimlik öğütleridir. Ne diyor Hz. Peygamber? Temiz olun, elinizi yüzünüzü yıkayın, doymadan masadan kalkın, salgın olan yere gitmeyin, salgın yerindeyseniz oradan ayrılmayın! Hepsi bu kadar. Günümüzde “peygamber tıbbı” diye adlandırılan uygulamaların tıbbi literatürü bu kadar. Gerisi peygambere ait değil, yani halk hekimliği. Aynen Avrupa’da kasaba kasaba dolaşan kan çekicilerin, koca karıların, diş çekicilerin uygulamaları gibi. Sahipsiz kalmış insanların sağlığının büyücüler, koca karılar, şarlatanlar tarafından ele geçirilmesi… Hem de peygamber tıbbı kisvesiyle…

‘ALTIN ÇAĞ’ NASIL OLDU?

Ne demek istiyorum? Literatür olmadan tıp olmaz. Bunu Türk-Arap hegemonyasıyla sağlanan İslam’ın Altın Çağı’nda net olarak görüyoruz. Ne yapmış bu adamlar da 17. yy’a kadar Batı’ya örnek olmuşlar? Birincisi siyasi algı oluşturulması! Halife el-Mamun der ki bilimle vahiy arasında çatışma yoktur. Ne demek istiyor? Bilim ve vahiy bağımsızdır; çatışmayı kabul etmiyorum. İkincisi bilimsel zemini oluşturmak için başta Yunan kültüründen olmak üzere yazılı bütün metinlerin çevirisi. Üçüncüsü bilimsel kurumların, hastanelerin, eczanelerin, aktarların kurulması; özgün eğitimle eğitilmesi ve sertifikalandırılması. Dördüncüsü yazılı literatür oluşturulması. Beşincisi sağlık hizmetinin Allah rızası ve devletin şanı için yapılması.

Demezler mi adama? Dini bilimin başına bekçi olarak koyacaksın, ne İbni Sina’dan ne Biruni’den ne Razi’den başlatacağın çeviri bir tıp literatürün dahi olmayacak; hatta bu kişilere bir Türk olarak sahip çıkmayıp Araplara kaptıracaksın; halk hekimliğini “peygamber hekimliği” kisvesiyle halka yutturacaksın ve tüm bunları yaparken ne Allah’ın rızasını ne de devletin şanını görmezden gelerek para kazanacaksın! Amiyane tabirle! “Oldu mu?”. Soruma sizlerin adıyla cevap vermekte sakınca duymuyorum. “Olduysa da olmadıysa da….”.