‘Norşin’deki tehlike… PDY’nin taşları PEY’de döşendi!

‘Norşin’deki tehlike… PDY’nin taşları PEY’de döşendi!

Veryansıntv’nin 22 Ocak 2019 tarihli manşetleri her zamanki gibi ülke ve milletin sorunlarına dikkatleri çeken gerçekçi ve bilgilendirici nitelikteydi. Ancak bunlar arasında, Bitlis’in Güroymak (Norşin) ilçesi Medresesi ‘baş müderris’ Abdülkerim Çevik’in ‘bir alacak-verecek meselesi’nden dolayı öldürüldüğü haberi dikkatimi çekti. İlçenin ‘kanaat önderleri’ arasında adı geçen Çevik, alacak-verecek tartışmasında vermiş olduğu hakemlik kararından memnun olmayan Yakup Şeflekçi tarafından öldürülmüştü.

Yazıma başlamadan önce, Abdülkerim Çevik’in yakınlarına başsağlığı, kendisine de rahmet diliyorum. İşlenen cinayeti de kesin bir dille kınadığımı vurgulayayım.

Olay üzerinde durmayacağım. Ancak bu cinayetle birlikte olaydan bağımsız olarak ama bunun dolayımında bir ‘medrese’ ‘şehit’ ve bir ‘baş müderris’ olgusunu irdeleyeceğim.

Tevhid-i Tedrisat kanunu, eğitim ve öğretimde kurumsal birliği sağlamakla kalmamış; eğitim ve öğretim alma hakkını kullanabilme olanaklarını milletin bütün fertlerine açmış ve fırsat eşitliği yaratmayı hedeflemiştir. Eğitim-öğretimin birleştirilmesi, her alanda eğitim alma hakkını garanti ettiği gibi, bu haktan eşit şekilde yararlanmanın da yollarını açmıştır. İlgili kanunu ve uygulamaları tersinden okuyanlar, zoraki ama art niyetli yorumlar yaparak Tevhid’in eğitim-öğretimin içeriğini ‘din-karşıtlığı’ üzerine odakladığı yalanını uydurmuşlar ve hala da aynı yalandan ekmek yemeğe devam etmektedirler. Yenen ekmeğin büyük kısmı, gittikçe kapitalist yapının ‘para basan, ama beyin yakan’ özel okullar ile medreseler ya da tarikat yuvalarının payı olarak ayrılmaktadır. Yeri geldikçe söylediğim gibi yalnızca coğrafi olarak değil kültürel olarak da Türkiye Batı ile Doğu arasında kalmanın sorunlarını yaşamaktadır. ‘Ortada’ki Türkiye’nin eğitim öğretimi de ‘ortada’ kalmıştır. Milli eğitim ‘ortada’dır; bir yanında özel okullar, öbür yanında medrese ya da tarikat okullarıyla sıkıştırılmış durumdadır. Halk diliyle dersek, eğitimimiz ‘iki cami arasında beynemaz’ hale gelmiştir.

Doğuya dönse medreseler, Batıya dönse özel okullarla çevrili bir Milli Eğitim’den söz ediyorum. Milli eğitimle birlikte sade Türk çocukları bu iki cenah arasında sıkışıp kalmakta; ya medrese ya özel okul; kırk katır mı kırk satır mı psikolojisine hatta koşulların zorlamasıyla, eğitim-öğretimden uzaklaşacak sancılı bir ruh durumuna itilmektedir. Fırsat eşitliği olanakları azalmakta; kurumsal birlikten kurgusal indirgemeciliğe zorlanmakta; tek tip-ister batıcı isterse doğucu olsun-bir ideolojik zemine çekilmektedir.

Abdülkerim Çevik’in öldürülmesiyle birlikte büyük çoğunluğu Doğu illerimizde yer alan medreseler bir kez daha dikkatleri üzerine çekti. Medrese ve medrese hocası kavramları yeniden konuşulur oldu. İslam dünyasında kurumsal olarak Nizamiye Medreseleri adı altında ortaya çıktı. Medrese denilince daha çok, Alpaslan’ın ve ardından oğlu Melikşah’ın veziri olan Nizamülmülk tarafından Nişabur ve özellikle Bağdat’ta açılan Nizamiye Medreseleri akla gelir. Bunların yanında Merv, Herat, Belh, Basra, İsfahan, Âmül, Musul, Cizre (Cezîretü İbn Ömer) ve Rey gibi şehirlerde de Nizâmiye medreseleri inşa edilmiştir. Bunların başta gelen özelliği hoca ve talebelerin barınacağı odalarının bulunmasıdır.

Nizâmiye medreselerinin en ünlüsü 459 (1067) yılında Bağdat’ta öğrenime açılan medrese olmakla beraber Nîşâbur’un zaman bakımından önceliği vardır. Daha sonra Nizâmülmülk ülkenin çeşitli şehirlerinde medreseler yaptırmış ve bunların devamını sağlamak için vakıflar kurdurmuş, böylece âlimlerin ve öğrencilerin geçim endişesi taşımaksızın ilimle uğraşmasını sağlamıştır. Yine Selçuklular döneminde Cürcân, Rey, Hemedan, Yezd, Şîraz, Kirman, Merv ve Kâşân’da birçok medrese yapılmıştır. Bu sistemle ilmî seviyelerini yükselten Selçuklular, Şiî Fâtımîler’in Kahire’de kurdukları Ezher ve Dârülhikme vasıtasıyla yürüttükleri propaganda faaliyetlerine de karşı koyabilmişlerdir.1 Nizâmülmülk, Şiî Fâtımîler’in Sünnî Abbâsîler’i ve Selçuklular’ı yıpratmak amacıyla siyasî ve askerî faaliyetlerin yanı sıra ilmî açıdan da yoğun bir propagandaya giriştikleri dönemde Ehl-i sünnet inancını güçlendirmek ve devletin ihtiyaç duyduğu görevlileri yetiştirmek için ülkenin her tarafında medreseler açmaya karar verdi. Bu konuda Sultan Alparslan’dan izin alan Nizâmülmülk onun devrinde ve daha sonra Sultan Melikşah zamanında Irâk-ı Arab, Irâk-ı Acem, Horasan, Mâverâünnehir, Suriye ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde medreseler kurdu. Bunların bir kısmı onun ölümünden sonra açılmakla birlikte Bağdat Nizâmiye Medresesi örnek alındığı için hepsi bu adla anılmıştır. 2

Bin yıldan daha uzun bir geçmişe sahip olan medrese kurumunun, dönemin Şii, Bâtıni ve Rafızî olmak üzere ‘sapkın’ kabul edilen inançlara ve bu inançları resmi ideoloji olarak benimsemiş diğer İslam ülkelerine karşı Ehl-i Sünnet inancını savunmak, okullaştırmak ve karşı propaganda yapmak üzere kurulduğu anlaşılmaktadır. Ortaçağ’ın skolâstik anlayışı bu kurumlarda yerleşik bir geleneğe dönüştürülmeye başlamıştır. Ehl-i Sünnet İslam anlayışı ve yorumu dışında bütün dinsel yorum ve tutumları ‘sapkın’ ilan eden resmi kurumlar olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak kuruluş amaçları böyle olsa da, Büyük Selçuklular döneminde kurulan Nizamiye Medreseleri felsefeden matematiğe, tıptan kelama kadar bütün ilimlerin öğretildiği bir üniversite kimliğini kazanmıştır. Aynı dönemlerde ve daha sonraki süreçlerde Batı’da Bologna, Cambridge, Sorbonne gibi yine Hıristiyan skolâstiğini kurumsal olarak temsil eden okullar kurulduğunu görüyoruz. Aradaki benzerlik, ‘Ortodoks’ dinsel inancı korumak, yaymak ve yerleştirmektir. Savunmacı anlayış, yine de her iki dünyadaki bu kurumları, Ortaçağ’ın ‘üniversiteleri’ olmaktan çıkarmaz. Ama ne var ki bu gün Nizamiye Medreselerinin yerinde yeller eserken aynı dönemde Batı’daki okulların, bu gün dünyanın gıpta edilen üniversiteleri olarak çağdaş bir hüviyete kavuşmayı başardığını görebiliyoruz. İslam dünyası ile Batı dünyası arasındaki bilim ve medeniyet makasının bu güne dek gittikçe açılması, bu kurumların dünden bu güne kaderlerinde ve geldikleri noktada saklıdır.

Medreselerin, İslam Ortaçağı’nın bu gün ‘üniversiteleşebilecek’ potansiyelini taşıyacak güçte kurumlar olduğunu ama bu şansı, Gazali’den sonra yitirdiğini belirteyim.3 Bununla birlikte medreselerle ilgili dikkatlerden kaçan bir noktayı vurgulamak gerekir. Kuruluş amaçları, ders müfredatları ve hedeflenen sonuçlar bakımından medreseler, İslam sufiiliğine genellikle soğuk bakmıştır. Sufiliğin kitabi ifadesi olan Tasavvuf, medreselerde gerekli yeri almamıştır. Tasavvufun pratik ruhani yaşam biçimi olan sufilik bireysel, dinsel bürokrasi dışında veya Ortodoks olmayan bir heretik dinsel çizgiyi takip ettiğinden medreselerde kendine meşru bir ilmi ve dinsel zemin bulamamıştır. Tasavvuf ve sufilik açısından medreseler ve müfredatı ‘dinsel olgucu ‘ bir bilim anlayışına dayanıyordu. Başka bir deyişle Kuran ve onunla ilgili olan somut nakiller ve en yüksek dinsel otoritelerden gelen emirlerin gözlemlenebilir ve ölçülebilir pratikleri ‘İslam ilmi’nin konusu olabilirdi. Müderrislerin ve öğrencilerin yükselme ölçütleri, ‘manevi yaşamı ve içsel dindarlığı ‘ önceleyen ama ölçülemeyen bireysel ölçütlere göre değil, Kuran ve ilimlerine, diğer ilim dallarındaki somut bilgilere göre belirleniyordu. Zamanla felsefe ve dinsel bilimler arasındaki çatışmalar, medreseleri tamamen tefsir ve İslam hukuku, hadis ve az da olsa kelam bilimlerine yöneltmiştir. Benim ‘Türk Rönesans’ı’ adını verdiğim 11-15. Yüzyıllardaki Türk sufiliği devrimci, hakşinas ve haksızlığa baş eğmeyen bireysel dindarlık tarzının çok önemli Türk sufi simaları ile temsil edilir. Yunus Emre’den, Seyyit Nesimi’ye, Fuzuli’den Otman baba’ya, Pir Sultan Abdal’dan Karacaoğlan’a kadar bu dönemde yetişen Türk sufi hatta filozoflar çoğunlukla medrese uleması tarafından hor görülmüş; baskı görmüş ve hem halkın hem de devletin dışına itilmişlerdir. Ancak bu tablo, Osmanlı’nın son dönemlerinde tam da medresenin doğasına ve görevine aykırı bir yol izlemiştir.

Medreseler ve eğitim-öğretim müfredatları ile ilgili bu bilgi elbette yetmez, ama konumuzu dağıtmamak için kısa girişle yetinelim.

Tarihte mutasavvıfların ve sufilerin kapısından içeri alınmayan medreseler bu gün, nefs terbiyesi ve ahlaksal erdemi hayatının temeli sayan Türk sufiliğini, 15. Yüzyıldan sonra hızla tarihe gömerek tarikatların merkezleri haline gelmiştir. Sufilikle tarikatlaşma arasındaki evrimsel süreç ayrı bir yazının konusudur. Şu kadarını söyleyeyim, sufilik dinsel bürokrasiyi aşan insancıl evreyi, resmi ve dini destek almadığı için olgunlaştıramadığından, bu boşluğu tarikatlaşma süreci hızla doldurmuştur. Medreselerin Kuran ilimleri ile daha fazla uzağa gidemeyeceklerini kestirmek kehanet değildir. Ve gerçekten de ‘Kuran İslam’ı’ propagandacıları, tekerrür eden tarih klasiğini yinelercesine, tarihsel medreseyi diriltme hayalleri kurarken, artık o kurumların tepesine tarikatların çöktüğünü fark edememektedirler.

Bugün Türkiye’deki medreselerde Kuran ilimleri müfredatta yer almakla birlikte, müderrislerin yerini Şıhlar, öğrencilerin yerini müritler almıştır. Yükselme ölçütü, kendi aralarında belirledikleri öznel kariyerle anılır. Abdülkerim Çevik, Güroymak Medresesinin müderrisi hatta baş müderrisi olarak tanıtılsa da bu rütbesi klasik medrese rütbesi değil, kendi aralarında atadan oğula geçen makamdır; yükselen de yükselten de kendileridir. Manevi yükselişin tek ölçüsü ‘Seyyit’ ya da ‘Seyda’ olmaktır. İslam takvayı, ahlaksal erdemi ve iyilikte yarışmayı insani üstünlük olarak şart koşsa da, medreselerin tarihte ‘sapkın’lara karşı verdiği mücadeleyi bunlar da ahlaka ve takvaya karşı vermektedir. Çünkü ‘kendi manevi ve ırki kapsam alanına girmeyen hiç kimse-Müslüman olsa da- ‘sapkın olmaktan yakayı kurtarmaz.

Bin yıldır süren klasik resmi destek, bugünün tarikat yuvaları haline gelmiş medreselerindeki ‘manevi ve ırki’ ölçütleri perçinler tutum sergilemek yanlışına düştüğü zaman, Paralel Devlet Yapılanması’nın Paralel Eğitim Yapılanması’dan temin edilen taşlarla inşa edildiği gerçeğini unutmuş olur. FETÖ, Paralel Devlet Yapılanması’nın taşlarını Paralel Eğitim Yapılanması’ndan temin etmişti; tekerrür eden tarih değil, tarihi tekerrüre zorlayan yanılgı-perest sorumlulardır.

Abdülkerim Çevik

NORŞİN: PEY’NDAN PDY’NA GİDER Mİ?

Merhum Abdülkadir Çevik ve benzeri tarikatçılar, müderrislik veya baş müderrislik unvanlarını nerden ve hangi yetki ile alıyorlar?

Çevik bir Nakşî şeyhi olarak anılmaktadır. Tarikat silsilesi anlatılırken bu silsileyi medrese temeline dayandırmaktadırlar: “Bölgemizde medreselerin varlığı Büyük Selçuklu Devleti Veziri Nizamülmülk dönemine dayanır. Bin yıla yakalaşan medrese geleneği Mevlana Halid Hazretlerinin bölgeye gelmesiyle başka bir hüviyet kazanır…Medrese ve tekkeyi tek çatı altında toplar…alim başta olmak şartıyla tasavvufa girmek isteyen kişileri tasavvufi terbiyeden geçirerek halifelik verir. Daha sonra bu halifeleri çeşitli bölgelere gönderir..Norşin bölgede en etkili medrese konumuna yükselir…Tevhid-i Tedrisat Kanununa rağmen kapatılmaya direnmiş ve 200 yıldır eğitim vermektedir. Öğrenciler burada sıkı bir eğitim almakta; dışarıdan da lise ve üniversite ile eğitimlerini tamamlamaktadırlar. Cinayete kurban giden en son Şeyh de Abdülkerim Çevik’tir. Çevik, Şeyh Fethullah-i Verkanis’in torunu Şeyh Asım’ın yanında manevi eğitimini tamamlayarak 2007 yılında Şeyh Muhammed Asım tarafından irşat ile görevlendirildi.” 4

Çevik hakkında aynı kaynakta şöyle bir dikkat çekici kayıt vardır: “ Bitlis İli Güroymak ilçesinde bulunan Norşin Medresesinde Baş müderris olarak ilim ve irşatla meşgul olan Seyda Abdülkerim Çevik, bölge halkı arasında yaşanan anlaşmazlık ve sorunlar için devamlı arabulucu olur, aradaki sorunların sulh ve barış içinde sonuçlanması için çaba gösterirdi.”5

Çevik’in cinayete kurban gitmesi-basına yansıyan haberlere göre- tam da bu ‘anlaşmazlıkları çözen bir merci ya da makam’ gibi görülmesiyle doğrudan ilgili görünüyor. Şeyhin, şıhın mebzul miktarda olduğu o bölgelerde demek ki halkın sorunlarını, anlaşmazlıklarını ve yaşandığı düşünülen ‘hukusuzluklar’ı çözen makam, şıhlık; otorite de şıhlar olmaktadır. Peki, bizim çağdaş, laik ve eşitlikçi hukukumuz ne güne duruyor? Hâkimlerimiz, savcılarımız, devlet büyüklerimiz, aydınlarımız neden şıhların böyle bir boşluktan yararlanıp kendilerine resmi, sözüm ona ilmi, sözüm ona ‘seyit’ payesi biçmelerine göz yumuyorlar? Fethullah Gülen de zamanında ‘toplum ve kanaat önderi’ diye tepemizde boza pişirecek hale gelmemiş miydi? Manevi makam, inancımızda yalnız Allah tarafından veriliyorsa ve o da peygamberlikse, bu müderris sıfatıyla, birbirine manevi paye ve ayrıcalık verenler bu cesareti, pişkinliği ve şımarıklığı nereden devşirmekteler?

Kaldı ki arabuluculuk mahkemelerimizde yetkili ve sorumlu görevlilerce yerine getirilmektedir. Bu uygulama o bölgelerde daha etkin olsa, şıhlara gerek kalır mı?

Şimdi Çevik’in bağlı olduğu Nakşî tarikatının kendisini nasıl tanımladığına bakalım:

“İslami tarikatlardan olan Nakşibendî tarikatı ve gerekse Kadiri ve sair tarikatlar ancak sufinin yaşamına Kuran ve Sünneti uygulatmak için var olmuşlardır. Bu güne dek hak tarikatlardan hiç birisi itikatta Ehl-i Sünnet inancı ile amelde dört hak mezhepten başkasına tabi olmamışlardır. Şayet varsa bunların dışında bir yol, o yol sapkınların yoludur. O sapıkların tarikatları bu güzide yolun erbaplarına asla mal edilemez.”6

Açıkça görüldüğü gibi, değil inançsız bir kimsenin, sıradan masum bir Müslüman’ın bile bu tarikatta yeri yoktur. Şöyle itiraz edebilirsiniz: kim hangi inanca, tarikata ya da inanç grubuna isterse katılabilir; ilkelerini benimseyebilir, özgürdür.” İyi de, bu itirazı tarikat dışından birisinin yapması, tarikat içinden birisinin de aynı görüşte olmasını garanti etmemektedir. Düşünce ve ibadet özgürlüğü, hem dini hem de dinde çoğulculuğu gerektirir. Çoğulcu dinsel görüşleri sapkın olarak ilan ve mahkûm etme hakkını kendilerinde bulanlar, özgürlüğü ancak kendilerinin başkalarını köleleştirme ya da dışlama aracı olarak görürler. Atatürk Cumhuriyeti’nin sağladığı bu özgürlüğü, Cumhuriyet’e saldırma hakkı olarak değerlendirirler; yani bizim Büyükkarabağ deyimiyle, ‘Yörük üstünden kurban keserler’.

Kısacası Nakşîler dışındaki herkes sapkındır; sapkın olmaktan kurtulmanın, cennete gitmenin, seydanın lütfüne mazhar olmanın tek yolu Nakşî tarikatından olmaktır. Bunun da yolu, Norşin Medresesi’nden geçer demektir. Devletin okulları, medresenin muadili olmadığı gibi, meşru da sayılmaz. İşte PEY budur. Paralel Eğitim Yapılanması, kendini aşamadığı halde, Milli Eğitimi aşmaya çalışan, Ortaçağ’ın gerisinde bir telkin merkezi, merkezleri…

Tıpkı Nizamiye Medreselerinin kuruluş amacında olduğu gibi medreseler adı altında faaliyet gösteren Nakşîlik, Ehl-i Sünnet inancı kapsamında eğitim-öğretim verdiği savındadır. Medreselerin amaç ve müfredatlarını tarihten devşiren tarikatlar, Norşin ve benzeri medreselerde sadece ‘Ehl-i Sünnet’ diye tanımladıkları, ancak kendilerinin de pek bilmedikleri bir anlayışı, resmi makamlara bile ‘bunun harici, sapkınlıktır’ sloganıyla cansiperane savunulası bir Müslümanlık koşulu gibi göstermeyi başarmışlardır. Bu başarı, İslam amentüsü kategorisinde yer almayan nevzuhur (sonradan çıkan) bir şehitlik mertebesi bile ihdas edecek noktaya ulaşmıştır.

Peki, gerçekten de Nakşîlik, iddia edildiği gibi silsile itibarıyla yalnız ‘Ehl-i Sünet’e mi dayanmaktadır?

Bu savın aslı yoktur. Çünkü Nakşibendîliğin birçok kolları vardır ve birinci silsile içinde Şiilerin, Alevilerin ve Ehl-i Sünnet’ten sayılmayan diğer mezheplerin özellikle saygı duydukları, kendi imam silsilelerinin başında gösterdikleri imamları içine alır: Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Hz. Zeynelabidin, Hz. Cafer Sadık ve Hz. Ali Rıza. Nakşîliğin ilk silsilesi böyledir.7 Aynı din içinde bile çoğulculuğa tahammülü olmayan tarikatların, koskoca Türk milletine tahammül etmesini beklemek avuntu olur.

Atatürk şeyhler, dervişler, mensuplardan değil, Türk milletinden kurulu bir Cumhuriyet ve onun himayesindeki eğitim-öğretimin birliği için hayatını ortaya koyarken işte bu parçalanmaların doğuracağı karmaşaya, karanlığa ve tehlikeye karşı uyarmıştı. Kendi dindaşına, tarikatından olmadığı için sapkın veya sapık damgası vurup dışlayanlar nasıl olur da Türk milletine tahammül edebilirler? Bu tahammülsüzlük, Güroymak’ın adını Norşin yapanlarla, Norşin’i ve bölgenin çoğunu Tevhid-i Tedrisat’ı delmek için medreselerle kuşatanların ortak duygusudur. Abdullah Gül, ırkçı bir refleksle Türkçe Güroymak’ın Ermenice Norşin’le değiştirilmesini isterken, Norşin Medresesi de Milli Eğitimin Milli’sini medrese eğitimi ile değiştirmiştir. Norşin’e sevinen Agos’la, medresesini kuran tarikat, Türk milletine ve Türk yurduna tahammülsüzlükte uzlaşmışlardır.8

Norşin Medresesinde yetişen sözde âlimlerden bazılarını yine aynı kaynağa dayanarak vereyim:

Bediüzzaman said Nursi

Sadreddin Yüksel

Molla Burhan (Tillo şeyhi)

Muhammed Raşit Erol (Menzil şeyhi)

Seyyid Abdülbaki (Menzil Şeyhi)9

Fethullah Gülen’in de Said_i Nursi’nin talebesi olduğunu not edeyim.

Paralel Devlet Yapısını inşa eden taşlarını FETÖ, yurt içinde dershaneleriyle, yurt dışında da sözüm ona Türk Liseleriyle Paralel Eğitim Yapısından temin etmişti. Aktörler değişiyor ama bölücü ve karanlık görevler hiç değişmiyor.

Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milletinin birliğini, eğitim-öğretimin Tevhid’i sağlayacaktır; eğitim-öğretimin birliği, birliğimizin teminatıdır.

3 Bu konuda bkz. Şahin Filiz, Farabi, İnsan Yayınları, İst. 2002; İslam ve felsefe , Saykitap, İst. 2014.