Nota bilmeyen trompetçilerden Miles Davis’e: Guça Trompet Festivali (2. Gün)

Nota bilmeyen trompetçilerden Miles Davis’e: Guça Trompet Festivali (2. Gün)

Geçen haftaki yazımızda Sırbistan’daki Guça kasabasında çılgın bir trompet festivalinin ilk gününü yaşamıştık birlikte. Çingenelerin kalplerinden kopan etnik müzikle dolu coşkulu 1. günü hissetmek isteyenler geçen haftaki yazıyla festivale giriş yapabilirler; 

Okumak için: Guça Trompet Festivali (1. Gün): Çılgın Bir Sırp Klasiği...

Balkanların tümü özünde halen saf kalabilmiş etnik özelliklerin gözlemlendiği bir coğrafya.  Yılışık globalleşme etkisinden nasibini alsa da hala kendine özgü, temiz yerleri var. 2014 yılının Temmuz-Eylül aylarında Balkanlarda iki ayı aşkın süre arabayla, tek başıma gezdim. Bu gezi esnasındaki gözlemlerimi yol güncesi şeklinde sizlerle paylaşıyorum bir süredir. Bu güncenin en coşkulu fasikülü de Guça Festivali oluyor doğal olarak. Gönülden çalan trompetçilerin ve çılgın partiye katılan gezginlerin öyküsü bu.

Çoğunluğu Nota Okuyamayan Yerel Müzisyenlerin Altın Trompet Savaşı…

Sırbistan’ın tüm yörelerinden yerel trompet bandoları ve trompetçilerin akın ettiği Guça’da yarışmacıların amacı Altın Trompet ödülüne sahip olmak. Yarışmayla kendine saygın bir kariyer yaratma arzusunda olan grupların çoğunun alışılagelmiş tarzda bir müzik eğitimleri yok. Nota okuyamayan bu insanlar etnik müziği damarlarında hissederek çalıyorlar. Doğal yaşam mücadeleleri içinde gelişmiş yeteneklerini ve duygularını en üst düzeyde göstermek çabasındalar bu festivalde.

Oldukça fakir hayatlardan gelen bu insanların hayata tutunacakları bir müzik aleti trompet. Kah düğünlerde çalarak, kah başka etkinliklerde müzik yaparak yaşayacak kadar parayı kazanmaya uğraşıyorlar. Sırp toplumunda trompetçilere karşı önemli ölçüde saygı duyuluyor. Guça Festivali, bir Sırp trompetçi için katılmanın bile büyük bir onur olduğu bir etkinlik. Festivalin yarışma günleri 3 gün 3 gece süren etnik bir Balkan şölenine ev sahipliği yapıyor. Fazlaca coşkulu, duygusal bir düğün desek yanlış olmaz.

Guça’da Yaşayan Kasabalıların Hazırlıkları…

Festival haricinde oldukça sakin bir kasabaymış Guça. Ancak her yıl Temmuz ayının sonuna doğru elbirliği ile festivale hazırlık yapıyor kasabalılar. Guça’yı festival misafirlerine hazırlamak hem bir onur hem de iyi bir kazanç imkanı haline gelmiş. Çayırlar, park yeri ve kamp alanları olarak hazırlanırken, makyajını tazeleyen bir ev sahibi hassasiyetinde heyecan yaşanıyor bu küçük kasabada. 59 yıllık geçmişiyle, dünyanın değişimlerine paralel olarak festivalin şekli de yıllar içinde değişmiş. Öncelikle yerel bir festival olan Guça hem müzisyen hem de ziyaretçi olarak uluslararası bir üne kavuşmuş durumda.

Müzisyenlerin Guça’da sahne almak ve yarışmaya katılma heyecanları ise ayrı bir boyut. Neredeyse tümünün oldukça fakir sosyal yapılardan gelerek sınıf atlama olanağı olarak gördükleri onurlu bir sınav merkezi.

Guça’yı hem müzisyenlerin hazırlığı ve ruh halleri hem de kasabalılar açısından anlatan güzel hazırlanmış bir videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.

Şimdi benim hikayeme, festivaldeki ikinci günüme dönelim.

Yorgun Başlayan İkinci Gün…

Enerji patlaması Guça Festivali’nin birinci günü geride kaldığında oldukça mutlu ama biraz yorgundum. Geceyi arabam Kara Şimşek’de geçirmiştim. Karavan veya benzeri bir aracınız yoksa uzun süreli gezilerde arabada yatmak çok dinlendirici değil. Pansuman kabilinden bir dinlenme, o da çok etkili olmuyor. Ben uykusunu alamadığında ertesi gün kendini yorgun hisseden biriyim. Arabada geçen gecenin ardından ikinci güne biraz daha sakin başlamak istemiştim. Yiyecek bir şeyler bulmak için dolaşırken gördüğüm Guça’daki festival müzesi, yavaş bir başlangıç için uygun bir adresti.

Guça Trompet Festivali Müzesi…

Festivale ilişkin neredeyse yüz yıllık bir tarihten fazlasına tanıklık etmeyi sağlayan eski fotoğraflar beni andan alıp başka düşüncelere götürmüştü. Balkanların tarihine bakıyordum, bu resimlerin bana ilginç gelen kısımlarına odaklanarak. Eski insanların fotoğrafları, yerel kıyafetler, bizimle benzer alışkanlıkların belli olduğu folklorik ayrıntılarla dolu fotoğraflara dalmıştım. Yarışmalarda birinci olanların, onur köşesinde portreleri vardı. Trompetçilerin yüzlerine, güreş müsabakalarına, silahlarla atış yapan insanlara, büyük taşlarla yapılan iptidai gülle yarışmalarına ait fotoğrafları izlerken festivalin eski günlerine kısa bir zihinsel yolculuk yapmıştım. Daha önce kendi evimizde görmeye alışık olduğum, iki nesil öncesinden kalan aile albümü fotoğraflarına benzeyen kareler gelmişti hemen aklıma. O dönemlerin görüntüleri Balkanlar ve Türkiye için aynıydı neredeyse. Tabii ki bunca yıl birlikte yaşamanın vermiş olduğu harmanlanmanın doğal sonucuydu bu.

Guça Festival Müzesi’nden fotoğraflar:

Gün İlerlerken Yavaş Yavaş Yükselen Tempoda Guça Sokaklarında…

Müzeden çıktığımda daha öğlen bile olmamıştı, ama coşku yine yerli yerinde sürüyordu. Günlük güneşlik bir hava vardı. Yeme, içme ve enerji bu saatlerde bile kendini gösteriyordu. Bir gün evvelden yorgundu belki herkes, ama yavaş yavaş bu hal unutulup, yeniden bir coşkuya bürünüyordu festival ortamı.

Yine sokaklarda, park ve kamp yeri olan çayırlar dahil her yerde müzikler, mangal dumanları yükselmeye başlamıştı havaya. Her köşede, her kaldırımda veya bir çadırın önünde, kısacası her yerde ortada dolaşan müzik grupları yorulmaksızın çalmaya devam ediyorlardı kaldıkları yerden. Az sayıda yabancı müzik topluluğu da onların coşkusuna eşlik ediyordu.

Sokaklarda çalan gruplar ve eğlenenlerden görüntüler.

Guça sokaklarından ikinci gün fotoğrafları.

Festivalde aradıkları başarı, tanınma arzusu ve ünün yanında sokak performansları sırasında topladıkları bahşişler müzisyenlerin gelirlerini oluşturuyor. Çalıp, coşturup bahşiş topluyorlar. Yarışmada yer alamasalar da festivalin bu sokak tantanasına katılan gruplar var. Ancak sadece seçilmiş yarışmacı müzisyen gruplar seçkin restoranlara girerek çalma haklarına sahipler. Tabii buralarda elde edilen bahşişler genelde sokağa göre daha doyurucu oluyor.

Restoran içinde çalan seçilmiş gruplardan birinin görüntüleri

Geniş Bir Yelpazede Katılımcı Profilleri ve Olaysız Bir Festival…

Guça Festivali’nin katılımcıları çok geniş bir tayf içinde yer alıyor; aşırı sağcı milliyetçiler, bu duyguya sahip olmayan Sırplar, diğer ülkelerden ziyaretçiler, parti heyecanını seven çılgın partiseverler, solcu-sağcı eylemciler (aktivistler), modern insanlar, hippiler. Bu çok değişik yapıdaki insanların tümü tantanalı bir coşkunun içinde birbirlerine karışıyorlar. Çok canlı, karmaşık, tutkulu, renkli bir yapıyı oluşturuyor bu katılım.

Bu kadar çok değişik insan olmasına ve çok fazla alkol tüketilmesine karşın coşku var ama saldırganlık, kavga veya benzeri tartışmalar olmuyor Guça Festivali’nde. Bu tür bir olayı benim katıldığım süreçte görmedim. Konuştuğum insanlardan yıllardır katılanlar da böyle bir hadisenin hiç olmadığını söylediler. Coşku var, ama kavga yok yani. 

Geçit Töreni…

Geleneksel geçit töreni başlamadan evvel gruplar kasabanın bir ucunda toplandılar. İzleyiciler sokakların iki yanına dizilerek bu renkli ve gürültülü yürüyüşü beklemeye başladık. Tüm katılımcıların aralarında mesafe olmaksızın başladıkları yürüyüş, tam bir kakafoni içinde başka bir duygu seline sahne oluyordu Guça sokakları.

Sırbistan’ın tüm bölgelerinden katılımcılar yerel kıyafetleriyle ve şarkılarını çalarak ilerlerken, dünyanın birçok değişik ülkesinden katılımcıların ekipleri de aynı kortejde yürüyorlardı. Festivalin resmi açılışı bu geçit töreninde grupların şarkılarını çalarak yürümesiyle gerçekleşiyordu. Harika görüntüler ve tam bir curcunaydı geçit resmi. Grupların en önünde, yerel giysili ve çoğunluğunu kız çocukların taşıdığı pankartlarda, bölgelerin, ülkelerin isimleri yazılı levhalar vardı. Yürüyüşe katılan çok sayıda grup olunca upuzun bir kuyruk oluşmuştu. Ardı ardına grupların yürüyüşü ve havada birbirine karışan müziklerle geçen harika bir-bir buçuk saat yaşamıştık.

Geçit Resminden Görünümler

Geçit Tören Yürüyüşünden Görüntüler

Geçit törenindeki yürüyüşten sonra yerel grupların seçilmiş trompetçileri bir meydanda toplandılar. Seçilmişlerin önüne de en seçilmişler geçti. Kakafoni yoktu, tüm müzik grupları susmuştu. Sadece bu trompetçiler, bir ezgi ile yüksek enerjili marş gibi bir şarkıya giriş yaptılar. Bu andan itibaren büyük bir duygusal melodiyle etkileyici bir müzik başladı. Yavaştan başlayan bu müzik, oynak ve eğlenceli bir melodi değildi. Kendi türünde saygınlığı ve derin duygu yoğunluğu belli olan marş benzeri müziği dinlerken gururlu bir heyecan oluşmuştu Sırp izleyicilerde. Bizler de bu duygulu müziği hissediyorduk. 

Geçit Tören yürüyüşü sonrası trompetçilerin çaldığı geleneksel eser.

Açılış konserinden görüntüler

Trompetçiler toplu halde çalarlarken müzik ve görüntüler.

Festivalde Tanışmalar, Sohbetler...

İkinci gün de oldukça yoğun geçiyordu. Resmi yürüyüş sonrasında birinci güne benzer coşkulu, bol müzikli, heyecanın havaya karıştığı sokaklarda dolaşmak eğlenceli ama yorucuydu. Müzik yapan grupların kimisi yorulmuş, yol kenarlarında dinleniyorlardı. Bazı trompetçilerin patlayan dudaklarını gördüğümde içim burkuldu.  O an bile, her şey çok eğlenceli miydi acaba diye düşünmeden edemedim. 

Guça Festivali’nin ikinci gününden sokaklardan görüntüler:

Bu hengameden biraz uzaklaşmak isteyenler hemen yakındaki çimenle kaplı tepelere tırmanarak bu kakafonik çılgın partiyi uzaktan seyretmeye başlamışlardı. Ben de kasabayı karşıdan gören tepelerden birinde yerimi alırken, birçok milletten gezgin gençler ile o anda oluşmuş bir grup içinde bulmuştum kendimi. Gençler de dünkü tempodan nasibini almışlardı ve yorgundular. Hemen aramızda gezgin sohbetleri başlamıştı. Onlar da Avrupa içindeki gezilerinde bu festivali eğlencenin en üst noktası olarak kabul etmiş ve festival zamanında burada olacak şekilde gezi planlarını yapmışlardı. Aşağıda coşkuya enerjisi olanları uzaktan izlemek bir dinlenme oluyordu. Gençlerden iki Portekizli gitar çalmaya başlamışlardı. Bir İtalyan genç de trompetinden sesler çıkarmaya çalışıyordu bu sırada. Ben de gitarla bizden bazı şarkılar çalarak eşlik ettim onlara. Tantanadan kısmen uzakta ve keyfimiz yerindeydi. Sakindik o anlar için, ama akşam gideceğimiz konserde yine bir enerji patlaması yaşanacağını biliyorduk.

Guça’daki tepelerden birinde öylesine toplanmış bir grup olarak festivale uzaktan bakış:

Akşam Statta Büyük Konser…

Akşam üzeri tepeden inerek yeniden topluluğun arasına karıştık. Sokaklarda belli bir süre geçirdikten sonra büyük güruhla birlikte konser için stada ilerledik. Futbol sahasının içi de dışı da tribünleri de hareketli ve doluydu. Canlı televizyon yayını yapılıyordu. Sırasıyla davetli ünlü gruplar ve ardından da o yıl yarışmaya seçilmiş olan gruplar çalmaya başladı.

Stat konserinden görüntüler:

Son derece canlı bir konser oluyordu. Bu tip müzik zaten hareketli, bir de iyi bir ses düzeniyle stat konserine dönüştürülmüş bu etkinlik, toplum psikolojisinin de etkisiyle coşturucuydu. Saatler süren konserde durmaksızın sahne alan gruplar etnik Sırp ve Balkan müziğinden örnekler veriyorlardı. Çok eğlendik, bitap düştük, yine de durmadık, zıpladık, dans ettik. Bizim gibi yabancılar için coşkuydu hissettiğimiz, ama sözleri ve şarkıların öykülerini bilenler için coşku yanında hüzün, çok az da olsa gözyaşı ve tekrar coşku yaşanıyordu. Konser gece yarısını geçe bittiğinde ben de bitmiştim. 

Stat konserinden video

Yine de kasabadaki trompetçi heykelinin olduğu meydana döndüm ve oradaki çılgın gençlerin bitmeyen partisine biraz mesafeli olarak da olsa eşlik ettim. Yakınlarda barlarda da hayat devam ediyordu, insanlar teraslarda, balkonlarda dans ediyorlardı. Yanıma oturanlarla sohbet ediyor, eğlenenleri izliyordum. Otoparkın yolunu tuttuğumda saat üçü geçmişti.

F-51-52 İkinci gecenin sonundan fotoğraflar

Böyle Bir Festivale Günlerce Dayanmak Pek Mümkün Değil…

Guça Festivali devam edecekti ama benim artık takatim kalmamıştı. Sabahı nasıl ettim bilemedim. Artık gerçek bir dinlenmeye ihtiyacım vardı. Sabah gün ışıdıktan bir iki saat sonra Kara Şimşek’le Guça’dan ayrılıyordum. “Ne iki gündü be!” dememek mümkün değildi. Festival sürüyordu ama bensiz devam edeceklerdi. Bunu da çok taktıklarını sanmıyorum. Ben kasabadan ayrılırken yeni gelenler bile vardı.

Kasabayı terk edip Çaçak yoluna bağlandığım yerde bir sürpriz karşıladı beni. Polis, alkol ve belge kontrolü yapıyordu. 34 plaka Türk araba olunca tedirgin olmuştum. Gerçi yeşil sigorta ve uluslararası ehliyet dahil tüm belgelerim tamamdı ama alkol deyince bir yutkundum. Guça’dan çıkıp alkollü olmamak mümkün değildi. Kaç para ceza ödeyeceğimi düşünürken bir sürpriz daha oldu. Alkol sınırlar altındaydı. Halen bu iş nasıl oldu bilemem. Güler yüzlü polis, yorgun halime gülerek “Dobro” ile başladığı için “İyi dinlenmeler” veya “İyi yolculuklar” dediğini sandığım dostça bir havada beni uğurluyordu.

Daha Çaçak’a gelmeden bulduğum ilk otele girdim. Hemen bir duş aldım ve ardından yatağa uzandım. Başlangıçta aşırı yorgunluktan uyuyamasam da biraz sonra bayılmıştım. Uyandığımda akşam olmak üzereydi. Otelin yemek salonunda salatamı yedim ve çorbamı içip tekrar odaya geçtim. Blog yazarak, televizyon seyrederek biraz vakit geçirdikten sonra erkenden uykuya daldım.

Belgrad’a Doğru…

Ertesi sabah kahvaltımı aynı otelde yapıp çıktığımda gayet iyi dinlenmiş ve kendime gelmiştim. Gezinin en önemli duraklarından ve etkinliklerinden birine katılmış olmanın verdiği mutluluğu yaşıyordum. Guça, ev arkadaşım Züğürt Hedonist’in ısrarla gitmemi istediği özel bir noktaydı ve gerçekten eşsiz bir deneyim olmuştu. 

Balkanlar ve Avrupa’nın içine doğru yolculuğum devam ediyordu. Her zamanki gibi plan yoktu ama kabaca bir rota vardı ve bu rota Belgrad ve ardından da kuzey Sırbistan’a doğru yükselecekti. Harika bir yaz günü her zaman müptelası olduğum arabanın camından yüzüme vuran rüzgar yaşam enerjisi doldurmuştu yüreğime. 13 yaşındaki Kara Şimşek tık demeden yolları geride bırakıyordu. Ben bu yolculuğun mottosu olarak “Nerde trak, orda bırak” demiştim ama Kara Şimşek’le her an oluşan bağımla sorunsuz ilerliyorduk yollarda.

Gezgin Şans Diye Birşey Var Mı?

Guça-Belgrad arası 176 km. Bir gece evvelden Hedonist Hostel’de yer ayırtmıştım ama seyir sistemi kullanmadığımdan yine sora sora gidecektim. Belgrad’a giriş yaklaştığında bol bol ışıklarda durmaya başlamıştım. Durduğum bir ışıkta yan arabayla sohbete başlayıp, yeri sordum. İlk ışık sohbetin tamamlanmasına izin vermemişti. İkinci ışıkta adresi sordum. Üçüncü ışıkta durduğumuzda arabada bir telaşla bana yeri tarife çalıştılar ama olmuyordu. Dördüncü ışıkta durduğumuzda yan arabadakilerden bir genç hanım inerek benim arabama bindi. İngilizcesi anlaşırdı. Ve Hedonist Hostel’in iki apartman ilerisinde oturuyordu. Yani diğer arkadaşlarını onu eve bırakma zahmetinden kurtarmıştım. Birlikte sohbet ede ede Belgrad’a girmiştik. Bence gezgin şansı diye bir şey var ve ben bunu her adımda yaşıyordum. Ya da benim payıma düşen hep böyle olumlu tesadüfler oluyordu. Belgrad’da hostelime varmıştım. Balkan gezisi sürüyordu.

Unutulmaz Deneyimleriyle Guça...

Son iki yazımızda unutulmaz anılarıyla Sırbistan’da Guça Festivali’ni dolaştık hep birlikte. Eğer bir gün sizin de gitme şansınız olursa, yazılarda aktarmaya çalıştığım coşkuyu yaşayacağınıza eminim.

Geçen hafta Miles Davis’in Guça ile ilgili söylediklerini yineleyerek size veda etmek istiyorum;  “Trompetin böyle çalınabileceğini hiç görmemiştim. Bırakın Glastonbury, Reading, Burning Man and Coachella festivallerini. Dünyada pirinç nefesli çalgıların bu derece çılgınca kakafonik tarzda çalındığı başka bir yer yok. Guça’yı mutlaka görmelisiniz”

Belgrad’a ulaşmıştım ama hala kulağımda trompet sesleri çınlıyordu…

Zor Zamanlarda Gezi Yazılarının Anlamı…

Günümüzde inkar edilemez ağırlıkta olumsuz bir hava var gezegenimizde. İnsanlığın zor zamanlar yaşadığı veya yaşadığını hissettiği bir dönemden geçiyoruz. Her açıdan zorlu dönemler ve dönüşüm süreçleri içindeyiz hepimiz. Gezmenin hayal olduğu bu günlerde gezi yazılarım bazı okuyuculara garip gelebilir.

Bu yazılarla, bol görseller eşliğinde, sanallıktan mümkün mertebe uzak olabilecek gerçek gezgin öyküleri sunmaya çalışıyorum sizlere. Son derece şeffaf bir şekilde neler yaşadıysam onları kendi duygularımla paylaşıyorum. Amacım bir gezginde olmasını düşündüğüm yaşam sevincinin, yol öykülerinin ve gezgin olarak edindiğim hayat felsefesinin bir kısmını paylaşmak.

Bu geziler (korona) salgın dönemi öncesi dünyada yaptığım gezileri içermekte. Niyetim özendirmek değil. Ben de evimdeyim ve çok dikkatli olarak sosyal ortamlardan ve kapalı yerlerden kesinlikle uzak duruyorum. Elimden geldiğince sabırla bu sıkıntılı sürecin geçmesini bekliyorum. Bir gün yine zaman gelecek ve tekrar yollara düşeceğim diye umuyorum. Hayat bu tabii, neler getireceği kestirilemez.

Bu sıkıntılı süreçte birlikte biraz olsun olumsuzlukları bir yana bırakır ve bu geçmiş gezilerde rahat nefes alıp, keyif duyduğumuz yolculuklara devam ederiz. Ben yazmayı ve öykülerimi, görüşlerimi sizlerle paylaşmayı seviyorum. Umarım sizler de bundan hoşnutsunuzdur. 

Hepinize sağlık ve huzur dolu bir hafta dilerim. Esen kalın.