Nükleer savaş tehlikesi hiç bu kadar yakın olmadı

Hüseyin Vodinalı yazdı

Nükleer savaş tehlikesi hiç bu kadar yakın olmadı

Paradoks bir durumdu hep.

Soğuk  Savaş’taki nükleer dehşet dengesi sayesinde üçüncü dünya savaşı çıkmadı.

İnsanoğlunu, tüm dünyayı toptan yok etme gücüne sahip nükleer silahlar, tezat biçimde barışın bekçisi olmuştu.

Ama çok tehlikeli biçimde.

İki kutuplu Soğuk Savaş yıllarında, 1962 Küba krizi, nükleer denizaltı krizleri, 1983’teki ‘son dakikada önlenen nükleer felaket’ krizi (*) ve bilmediğimiz daha pek çok nükleer krizde dünya yok olma tehlikesi atlattı.

1990 – 2008 arasındaki tek kutuplu Amerikan döneminde nükleer savaş çıkmadı ama bol miktarda bölgesel kanlı savaşlar yaşandı.

2007’deki Putin’in Münih Konferansı'ndaki konuşması ve ardından, 2008’deki Gürcistan - Rus savaşı kırılma noktası oldu.  

Çin’in de güçlü biçimde sahneye çıkmasıyla dünya artık çok kutuplu döneme girmişti.

ABD ise hala dünya hegemonu olma iddiasını sürdürüyordu.

Obama dönemi sonrası Trump’ın gelişi, ABD’yi biraz frenletti.

Donald Trump, küresel ticaret ağırlığını kaldıraç olarak kullanıp, ülke içi temel sorunlara el atmak istiyordu.

O 4 yıl, küresel hukuk sistemi büyük yaralar alsa da dünyadaki çok kutupluluk ilerledi.

Müesses nizamın adamı yaşlı Joe Biden, 4 Şubat'ta yaptığı dönüm noktası niteliğindeki dış politika konuşmasında, “Amerika geri döndü" dedi.

Amerika belki geri dönmüştü ama dünya artık eskisi gibi değildi.

Biden’ın ilk hedefi Rusya oldu.

Rusya’yı dört bir yanından çevirmeye kararlıydı.

Asıl rakip Çin’i de elbette. 

Biden ve Neoconların hedefi, her iki ülkeyi de mümkün olduğunca rahatsız ederek çevrelemek, diğer ülkelerle savaştırmak ve silahlanma harcamalarını artırarak heder etmek.

ABD işe Ukrayna ile başladı.

2014 Amerikancı darbesi ve ülkenin bölünmesinden sonra iktidara gelen komedyen Zelensky ile hazır kıta bekleyen Ukrayna, Minsk grubundan çıktı, Rusya’ya savaş ilan etti.

Biden arkasındaydı çünkü.

Ama aynı ABD, Gürcistan’a da “hadi koçum” dedikten sonra ortadan kaybolmuştu 2008’de.

NATO’yu da yanına almaya kalkan Biden’ın işi bu kez çok zor ve çok tehlikeli.

Dünya adeta bir nükleer savaşa doğru adım adım sürükleniyor.

Amerikan Savaş gemileri ve uçakları Karadeniz’i zorluyor. 

ABD, Polonya başta olmak üzere tüm Doğu Avrupalı müttefiklerini harekete geçirdi ve bölgeye 30 bin asker gönderdi. 

Rusya ise Kırım ve Donbass bölgelerine yakın sınıra 150 bin asker yığdı.

Bunun yanı sıra yüzlerce tank top ve füzeleri de getirdi.

Ayrıca S-400 hava savunma sistemlerini de konuşlandırdı.

2008’de Gürcistan’da bile olası ABD müdahalesine karşı taktik nükleer silahları devreye alan Moskova şimdi de benzer bir hareket tarzı içinde.

Rusya, Karadeniz üzerinde sivil havacılık için tehlikeli alan uyarısı yapan ve bazı bölgelere uçuşun sınırlandığına yönelik NOTAM yayımladığını duyurdu.

Bu arada Putin’in Federal Meclis’teki yıllık konuşmasında önemli bir mesaj vererek, Donbass’ı tanıma vaadinde bulunabileceği iddiaları sık gündeme gelmeye başladı.

Son olarak Rusya Savunma Bakanlığı'nda yapılan toplantıda konuşan Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, NATO’nun eylemlerinin Moskova’yı simetrik stratejik çevreleme önlemleri almak zorunda bıraktığını söyledi.

ABD Başkanı Joe Biden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile telefon görüşmesi sonrası Karadeniz’e göndereceği Tomahawk yüklü iki destroyerin gidişini iptal etti.

Gemiler halen Girit’te bekleşiyor.

ABD olayları yatıştırmak istermiş gibi bir tavra büründü, Ukrayna lideri Zelensky Putin’e görüşme teklif etti.

Ama Rusya pozisyonundan geri adım atmaya niyetli değil.

Bu kez İngiltere en hevesli Rus düşmanı olarak sahneye çıktı.

Boğazlar’dan bir savaş gemisini Karadeniz’e göndereceğini bildirdi.

Muhtemelen bir ikincisi için de bildirim yapılacak.

Şimdi tüm yaşanan diplomatik ve ekonomik yaptırım dolu gerginliği bir tarafa bırakabiliriz.

Yani şu kadar Rus diplomatı sınırdışı, bu kadar Amerikalı, Çek, Ukraynalı öte tarafa filan geçiniz.

NÜKLEER VURUŞ HESAPLARI  

Olay çok ciddi ve nükleer.

Kimse bunu Suriye ile filan karıştırmasın.

Rusların Kırım’a nükleer silahlar konuşlandırdığı iddiaları ayyuka çıktı.

ABD Stratejik Komuta Merkezi (USSTRATCOM) bugün twit atmış.

ABD Savunma Bakanlığı adına stratejik caydırıcılıktan, küresel füze hedeflerinden ve Pentagon’un Küresel İstihbarat Şebekesini işletmekten sorumlu olan merkez son twitinde ne diyor:

“Bugünkü çatışma yelpazesi ne doğrusal ne de öngörülebilir. Bir düşmanı çok hızlı bir şekilde nükleer kullanımı en az kötü seçenek olarak görmeye itebilecek koşullara yol açan çatışma olasılığını hesaba katmalıyız.”

Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Türkiye Bölümü Araştırma Görevlisi ve Karadeniz Uzmanı Dr. Andrey Boldırev, bakın ne diyor:

“Kanımca, ABD ve İngiltere’nin bu tür eylemlerinin temel amacı, Karadeniz bölgesinde zaten gerilimli olan durumu daha da kötüleştirmek. Daha önce ABD’nin eski Avrupa Kuvvetleri Komutanı Emekli Korgeneral Ben Hodges, Karadeniz’de Rusya’nın ‘sinirleriyle oynama’ çağrısında bulunmuştu. Bence bu ifade, ABD ve İngiltere’nin Karadeniz planlarının kışkırtıcı doğasını yansıtan en iyi örnek. Tabii başta Rusya ve Türkiye olmak üzere Karadeniz ülkeleri bu planlardan memnun değil.”

Boldırev kibar söylemiş.

Rusya’nın sembolü olan ayı, kolay kışkırtılamaz ama bir kez harekete geçtikten sonra önünde kimse duramaz.

İngiltere ve palyaço kılıklı başbakanı Boris Johnson bence yanlış yapıyor.

O İngiliz gemisi, Putin’in Amerika’ya güçlü bir mesaj vermesi için ideal bir fırsat olacaktır.

Korunacak 17 milyon kilometrekarelik bir vatanları olan Ruslar, bir güvenlik devleti olarak sıkı durmak zorunda.

Ruslar sırf ibret olsun diye uçaksavar füzeleri ve denizaltı savarlarla yüklü İngiliz gemilerini vurabilir, hatta batırabilir.

Bu uçuk bir iddia gibi görünse de, nükleer silahların devrede olduğu bir dönemde Rusya’nın yapmaktan çekineceği bir hamle olmaz.

Putin, güçlü görünmek zorunda.

ABD’nin Belarus darbe girişimi ile Karadeniz ve Ukrayna’daki yığınağının arka planında Moskova’ya 400-500 kilometre yakınlaşmak yatıyor.

Bu da Moskova’daki tüm üst düzey yetkililerin tüylerini diken diken ediyor.

Türkiye’ye gelince.

Bizimkiler olayın vahametini hala anlamış görünmüyor.

Montrö ve Kanal İstanbul üzerinden iflas etmiş kasayı ayağa kaldırma hayalleri kuruyorlar.

Ama işin şakası yok.

Montrö ile oynamak demek, tıpkı 1962’de olduğu gibi Rus füzelerinin hedefi olmak demek.

ABD’nin en çok istediği şey de bu zaten.

Rusya’nın askeri öfkesini kendisine değil komşularına boşaltması ve zayıflaması.

Emekli Amirallerimizin söylemeye çalıştığı şey buyken, bir de onları düşman askeri gibi hedef almak neyin nesi.

Ülkesine onurla hizmet etmiş, Mavi Vatan’ı orta yere koymuş, CIA maşası hain FETÖ’nün hedefi olmuş emekli amirallere elektronik kelepçe takmayı aklım havsalam almıyor.

Oysa o basın açıklaması, her şeyden önce devletin ve hükümetin yararına.

FETÖ kumpaslarının geri gelmesi ise Türkiye’de hiç kimsenin faydasına değildir.

Onların tek hedefi, ABD adına Türkiye ile başta Rusya olmak üzere komşularını çatıştırmaktır.

Ancak bu saatten sonra olası bir çatışmanın nükleer savaşa dönüşmesi işten bile değildir.   

 

(*) 1 Eylül 1983 yılında New York'tan Seul'e uçmakta olan ve yanlışlıkla Sovyet hava sahasına giren bir yolcu uçağı Su-15 avcı uçağı tarafından bombalanmış, çoğu ABD vatandaşı 269 kişi ölmüştü. Dünya kamuoyunda büyük yankı uyandıran bu saldırıya ABD'nin sert bir cevap vermesi beklenirken, Sovyet yetkililer de Amerika tarafından gelebilecek olası bir nükleer saldırıya karşı teyakkuz durumuna geçmişti. 1983 yılında böyle bir ortamda ülkedeki en kritik görevlerden birinde bulunan Yarbay Stanislav Petrov, yerel saate göre 00.40 dolaylarında erken uyarı radar sisteminden gelen şok bir durumla karşılaştı. Peş peşe gelen uyarılara göre çok sayıda füze Sovyet hava sahasına doğru ilerliyor ve dakikalar sonra ülkeye ulaşacaktı. Bu aşamada gelen füzeleri durdurmanın bir imkanı yoktu, fakat Sovyet Sosyalist Cumhuriyetle Birliği de dakikalar içinde nükleer bir karşı saldırıya girişebilir, Amerika kıtasına doğru on milyonlarca kişiyi öldürecek nükleer füzeleri ateşleyerek dünyayı kana bulayacak bir savaşı başlatabilirdi. Verilen emir gereği Yarbay Petrov'un böylesi bir uyarıya anında müdahale etmesi ve üstleriyle iletişime geçerek ABD'ye karşı nükleer bir savaşı başlatması gerekiyordu. Ve tüm bunlar için yalnızca birkaç dakika süresi vardı. "ABD nükleer füzeleri" Sovyet topraklarına ulaşmadan önceki son birkaç dakika. Yarbay Petrov, bunun yerine bilgisayar sisteminde bir sorun olduğunu düşünerek konuyu sadece yanındaki görevli kişiyle paylaştı. Tam olarak neden böyle bir karar verdi net olarak bilinmiyor, fakat tüm değerlendirmelerinin sonucunda hiçbir şey yapmamayı ve uyarının gerçek olmadığını düşünmeyi seçti. Devletin zirvesine yaşanan olayı zamanında bildirmedi ve yalnızca hiçbir şey yapmayarak dünyayı büyük ve yıkıcı bir nükleer savaştan kurtardı. Nitekim Sovyetlere doğru yaklaşan füzelerin gerçekte olmadığı da çok geçmeden açığa çıktı. Radar sistemi hata vermiş, bulutların arasından sızan güneş ışınlarını bir füze saldırısı olarak algılamış ve hatalı uyarıda bulunmuştu. Yarbay Petrov'un radikal kararı olmasaydı bu hata milyonlarca insanın ölümüne sebep olacak ve yeni bir dünya savaşını başlatacaktı.

Petrov, 2010 yılında olay anını ilk kez anlatıyordu:

“Uyarı mesajını ilk gördüğümde sandalyemden kalktım. Bütün karargah karışmış, astlarım panik içerisine girmişlerdi. Ortamı yatıştırmak için etrafa emirler vermeye başladım. Tam o an siren ikinci kez çaldı. Sonra da üç ve dört... Dört yeni füze daha geliyordu. Uyarı ekranımızda kan kırmızı harflerle BAŞLAT yazıyordu. Rahat koltuğumda değil de bir kızartma tavasında oturuyormuşum gibi hissetmeye başladım. Bacaklarım gevşedi. Ayağa kalkamayacakmışım gibi hissettim. Dürüst olmalıyım çok korktum. Çünkü tüm sorumluluk parmak uçlarımdaydı. Bunun gerçek bir saldırı olduğuna karar verir ve yukarıya rapor edersem anında bir karşı saldırı başlatılacaktı."

Verdiği karar ile büyük bir felaketi önlemiş olsa da Petrov'un bu kararının verilen emirlere karşı olması onun başına iş açtı. Yarbay Stanislav Petrov'un rütbeleri elinden alındı, defalarca vatana ihanetle suçlanarak ağır şartlarda sorguya çekildi ve sonunda emekli edilerek ordudan uzaklaştırıldı. Yaşanan hadise ise onca sene tüm dünyadan gizlendi, hatta öyle ki Petrov'un 1997'de ölen eşi bile yaşananlardan asla haberdar olmadı. "Dünyayı kurtaran adam" Petrov, 18 Eylül 2017 sabahı küçük apartman dairesinde hayata gözlerini yumdu.