O Leyli

Kerem Han yazdı...

O Leyli

İnternette iki dakikalık bir program kesiti izledim. Bir genç 1993 yılında, eskisi kadar iyi şarkılar yapamadıkları için Cem Karaca ve Barış Manço’yu eleştiriyordu. Sanıyorum bu isimler şimdi karşımızda olsa, hayranlığımızı ifade etmekten eleştiriye fırsat bulamayız.

Barış Manço Dağlar Dağlar’ı yaptı. Namus Belası, Cem Karaca’nın Dağlar Dağlar kadar iddialı bir eser yaratmalıyım düşüncesiyle ortaya çıktı. Bu iki ismin zirve dönemlerine Kurtalan Ekspres’in, Apaşlar’ın, Moğollar’ın katkısını da göz ardı edemeyiz. 1970’ler Erkin Koray’ların, Fikret Kızılok’ların, Selda’ların da etkisiyle belli bir tür müzikte arşa yaklaşıldığı dönemdir. Pek çoğunun da çıkış noktasında dünyayı kasıp kavuran 1968 gençlik hareketi var. Böyle bir dönemde muhteşem eserlerin birbirini takip etmemesi mümkün mü? Bütün branşlarda böyledir, rekabet iter, bireyin kendi sınırlarını zorlamasını, aşmasını sağlar. Shaquille O'Neal Kobe Bryant’ı anma konuşmasında, “John Lennon ve Paul McCartney arasındaki rekabet, tarihin en iyi müziklerini çıkardı…” demişti. Hayata yeni başlamış bir genç, hayatı müzikle geçen dev isimlere, kısaca, neden sütten kesildiniz, diye biraz da sesi titreyerek sorabildi.

1990’ların şarkılarını incelediğimizde genç, yetenekli müzisyenlerin yine genç ve tecrübeli aranjörlerle uyum yakaladığını görürüz. Ortaya çıkan bu sinerjiden "pop" adı altında yüksek enerjili kâh iyi - kâh çok kötü ama devamlı üreten bir müziğin doğuşuna şahit oluruz. Böylece 1980’lerdeki baskın, kulağa işkence eden gıy gıy kemanlı ucuz arabesk, 90’larda yerini pop müziğe bıraktı. Bu dönem, 1960’lardan sonra hantallaşmaya başlayan Klasik Türk Müziği’nin boşluğunu, son derece dinamik olan hafif müzikle doldurmaya benziyor biraz. 60’lara kadar icra edilen Klasik Türk Müziği, bazılarına hitap etmese de müziğin altın çağıdır diyebiliriz. Sadettin Kaynak’ların, Selahattin Pınar’ların, Münir Nurettin Selçuk’ların, Müzeyyen Senar’ların dönemidir. Zeki Müren’in 1950’lerin başında İstanbul Radyosu’nda kayıtları eşsizdir. Öbür taraftan Nesrin Sipahi Ankara Radyosu’nda “Ankara Rüzgârı” estiren bir başka sanatçıdır. Kadife sesiyle Safiye Ayla, Çile Bülbülüm şarkısıyla özdeşleştiğinden, ölümünün ertesinde bir gazete, “Çile Bülbülüm sustu”, diye bir manşet attı. Susan yalnızca Çile Bülbülüm olmamış, Türkiye’deki sanatın ağırlığı ve derinliği de susmaya başlamış ve bir dönem sona ermiştir.

Karacaoğlan’lardan, belki bin yamalı bir yoksul yorganından günümüze ulaşan türkülerimizin yeri apayrıdır. Türkülerde başka hiçbir şeye benzemeyen tanrısal bir kalenderlik, ruhu yamyassı eden bir güzellik bulursunuz. Arp gibi titretir yüreği. Bu yüzden Neşet Ertaş’ın vefatı, birçok şeyin sonu gibi gelir bana. 21. yüzyılda bozkırın tezenesi de susmuştur artık. Yelda gecesi gibi uzun, korkulu bir boşluktur sonrası…

Büyük müzik eserleri henüz girişte dinleyiciyi avcunun içine alır, nakaratıyla büyüler, bitince bitti sanırsınız, bir ırmak olup kılcal damarlarınızdaki bütün tortuları sarsmadan bitmez. Son yirmi yılda Türkiye’de yapılan müziklerin geneli, nakarattaki ritmi zihinde tekrarlatmak üzerine yapılmıştır. Tutamaksızdır, tembel işidir, müziğe değil para kazanmaya odaklıdır. Böyle olunca mayası dibe çökmüş bir ayran gibi ne içilir ne de tadına varılır. Şair Ahmet Erhan’ın deyimiyle “hiçbir kıyıya varmayan, suda kaydırılan taş kadar unutulmaya yatkın” kompozisyonu bozuk bir yığın şarkı türedi. Erkin Koray’a sorulur, kalıcı eser yapmanın bir formülü var mıdır? Baba yanıt verir, net bir formülü yok, bence bu ülkeden bir şey almak değil, bir şeyler bırakmayı istemek önemli…

Müzik üretimindeki şahlanışların ve çöküşlerin sebebi şüphesiz tek etkene bağlanamaz. Konuyu edebiyat – müzik bağlamında ele almaya çalışacağım. Türkiye’de 80’li yıllar öncesi, nispeten daha özgür bir ortamda daha iyi müzik yapıldığı konusunda hemen herkes hemfikir. Bugün bir çırpıda sayabileceğimiz bütün büyük ses sanatçıları, kalıcı eserlerinin neredeyse hepsini 80 öncesinde bestelemiş veya icra etmiştir. Birçoğu vefat etti, kimileri henüz hayatta. Son 20-30 yılda bu büyük sanatçılar, aynı şarkıların farklı düzenlemeleriyle ya da “best of” albümleriyle kendilerine bir kariyer inşa etmeye çalıştılar. Konserlerinde her biri bin yıllık olan şarkıların ekmeğini yemeğe devam ediyorlar.

Bir futbolcu, geri kalan hayatını idame ettirebilmek için jübile yaptıktan sonra parasını doğru şekilde kullanmak zorundadır. Beşiktaşlı “Sarı Fırtına” Metin Tekin, siz futbolu bırakmazsınız, futbol sizi bırakır, demişti. Bence sanatçılar müziği bırakmıyor, zaman içinde müzik onları bırakıyor. Müzik üretimi; yeteneğin ve sıkı çalışmanın yanında duygu işidir daha çok. Yaş aldıkça derimizin inceliğini ve hassasiyetini kaybetmesi gibi, zamanla duygu kanallarının tıkandığını ve körleşmeye başladığını düşünüyorum. Futbolcunun emekliliği yaşa bağlı olarak fiziksel yetersizlikse, müzisyenin emekliliği duygusal yetersizliktir. Müzik bir gençlik hummasıdır. Gençlikte yara bere içinde olan bir ruh melodilerden bambaşka çeşniler çıkarılabilir. Yetenekli bir müzisyenin ilk yılları, çocukluğu ve gençliğinde yaşadığı heyecanın birikim yansısı olacaktır. Profesyonelleşip iki yılda bir albüm yapmak zorunda kalınca -tecrübe ve müzik bilgisinin artması bile- eski tutkuları diriltmeye yetmez. Eteklerinde biriken duygular ister istemez yitmeye başlamıştır.

Türkiye’de aklıma birkaç istisna geliyor ama sadece bir ismi yazacağım: Kayahan. Yaşlılığın ilkbaharında dahi unutulmaz besteler yapmaya devam etmesi, onu özel yapan özelliğidir. Unutulmaz şarkılar çıkaran “takım”lar, birbirlerini tamamlayan özel sanatçılar var. Fikret Şeneş-Ajda Pekkan. Melih Kibar-Çiğdem Talu-Erol Evgin. Nilüfer-Kayahan gibi. Bu isimler kariyerlerinin başında ya da ortalarında birbirlerini bulmuşlar ve birbirlerini büyütmüşlerdir. Kayahan bir Erol Evgin, Nilüfer, Ajda Pekkan kadar büyük yorumcu değildir, ancak bu isimler arasında kimseye muhtaç olmadan her işi (güfte-beste-yorum) layıkıyla yapacak standardı yakalayan tek isimdir.

Edebiyat, müziğin zıttıdır çoğunlukla. Yazar yıllandıkça daha başarılı işler çıkarır. İşitsel algı her zaman önde olduğundan edebiyat, bir açıdan müziğe yenilmeye mahkûmdur. Çünkü edebiyat çift taraflı emek ve kavrayış ister. Duygular notaya bazen bir çırpıda dökülüverir ve unutulmaz besteler yaratılır. Müzik, karşısındakinin başını döndürecek yakışıklı bir çapkın iken; edebiyat, zamanla değeri belki anlaşılacak olan ama ilk zamanlarda “olmasa da olur” diye bakılan sevgilidir. Müzik, yedi notanın doğru kurgusuyla yüreğinizi bir anda çalabilir. Edebiyat, müzik denen o yakışıklıyla yarışacaksa, elindeki tek malzeme olan sözcükleri yıllarca öğütmesi, nasırlaşıncaya kadar elleriyle yoğurup hamur etmesi gerekir. Ancak o zaman pürüzsüz, kılçıksız bir aşk hasadı ortaya çıkabilir.

Sabahattin Ali’nin yazdığı ilk öykü kitapları ses getirmemiş, ancak ona bir yol göstermiştir. Hikâyelerinin açtığı kapıdan Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna gibi Türk edebiyat tarihine damga vurmuş romanlar girmiştir. Servet-i Fünun’cular da zamanla, yazdıkça kendini bulmuştur. Halid Ziya’nın Sefile romanı pek bilinmez, ilk yapıtıdır. Aşk-ı Memnu herkes tarafından bilinir, bazı otoritelere göre Türkçede yazılmış en kusursuz romandır, ancak Halid Ziya Aşkı Memnu’yu ilk yapıtından tam kırk yıl sonra yazmıştır. Ruhun en derinini resmeden yazar Dostoyevski’nin en bilinen iki eserini saymamız istenirse, Suç ve Ceza ile Yeraltından Notlar deriz. İlk yapıtından on yıllar sonra yazılmışlardır. Dostoyevski de olsanız Gogol’un Palto’sundan üç günde çıkamıyorsunuz. 1984, Türkiye’de en çok bilinen yabancı eserdir; George Orwell’in ilk eserinden on dört yıl sonra yayımlanmıştır. Stendhal, Napolyon ordusuyla Rusya seferine katılmış, seferden yaklaşık yirmi yıl sonra Kızıl ile Kara’yı (Kırmızı ve Siyah) yazmıştır; bu büyük eser bir savaş romanı değildir ama romanda Napolyon etkisi ve Rusya seferinin izleri vardır.

Beyin; savaş, ölümcül hastalık gibi ağır travmaları kabul etmekte zorlanır. Eğer bu kıvrımlı, hareket alanı kısıtlı eşiği aşabilirsek, beynimiz bize istediğimiz gibi top koşturabileceğimiz geniş düşünce alanları açar. Bu yüzden zorlu durumlarda sıcağı sıcağına yazmak çoğu zaman istenilen sonucu vermeyebilir. Yüze vuranları, dibe çökenleri berrak şekilde görebilmek için yazının mutlaka bir demlenme süresi olmalıdır. Fakat demlenme süresini aşırı uzatırsanız tat acılaşmaya başlar. Pek çok büyük yazılı eser; semaverde sabırla, özenle demlenmiş ve kıvamını bulmuş bir çay tadındadır.

Yazar, tek başına bir ordu olmak zorunda. Arkasında yaylı, nefesli, vurmalı çalgılar, vokaller yoktur. Yazarlık, yaratı ve duygu işi olduğu kadar; ezber, tekrar ve sonsuz antrenman işidir. Salt duyguyla müziği yürütebilir, edebiyatı yürütemezsiniz onu ancak duyguyla büyütebilirsiniz. Knut Hamsun ilk kitabı yayımlandıktan kırk üç yıl sonra nobel edebiyat ödülünü almıştır. Bernard Shaw yetmiş yaşında nobeli kazanınca, kıyıya çıktıktan sonra bana can simidi uzatıyorsunuz, diyerek ödülü reddetmiştir. Rafine yazarlığı yavaş ama sağlam büyüyen bir ağaca benzetiyorum. Müzisyenlerin ise zamanla toprağı o kadar çiğnenmiş oluyor ki, ot bile yeşeremiyor çoğu zaman.

Franz Kafka, Jack London, Albert Camus, Nikolay Gogol, Oğuz Atay gibi istisna sayılabilecek yazarlar da aklıma geliyor. Düş gücü inanılmaz boyutlarda olan bu ikonik yazarların da bir ortak noktaları var: kısacık ömürleri.

Bir de edebiyatçılık hamuruyla yoğrulmuş müzisyenler, müzisyenlik hamuruyla yoğrulmuş edebiyatçılar var.

Şarkı sözünü her zaman ön planda tutan rockçı Teoman’ın en iyi albümü hangisidir, diye bir soruyu hayranlarına yöneltsek, önemli bir kısmı ilk albümü diyecektir. Teoman, bir hikâye anlatacısıdır aynı zamanda. Hikâye anlatıcısının ana malzemesi sözcüklerdir. Teoman, şarkı yazmayı tam anlamıyla üçüncü albümle birlikte öğrendiğini söyler ve ilk albümündeki bazı şarkı sözlerinin özeleştirisini yapar. Zamanla müzik ruhunu kaybetse de şarkı sözlerindeki olgunlaşma, gelişme bariz şekilde kendini belli eder. Edebiyatçı kumaşı da vardır.

Yaşar Kemal’in ilk ve en bilinen romanı İnce Memed’dir. İnce Memed bir başkaldırı romanı. Bu roman bir Flaubert tekniği, itinasıyla yazılmamıştır ama tiril tiril yanan bir gençlik ateşiyle kaleme alınmıştır. Zamanla parlayan yazar tipine ters örnektir. Nihat Genç’i bu yazar tipine de örnek verebiliriz. Bence Nihat Genç, yaşayan en iyi öykü yazarıdır. O, ilk romanlarından bahsederken, onları bugün yazamam, der. İlk yapıtlarını zirvede görür. Nihat Genç’te bugün eksik olan gençlik hisleridir sadece. Bu iki yazar duyguları kamçılamayı çok iyi bilir, müzisyen kumaşı da vardır. Yaza yaza yazar oldum diyen Nihada, duygu dolu enfes edebi vuruşlarının yanında, dil kılıcını adamakıllı bileyip felsefi yönünü de çok geliştirerek kendine yeni bir alan yaratmış ve bu entelektüel zenginleşme onu, benzeri görülmeyen bir yazar yapmıştır.

Birey küçük yaşlarda kötülüğün sadece kendi çevresini kuşattığını zanneder ve bu kuşatmayı delmek, iyi bir insan olmak için pek heveslidir; isyanı, aşkı, heyecanı, gücü kendinde fazlasıyla bulur. Duyumsamak için yaşanır bu çağda. Biraz daha büyüyünce kuşatmanın sadece kendi çevresini değil, yaşadığı ülkeyi bütünüyle sarmaladığının farkına varır. Ya mücadele eder ya mücadeleden vazgeçer ya da mücadeleden ettiği kişiye dönüşür. Yaşlanınca, dünyanın tek çatı altında toplanan organize ve şaşmaz bir kötülük kuruluşu olduğunu anlar ve mutlaka koyuverir. Genellikle bu koyuverme anları yazarların bilgelikle parladığı, müzisyenlerin ise sönümlendiği anlardır. Müziği ortaya çıkaran ruh, genellikle geçmişin mahsulünü yerken, edebiyat geçmişin üzerine koyarak devam eder. Müzisyen zirvede başlarken, edebiyatçı yavaş yavaş zirveye tırmanır. Ayrıca aralarında çok önemli bir fark var. Edebiyattan anlar gibi görünenlerin ezici çoğunluğunun okumayla ilgili seçiciliği, yüksek zevki, beğenisi, derin eleştirileri yoktur; edebiyatın onlara bahşettiği hava ve statü yeterlidir. Bazen de sadece alışkanlıktan ve keyif almak için okunur. Oysa büyük yapıtları okurken, yapıtın yazarı kadar zahmet çektiğimizi hissetmemiz gerekir. Yoksa önümüze konulan herhangi bir yapıtın edebi değerini gerçek anlamda tartmamız mümkün olmaz. Bu yüzden edebiyattan anlayan insan sayısı çok azdır, edebiyattan anlayan insan sayısı çok az olduğundan edebiyatın çöküşü müziğin çöküşü gibi gürültü koparmaz, koparmadı.

Programa dönelim. Belli bir dönemde müzik duraklama dönemine girdiyse, buna çözüm ararken sorulması gereken soru, eski sanatçılar neden eskisi gibi şarkılar yapamıyor, değildir; bayrağı devralacak olan yeni sanatçılar nerede ve neden yetersiz kalıyor; sorulması gereken budur. Üniversiteli gencin tespiti doğru, sorusu yanlıştır.

İyi ki Barış Manço ve Cem Karaca’ya bu soru sorulmuş. Sorudan yola çıkarak birçok konuyu irdeledik. Edebiyatçılardan, müzisyenlerden bahsederken birkaç sorunun yanıtını aramaya çalıştık.

Kitaplığındaki ve müzik listendeki hangi eserler senin hayatına yön vermişse, onları üretenler ölümsüzlük merhalesine ulaştı. 8 Şubat Cem Karaca’nın ölüm yıldönümüydü. Karaca, sanatın lezzetine kanamamış gibi şarkı söyler, şarkı söyler gibi konuşurdu. Sanki uzun bir şarkının son sözleriydi onlar, hiç unutmam: “Onlarca ozan, türküleri söylene söylene varlıklarını sürdürebilmişler. Bir gün benim türküm, benim şarkım susarsa, eyvallah.” Erzurumlu Emrah’tan beri, daim aklımızda o leyli leyli…

Çağlara ayna tutan sanatçılar hep burada. Çok düşündüğümüzde. Çok hissettiğimizde bitiverirler yanı başımızda. Sevdanın hudutlarını yıktığımızda. Neşemizin nihayetsiz hazzında. İpince bir yağmur altında. Bastığımız toprağı incitmekten korktuğumuzda. Yalnızlıktan kalabalığa karıştığımızda. Kalabalıktan yalnızlığa sığındığımızda. Kuru yaprakların biçare kokusunda. Saçımıza düşen akların çığlığında… Daim aklımızda.

Anılarına saygıyla.

keremhan1990@gmail.com