Odatv hukuksuzluğuna karşı durmak, hukuku savunmak

Odatv hukuksuzluğuna karşı durmak, hukuku savunmak

Aslında amacım bu yazıyı Odatv’de yayınlamaktı. Ancak getirilen “erişim yasağı” (!) sebebiyle bunu yapamıyorum. İşte bir defa daha görülmekte, iyi ki VeryansınTV var.

Ülke, bir türlü normalleşemiyor. Sanki sürekli olarak ilan edilmemiş bir bir “Olağanüstü Hal” var. Yargı, bir türlü esaret ve kuşatmadan, “kötü alışkanlıklarından” kurtulamıyor. Artık acı hatıralar olarak kalması gereken, hukuk devletinde yeri olmayan sabaha karşı gereksiz ve “gözdağı” niteliğindeki gözaltılar, kanuni şartlara bakılmaksızın “burun sürtme”, “korku salma”, “mesaj verme” amaçlı basmakalıp gerekçeli “sipariş” tutuklamalar, soruşturma ile ilgisi ve gereği olmayan erişim yasakları devam ediyor. Gerçek yaşamda olmaması gereken isimsiz, cisimsiz “hayaletler” halen yaşamın ve hukukun içinde dolaşıyor. Siyasi, fikri, ahlaki, etik, estetik boyutta olması gereken mücadele, zorlama yöntemlerle hukuka taşınıyor, taşırılıyor. Hak ve özgürlüklerin güvencesi olarak toplumsal düzeni sağlama amacı taşıması gereken yargı, yine baskı aracı ve “silah” olarak kullanılmaya devam ediyor.

Bunun en son ve çarpıcı örneği Odatv ile ilgili süreç. Odatv’de şehit MİT mensubu ile ilgili bir haber sebebiyle sabaha karşı gözaltına alınan Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu ile muhabir Hülya Kılınç tutuklandılar.

Önce şu saptamayı yapalım: Hegel’in söylediği gibi “özgürlük, sorumluluk gerektirir“. Elbette hukuk devletinde her hak ve özgürlüğün sınırları vardır. Nitekim bu sınırlamalar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10.maddesinin ikinci fıkrasında da yer almakta. Buna göre “Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli tutulması kaydıyla alınmış bilginin açıklanmasının engellenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı şekil şartlarına, koşullara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir“. Ancak bu hükümdeki sınırlamanın sınırlaması da anılan tedbirlerin “demokratik bir toplumda zorunlu olması” ölçütüne bağlandığı gibi, Anayasamızın 13.maddesine göre de temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması, bunların “özüne dokunulmaksızın” “demokratik toplum düzeninin gereklerine” ve “ölçülülük” ilkesine aykırı olamayacaktır.

Bu kapsamda elbette ki basının haber verme hürriyeti de sınırsız olmayıp, bu ilkeler geçerlidir. Yine bu faaliyet suç işleme özgürlüğü anlamına da gelmemektedir. Elbette ki unsurlarının varlığı itibariyle “makul” bir suç şüphesi söz konusuysa gerekli soruşturma ve kovuşturma yapılacaktır. Ancak gerek suçun unsurları (varlığı) gerekse soruşturma süreci bakımından hukuka uygun davranmak koşuluyla!

Konuya bu açıdan bakıldığında suçlamanın konusunun 2937 Sayılı Milli İstihbarat Kanununun 27. maddesinin 2 ve 3.fıkralarına dayandığı anlaşılmaktadır. Anılan maddenin 2. fıkrasına göre “MİT mensupları ve ailelerinin kimliklerini, makam, görev ve faaliyetlerini herhangi bir yolla ifşa edenler ile MİT mensuplarının kimliklerini sahte olarak düzenleyen veya değiştiren ya da bu sahte belgeleri kullananlara üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir. Bu suç tipinin varlığı, korunmak istenen hukuki menfaat dikkate alındığında anlaşılabilir bir düzenlemedir. Sorun burada değil. Olaydaki suç isnadının temelinde, Libya’da şehit düşen (ki hepimizin şehidi olup, şehidimize Allah’tan rahmet, yakınlarına ve ulusumuza baş sağlığı dilerim) bir MİT mensubunun ve ailesinin kimliğini, makam ve görevini ifşa etmek iddiası olduğu anlaşılmaktadır. Ancak basına yansıyan bilgilerden, şehit MİT mensubunun kimliğinin zaten daha önceden açıklandığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca ortada suçun maddi unsurunu oluşturacak bir “sır”, “gizli bilgi” ve “ifşa”dan söz edebilmek çok mümkün görünmemektedir. Üstelik yine şehidin soyadına ve aile detaylarına da yer verilmiş değildir. Bu nedenle suçun maddi unsurunun oluştuğunu söyleyebilmek güçtür. Anılan hükme “ailelerin kimliklerine” ibaresinden sonra gelmek üzere “makam, görev ve faaliyetlerini” ibaresi ise, 15.8.2017 tarihli ve 694 sayılı KHK’nin 75.maddesiyle eklenmiş, daha sonra bu hüküm 1.2.2018 tarih ve 7078 Sayılı Kanunun 71.maddesiyle aynen kabul edilmiştir. İşin maddi hukuk (teknik hukuk) boyutu bu şekildedir.

Bir haberin, kabul ve yaklaşıma göre gazetecilik ilkelerine, etik kurallara uygun olup olmaması başka şeydir, suç oluşturması başka. Haberin veriliş biçimini, içeriğini beğenmeyebilirsiniz, zamanlamasını yanlış bulabilirsiniz, bu yönlerden eleştirebilirsiniz, kızabilirsiniz. Ancak unsurları itibariyle oluşmayan bir suçu var kabul ederek buna göre davranamazsınız. İstisnai olarak başvurulması gereken gözaltı ve tutuklamayı hukuka aykırı olarak, başka amaçlarla işletemezsiniz. Bu yolla basına, belli kişilere veya çevrelere “mesaj” veya “gözdağı” veremezsiniz. Çünkü hukuk; bireyler gibi “kızamaz”, kin ve öfkeyle davranamaz, kanuni düzenlemenin amacına, adalet düşüncesine aykırı bir saikle (amaçla) hareket edemez. Aksine tamamen kendi dar, soğuk, teknik kalıpları içinde, kuralları ışığında sükûnetle hareket eder. Hukuk güvenliğinin güvencesi de budur. Elbette makul her suç şüphesi soruşturulacaktır. Ancak hiç bir soruşturmanın amacı “burun sürtmek”, “gözdağı vermek”, “sindirmek”, “korkutmak”, “ödetmek”, “mesaj vermek” olamaz. Üstelik her soruşturma belli usul kuralları dâhilinde yürütülmek durumundadır.

Gelelim usul hukuku boyutuna: Hep söylüyoruz, gerek gözaltı gerekse tutuklama; somut olgulardan hareketle delillerin karartılma ve kaçma şüphesi karşısında istisnai olarak başvurulabilen birer koruma tedbiridir, yoksa birer baskı aracı ve hükümsüz ceza değildir! Bu açıdan olaya bakalım: Bir kere burada gözaltı bakımından nasıl bir gerekçe ve zorunluluk var?  Barış Terkoğlu veya Hülya Kılınç ifadeye çağrıldılar da gelmediler mi? Oysa CMK 145.maddesi karşısında asıl olan ifade veya sorgu için davetiye ile çağırma. Bu şekildeki gözaltı usulüne başvurma, soruşturma için zorunlu veya vazgeçilmez mi? Bu usul uygulanmaksızın soruşturma yapılamamakta mı? Bir insanın sabaha karşı, ailesini de rahatsız ve rencide edecek şekilde apar topar gözaltına alınması şart mı? Bunu neyle izah edebilirsiniz? Her soruşturmada bu usullere başvurulmakta mı? Yoksa bunlar “kişiye özel” uygulamalar mı? Demek ki amaç başka ve bu amacın hukuk devletinde ve ilgili düzenlemelerde yeri yok.

Ya çok istisnai olarak uygulanması gereken, bu nedenle de her durumda alternatif bir uygulama olan adli kontrolün yetersiz kalması durumunda devreye girebilecek tutuklama? Bir kere CMK 100.maddenin 1.fıkrasına göre tutuklamanın önkoşulu olarak kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin varlığı gerekmekte. Yukarıda belirtildiği üzere olayda,  suçun maddi unsurunun oluştuğunu söylemek çok mümkün değil. O zaman bu önşart da gerçekleşmemekte. Diğer yandan aynı maddenin 2.fıkrasının (a) bendinde ifadesini bulan kaçma şüphesini uyandıran somut olgular nerede? Barış Terkoğlu daha önce maruz kaldığı hangi soruşturmada kaçmış ki? Üstelik isnadedilen suç, CMK 100.maddenin 3.fıkrasında yazılı katalog suçlar arasında da değil. Kaldı ki burada sayılan suçlarda dahi otomatik, mutlak bir tutuklama söz konusu değil, nitekim hükmün başında bu suçlardan birinin varlığı halinde bir tutuklama sebebinin varlığından değil, “var sayılabileceği”nden söz edilmektedir. Ayrıca tutuklamaya gidilebilmesi için her durumda (yani şartları bulunsa dahi) adli kontrol uygulamasının neden yetersiz kalacağının da gerekçeleriyle gösterilmesi gerekmektedir. Yani tutuklamanın şartları olayda mevcut olmadığı gibi, gerekli ve orantılı da gözükmüyor. Kaldı ki soruşturmanın, tutuksuz bir biçimde sürdürülmesine engel bir durum da yok. Soruşturma tutuklama olmadan da sürdürülebilir, ama tutukluluğun telafisi yok.

Peki, bu hukuki durumu ve gerçekleri; savcılarımız, sulh ceza hâkimlerimiz bilmez mi? Bilmiyorlarsa vahim. Bilip de uygulamıyorlarsa, yani hukuku bilerek çiğniyorlarsa, daha da vahim. Oysa bu kurallar herkes için geçerli olup, olaya, kişiye göre uygulanamaz. Bu keyfilik olur ki keyfiliğin hukukta yeri yoktur. İşte sözde “altın çağını” yaşayan yargı, işte sulh ceza hakimlikleri! Her tutuklama istemiyle sevkte şüpheli otomatik olarak tutuklanacaksa hakime, mahkemeye; uyulmayacaksa kurallara ne gerek var ki?

Peki Odatv’ye getirilen erişim yasağına ne demeli? Bunun soruşturmayla ne tür bir ilgisi, faydası, hukuki gerekliliği var? Hani Anayasamıza göre ceza sorumluluğu şahsi idi. Bu erişim yasağının somut ve hukuki gerekçesi, amacı ne? Evet şahsen ben de bir yazarı olarak Odatv’nin geldiği çizgiyi ve siyasi tavrını benimsememekte ve eleştirmekteyim. Geçtiğimiz günlerde bu husustaki ağır eleştirilerim bizzat Odatv arşivlerinde. Ama bu husus fikri bir mücadele ve eleştirinin konusu olduğu gibi, bir hukukçu olarak bu; hukuksuzluğa karşı durmamı, hukuka, basın özgürlüğüne sahip çıkmamı engellemiyor. Bu, her türlü fikri mücadele ve eleştiri hakkım saklı kalmak üzere benim gerek hukukçu gerekse vicdani yükümlülüğüm. Fikirlerde farklılık ve mücadele, hukukta birleşmeye engel değil. Üstelik bu şekildeki bir erişim engelinde hepimizin ifade ve onun parçası fikri yayma (yazma) özgürlüğü, bilgilenme hakkı söz konusu. Bırakın isteyen erişsin, istemeyen erişmesin…

Ne oldu o yere göğe sığdırılamayan “yargı” paketlerine? “Paketlenen” yargıya, kanayan adalete “sargı” bile olamadı.

Belirttiğim üzere bu yaşananlar, çok da üzerinden zaman geçmemiş acı hatıraları canlandırıyor, yeniden aynı “hortlakları” çağrıştırıp, aynı “kâbusları” görmemize neden olarak hukuk devletine olan inancı ve güveni sarsıyor. Kimse bir suç şüphesi varsa soruşturma yapılmasın demiyor. Ama bu şekilde hukuk çiğnenerek, amaca göre eğip bükülerek, usul kuralları bir “kamçı” gibi kullanılarak değil. Nasıl ki Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında amaç üzüm yemek değil, bağcı dövmek idiyse burada da aynı kuşku ister istemez insanın aklını kurcalıyor. Acaba yine mi……. ?!

İç cephe bu şekilde mi sağlam tutulacak? Hukuk güvenliği böyle mi sağlanacak? “Altın çağ” denilen bu mu? Hukukun herkese eşit uygulanması gerekirken, hukuk dışı amaçlara göre olaya ve kişiye özel uygulama mı geçerli olacak?

Olmaz, böyle uygulama, böyle hukuk olmaz.