Ölümle korkutup ölümsüzlükle avutmak

Şahin Filiz yazdı...

Ölümle korkutup ölümsüzlükle avutmak

Ölüm tüm canlıları eşitleyen en yaman gerçekliktir. Rütbesi, ırkı, sınıfı, dini, cinsiyeti ne olursa olsun ölüm her canlı  için, her insan için kaçınılmaz bir sondur.  Bu gerçeklik insanlığın tersine çevirmeyi henüz başaramadığı bir olgudur.

Diğer canlılara göre insan, ölüm gerçeğine karşı mücadele eder; ölüme direnir. Ancak bu kaçınılmaz sonu değiştiremez. Başka yollar arar. Ölümsüz olmak için akla hayale gelmeyen arayışlara girer. Para, servet, lüks ve tantana, mevki ve makam gibi akla gelen gelmeyen pek çok yolları deneyerek ölümsüzlüğe ulaşmak ister. 

Ölümsüzlük arzusu ticarete dönüştürülür; bin bir karışımdan yapılan ölümsüzlük iksirlerinden, en son teknoloji imkanlarıyla yapılan deneylere kadar ölüme çare bulunabilir umudu pazarlanır. 

En kazançlı ve en kestirme yoldan ölüm-ölümsüzlük ticareti,  tarikat ve cemaatlerin kurduğu pazarlarda gerçekleştirilir.  Ölümü gösterip ölümsüzlükle avutma sanatı bunların ticarethanelerinde göz alıcı bir ahret hasretine dönüştürülür. Mürit, şeyhine, şıhına kul-köle olmuş bir canlı olarak, ölümlüdür. Ölüm onun için vardır, onun için kaçınılmazdır. Ama kaygılanmasına gerek yoktur. Şıh, doğrudan Allah’ın vekili olduğu için ölümsüzlüğün manevi iksirini içmiş; ruh ve bedeni bu iksirle ölümlülükten sıyrılmıştır. O artık Allah’a ahlaksal olmasa da varlıksal olarak yakındır, hatta Allah’la öylesine hemhal olmuştur ki, ne söylerse, ne ederse aslında Allah adına söyleyip eylemektedir. Ölümsüzlüğün sırrı ve anahtarı odur. Şıh kime el, kime yol verirse, o garipceğiz de Şıhının Allah’tan menkul ölümsüzlüğünden nasiplenecektir. 

Ha diyeceksiniz ki, şıh da müridi gibi, yoksullukla, kıt kanaat yaşamaya çalışarak hayatın tüm zorluklarına katlanıyor mu? Tabii ki hayır.  Şıh, müridine veresiye cenneti vaat ederken kendisi peşin cenneti bu dünyada yaşıyor.  Şıhın cenneti bu dünyadır: Neden? Çünkü “ahretlik müritler”in görevi ona cenneti bu dünyada yaşatmaktır. Peki, şıh neden onlara veresiye cenneti vaad ederken kendisi peşin cennette yaşıyor? Müritlerinin, yediğinden içtiğinden giydiğinden sürekli azaltmalarını ,  yalnız kendilerini değil porsiyonlarını  da küçültmelerini isterken, bunu Allah rızası için mi istiyor? Yani yoksulun küçülttüğü porsiyonların fazlasını Allah’a yollamaya aracılık mı ediyor? Eğer öyleyse, Allah açlık mı çekiyor? Haşa O asla aç ve biilaç değilse, müritlerin porsiyonlara nereye gidiyor?

Nereye mi gidiyor?

Şıhın bu dünyada kurduğu obur cennetinin eksik gediklerini dolduruyor. Ama adı üstünde, dünya sözcüğü Arapça’da dönek anlamına gelir. Dünyanın cenneti de tıpkı dünya gibi dönek olmaya yazgılıdır. Değil küçültülen porsiyonlar, porsiyonların tamamı seferber edilse bu obur dünya cennetinin dişinin kovuğuna dahi yetmez. Yetmedikçe daha fazlası istenir. Vermezsen sana ölümlü, zavallı bir fani olduğun en sert şekilde anımsatılır. Diretirsen, dünyada kendisi için kurduğu cennetin hemen yanı başına senin için dünya cehennemi kuruverir, seni orada yakıverir, cezadan cezaya çarptırıverir. 

Nasıl yapacak bunu?

Allah’ın otoritesi ve gücünü kendinde topladığına olan müşrikçe, kafirce inancı, seni önceden buna inandırdığından güç alarak, hayatını zindan eder, cehenneme çevirir. Bir dilim ekmeği bile esirger. Bir bardak su vermez.

Şimdi herkesin gördüğü ve bildiği bu olgunun felsefi –teolojik arka planına bakalım:

İnorganik doğadan bilişsel doğaya kadar bütün evren çift yönlü etkileşim halindedir. İnsan, bu etkileşimsel evrenin en üst aşamasında yer alır. Biz insan olarak canlı, cansız her şeyle karşılıklı etkileşimde bulunuruz. Varlığımız, etkileşimlerimizden ibarettir. Daha anlaşılır söyleyeyim: Varım demek, derimizin altındaki varlığımızı değil, ortaya oyduğumuz davranışlarımızın toplamını anlatır. Yani insan, çevresiyle ne kadar etkileşirse o kadar var demektir. Başka bir deyişle, biz ortaya koyduğumuz davranışlarımızla varız, onlarla var oluruz. Birbirimizi bedensel özelliklerimizden öte, ortaya koyduğumuz davranışlarımızla biliriz. Konuşmaktan tutun, bilim, sanat, medeniyet üretmeye kadar her şey davranışlarımızın eseridir.

Şimdi gelelim Ölüm ve ölümsüzlük meselesine.

Cemaat ve tarikatlar, Türk insanını sürekli ölümle korkutur. Dünya fanidir, geçicidir, üç günlük bir hayatımız var. Öyleyse bu dünyada okumaya, çalışmaya, hele hele düşünmeye değecek hiçbir şey yoktur. Özellikle aklınızı kullanmayacaksınız, sorup sorgulamayacaksınız. Neden, niçin, nasıl demeyeceksiniz. Herhangi bir şeyin sebebini, hikmetini sorgulamayacaksınız. Size ne deniyorsa, şıhınız, şahınız, efendiniz, hocanız, lideriniz, seyyidiniz size ne buyurduysa,  kesin Allah’tandır; Allah’tan menkul bir emre itaat etmek ve boyun eğmekten başka bir yolunuz olamaz. Olur da bunlardan biri aklınıza düşerse hemen tövbe istiğfar edip banayani şıhınıza sığınacak, bunların şeytan işi vesveseler olduğunu unutmayacaksınız. Biliniz ki İblis’in işi Allah’a karşı aklını kullanıp ona itiraz etmek idi. Sakın İblis’in hatasını tekrarlamayın. 

Neden?

Çünkü ölümlü ve değersiz bir dünya için ölümsüzlüğü heder etmeyin.

Şimdi bakalım.

Ölümle korkutmak, bu yapıların en büyük silahıdır. Bu korku ile dünyadaki hayatı cehenneme çevirirler. “Bu dünya müminlerin cehennemi, kâfirlerin cennetidir” diyerek, zavallı insanlara cehennemi bu dünyada peşin peşin yaşatırken kendileri, aslında inanmadıkları öte dünya cennetini, bu dünyada kurarlar. İnsanları ölümsüzlükle avutarak onları bu dünyada ölüm ve cehennem korkusuyla davranışsız bırakırlar. Pasifleştirirler, edilginleştirirler.  Oysa insan için en ayırt edici, en yaratıcı davranış aklını kullanmak ve düşünmektir. Buradan bilimler, sanatlar, medeniyetler çıkar. Ama davranış ortaya koymalarına engel olmak için, aklı, düşünmeyi ve eylemde bulunmayı ölüm korkusu ve cehennemle cezalandırmaya kalkarlar.

Bu din ve duygu vampirleri, itaat ve  kölelikleri karşılığında insanlara, öte dünyada ölümsüzlüğü ve cenneti hak edeceklerini söylerler. Bu durumda ölümlü dünya ölümsüz öte dünya için tercih edilir olmaktan çıkar.

Korkutulan insanlar, ölümü, bir son değil, aslında ölümsüzlüğe açılan bir kapı gibi görürler. Öyle ki daha bu dünyada iken ölümsüz olduklarına inandırılırlar. Mademki ölümsüzüz, o halde, herhangi bir davranış ortaya koymaya gerek yoktur. Şıhımız bize, ölümün hiç olmadığı bir dünyaya geçeceğimizi söylemiştir. Biz ölümsüzlüğe, şıhımızın emirlerine boyun eğerek daha bu dünyada ermiş bulunuyoruz. Sonsuz, bitimsiz ve her şeyin ayağımıza getirildiği bir cennete doğru koşuyoruz. Huriler, gilmanlar, çeşit çeşit meyveler, altından ırmaklar akan cennetlerde bir elim yağda bir elim balda, şıhımın elinden içtiğim ölümsüzlük iksiriyle keyifli bir hayat süreceğim. Karşılığı çok ucuz: Şıha ve onun Allah adına verdiği talimatlara harfiyen uymak. Ne de kolay ve basit?  Tarikatımıza katılıp efendimize kul köle olmanın yerinecek tarafı nedir Allahaşkına, diyerek aklını kullanan insanları ayıplarlar.

Ölümsüz olduklarına inandırılan insanlar, daha dünyada iken ölümsüz bir hayat yaşadıklarını düşünürler. Ölüm basit bir geçiş ise, bu hayat, gelecekteki ölümsüz hayatın başlangıcıdır. Öyleyse herhangi bir davranışta bulunmaya gerek yoktur. Kılını kıpırdatmak; aklını kullanmak, düşünmek, bilginin ardında koşmak, kültür ve medeniyet yaratmak da neyin nesidir? Yapılacak tek şey, canlı davranışından öte gitmeyen zorunlu pratiklerden ibarettir. Zaten onlar “mürit, şıhının nezdinde, gassal elindeki meyyit  (ölü yıkayıcının elinde ölü gibi) gibidir” demiyorlar mı?

Ortadoğu toplumlarındaki davranıştan yoksunluk olgusu, Türk toplumunu da tehdit etmekte; sözde, eylemde ve yaratıcılıkta atalete sürüklemektedir. Ölümsüzlükle avunma, bu dünyada başlayan ölümsüzlük inancının gerekçesini oluşturmakta, insanlar söylemekten, konuşmaktan, yapmaktan, kısacası her türlü davranıştan olabildiğince uzaklaşmaktadırlar. Ölümsüzlükle avunmak, çile, sabır ve emek gerektiren davranışlar yerine, kısa yoldan, mafyatik, çökmeci, vurguncu, hileci ve yağmacı bir harekete, yani salt canlı davranışlarına doğru gerilemektedir. Terör, tarikat-cemaat tahakkümü, bilime, sanata ve akla düşmanlık, ülkenin kurucu lideri Atatürk’e ve Cumhuriyet değerlerine beslenen kan davası gibi hayvani hareketler (davranışlar değil çünkü davranış bilinçli varlık insana aittir), ölümsüzlük avuntusuna kapılan bazı grupları, veresiye cennete kavuşmak için harekete geçiren kutsallar olduğuna inandırmaktadır.

Oysa ölümlülük, ölümsüzlükten daha gerçektir. Yaşamımızla iç içedir. Ondan sonrasından daha az gerçek değildir. Ölüm ardımızdan koşarken, ölümsüz olduğumuz avuntusuyla davranışsız kalmak, daha bu dünyada iken, önce şıhların, sonra da emperyalistlerin oyuncağı olmak değil de nedir? Batı davranış ortaya koysun (yani aklını, düşüncesini işletsin, bilimi, teknolojiyi, sanatı yaratsın, biz de bu gavurların yaptıklarından yararlanalım), onlar ölümlü dünyada habire boşuna ter döksün, bize hazır versinler, zaten tek geçerli bir inanca sahip olduğumuz için ölümsüz yaşamı daha bu dünyadan başlatmamız için bize hizmet etsinler ki, sonunda onlar cehenneme biz de cennete gidelim. Acaba öyle mi? Bu konuyu başka bir yazıda tartışırız, ama bu yanılgı, İslam dünyasını hem kendi içinde şıhlarına, hem de emperyalistlere yüzyıllardır köle yapmak için yeterli bir sebeptir.

Bu dünyada köleleşen, öteki dünyada efendi olamaz.

Bu dünyada ölümsüzlüğe eriştiğine inananın hiçbir geleceği yoktur.

Ölüm, insan için en büyük itici güçtür; davranış ortaya koymasının en temel sebebidir. Ölümsüz olsaydık, bırakın aklımızı kullanmayı, kılımızı bile kıpırdatmazdık.

İşte cemaat ve tarikat şıhlarının yaptığı da budur: Mürtilerinin kılının kıpırdamasına asla izin vermezler. Akla, düşünmeye, bilime, sanata ve üretmeye düşmanlık edip burunlarından solumaları başka neyle izah edilebilir? Gassal elindeki meyyit olmak, ölümsüzlük avuntusunun ticaretinde satılık eşyaya dönüşmektir.

Ölümden korkan, ölümsüzlükle avutulur. Avutulanlar kandıran, avutanlar kandırandır. İlki öte dünyayı bilmem ama, daha bu dünyada cehennemi yaşamayı dindarlık sanır; ikincisi de, öte dünyaya asla inanmadığı için, cenneti müritlerin sırtından bu dünyada kurar ve yaşar.

Fetö’yü bir de bu çözüleme açısından düşünün.