On asırdır boşa dönen kasnak: Tarikatlar

On asırdır boşa dönen kasnak: Tarikatlar

Son üç-dört yazı ve konuşmamızda, tarikatların kilise gibi bir aracı kurum olduğunu, sonra bir tarikat rütieli olan 'rabıta'yı eleştirmiş, sonra da işi değil ibadeti iş haline getiren işsiz-mesleksiz hacı hoca takımını yetiştiren bugünkü tarikatların topluma yük olduklarını anlatmıştık, devamla.

Şüphesiz Osmanlı padişahları gibi bugünkü iktidarın da liyakata değil 'sadakata' ihtiyacı olduğu için Kur'an'da ve ehli sünnette olmayan bu din dışı kurumlara Diyanet sessiz kalarak ya da onaylayarak destek veriyorlar.

Sadece Diyanet değil İlahiyat da korkak ve suçlu, haşa dinin en temel ilkelerini kek, kelek, keriz yerine koyulmasına topluca susuyorlar, asırlardır milletin başından aşağı cerahat akıtan irin dolu bir şelalenin altındayız.

Çok cesur din alimlerine ihtiyacımız var, eline makas alıp bu din dışı ahlak dışı sahtekar çeteyi dinden kesip atacak.

Din ve ahlak adına dini ahlakı 'söğüşlüyorlar' milleti ve hazineyi inek gibi sağıyorlar ve sorarsan hepsini Allah adına yapıyorlar, ve sorarsan bu hırsızlık değil 'nurlanmakmış'. Üç yaşındaki onbinlerce şehit çocuğun paralarını yiyen bunlar, yetimlerin rızkını yiyen bunlar, sosyal devletin uzanması gereken aç yoksul kitlelerin son kuruşunu yiyen bunlar, sorarsan, şeyhleri nur kendileri nur, tarikatları Allah dostlarının eviymiş.

Tarihte her çağda bu sahtekarlar hep oldu ama karşılarına çıkan göğsünü geren dine ahlaka davet eden alimler ve devlet adamları da hep çıktı. Ama şimdi büyük bir mafya sessizliği 'omerta' devletin ve tarikatların bütün şubelerinde kol geziyor. Bakanlıkları üleşmişler sesini çıkartan yok.

Tasavvuf başka şey bu tarikatların alıp-sattığı abartılı kavramlar süslü yorumlar başka şey. Aydınların dahi beynini yiyip bitirmişler etrafa dehşet salmışlar. Dinde olmayan şeylerin pazarını kurmuşlar bir milleti topyekün soyuyorlar tek kelime itiraz edeni yok. Ve Kur'an'da dinde bu sahtekarlara cevaz veren dini bir kaynak hiç yok.

Peki Kur'an'da yoksa, bir şeyhe hizmet etmeyi (kulu-kölesi-köpeği), bir şeyhin emirlerine yeminle bağlanmayı dinmiş gibi neye dayanarak söyleyebiliyorlar?

Kur'an, sünnet, icma, kıyas? Ehli sünnetin en temel 'hüküm' kararları bunlar. Şeyhe hizmet hiç birinde yoksa bu adamlar şeyhe yeminle bağlanmayı neye dayandırıyor? Sıkı durun, akıllarınca yeni bir kategori icad etmişler:

İslam'ın dört ana kaynağına değil, din alimlerine-evliyalarına dayandırıyorlar, FETÖ'nün hakimler kurulu gibi, kendi hakimlerini kendileri tayin ediyor kendilerine bediüzzaman-müctehid deyip akıllarınca Kur'an'dan istedikleri hükmü çıkartıyorlar.

Yani önce 'evliyalara tapınan' bir dil geliştiriyorlar, sonra da bu evliya bunu söylemiş bu evliya bunu yapmış gibi, kendilerine cevaz verecek din dışı yeni bir kapı açıp tarikatlarına fetvayı kendi icad ettikleri 'din alimleri'nden almayı herkese yutturmuşlar, diyanet'e İlahiyat mekteplerine, İslam alimlerine, tarihçilere, vs. herkese.

Tabii din alimlerini, efendi, evliya, mübarek, Allah'ın dostu, gavs, kutb, gibi sıfatlarla şişirip büyütüp her birini İslam otoritesi olarak kabul etmemizi istiyorlar, başardılar da.

Yani dinimize 'din alimleri' gibi yeni bir otorite sokmuşlar, yani bir tarikat liderini, ve, diyelim Arvasi kolunun Işıkçılar kolu, böylelikle TGRT'de Allah deyip Yunus deyip barbükü ızgara satıyor, müslümanlardan para toplayıp söğüşlüyor ve üstüne yatıyor, ekranda Mevlana deyip yatak kanepe satıyor, diğer tarikatların hepsi aynı yolu-yöntemi icad etmiş, din adına Allah adına onlarca holding-tarikat kurmuşlar.

Bu sahtekar aracı-otoritelerin en meşhur ve en yaygın kullanılanı 'evliya' ve 'Allah'ın dostları' sıfatlarıdır, yani hepsi kendini tarihten bir tarikatın koluna-ismine dayandırıyorlar.

Görüldüğü üzre, Allah buyurdu'dan çıktık, Hz.Muhammed böyle söyledi'den çıktık, 'sahabe' böyle gördü duydu söyledi'den çıktık, nereye çıktık, evliyalara çıktık.

Artık yolumuzu gösteren büyük otorite 'evliyalar' olmuş oluyor, dinin dışına böyle çıktık. Ve tabii kendi şeyhleri de 'evliya ve Allah'ın dostu' olduğuna göre, işte dinden çıkıp onların din diye vaaz ettiği saçmalıklara geliverdik.

Geçelim.

Peki bizi dine (:Kur'an, sünnet, icma, kıyas) değil din dışı bu şeyhlere bağlayan uydurdukları sahte anahtar maymuncuğun adı nedir: tevessül.

Tevessül, vesile kılmak demek, tarikat kurumuna dair çok köklü-merkezi bir kavramdır, çünkü, bu şeyhler size Allah'dan istediklerinize aracı, vesile olurlar, bereketinize rahmete çoluk çocuğunuzun karnını doyurmaya, herşeye vesile olan bu şeyhlermiş?

Şöyle, sıkıntıdayım, falan şeyh ya da evliya'dan o işinin olmasını istiyorum, ya da İslam'a hizmet ve Allah'a ulaşmak istiyorum, tek çare, bu şeyhlerin kapısında hizmet edeceksiniz?

Başka da yol yok.

Dinimizde olmadığı halde tarikat kurumunda bu sahtekarlığa cevaz vardır.

Ve hatta güya din alimi diye caka satanlar şeyhe hizmetin dinimizde varolduğunu iddia ediyorlar, işte ülkenin hazinelerine oturmuş İsmailağa, İskenderpaşa, Menzil vs. videolarını izleyin.

Şeyhe hizmet etmek dine hizmettir, diyorlar üstüne basa basa, şeyhe hizmet ederek Allah'a hizmet edeceğinizi söylerler, sahtekarlık, budur, bu üç kağıtçıların adları da din alimi, din hocası'dır.

Diyelim tarlada su motoruna ihtiyacınız vardır, medet! medet! diye on asırdır velilerden yardım bekliyorlar, oysa su motorundan anlayan mühendistir, mühendis su motorunun uzmanı profesörüdür, veli sana ne yapacak?

Diyelim bir teknisyen su motorunu tamir ettiğinde içinizde işin olması karşısında tamirciye bir mutluluk iyilik doğmaz mı? Bakın işinizi tamirci yaptığı halde içinize dolan bu şey nedir?

Ama siz teknisyene değil medet diye kapısını çaldığınız şeyhlerin kapısındasınız.? Teknisyene 'Allah razı olsun' neden demiyorsun? Su motorunu tamir eden şeyh mi veli mi? Bu maddi olan ne ilahi olan nedir sorusundaki on asırlık çarpıtlıktır. Sizi eşyayla değil şeyhleriyle muhatap kılan bir tarikat dili her yerde hakimdir.

İşimizin görülmesi karnımızın doyması için bize vesile olacak tarladır, tohumdur, atelyedir, fabrikadır, mühendistir. Niçin on asırdır yanlış yerden yardım (medet) istiyorsunuz?

Diyelim sabah kahvaltı yapamadınız açsınız, öğle öğününüz de yok, sonra akşam da yiyemediniz, ne yapacaksınız, bir fırın bakkal arayacaksınız, peki niye gün boyu gavs hazretleri diye kutb diye evliya diye yardım bekliyorsunuz?

Allah'tan başka ilah yoktur, o halde isteyecekseniz Allah'dan isteyin, yaratılan bu dünya, tarlalar, çiçekler, taşlar, demir, maden, dağlar, yani elimizdeki eşya Allah'ın tezahürü tecellisi değil mi?

Bu dünya, alem dediğimiz varlık'tır, var olandır, çürür, ölür, tekrar doğar, ve hepsi varlığını sürdürür. İsteyecekseniz olan var olan maddi imkanlar içinden isteyeceksiniz.

Çünkü Allah bize tecelli ettiği ettiği eşyalar varlıklar üzere vesile olur. Yoksa kalbimize bir ilham gelmez. Yoksa rüyada içimize girmez. Yoksa şeyhim şeyhim diye inledikçe bir hikmet olmaz. Dünyanın bütün iyilikleri güzellikleri maddi ilişkiler ve varlıklar üzerinden bize ulaşır.

Kültür, medeniyet, eşyayı kullanmak şekillendirmek yararlı hale getirmekle başlar, şu an içinde bulunduğumuz bütün eşyalar kültürün icadıdır ve maddidirler, ya şeyhim medet diyerek olmayan bir tornavida olmayan bir makas olmayan tohum gübre sahibi olamazsınız? Bu yüzden kendi karnını doyuramayan nesiller haline geldiniz! Bu yüzden yaşadığınız ülkeleri devletleri soyup soğana çevirip batırdınız.

Tarlamızı haşare bastı, ne yaparız, tarım ilacı kullanacağız, (geçmişteki, yağmur duaları, çekirge sürülerine karşı çekirge duaları, vs. örnek boldur) hayır, şefaat ve dua için şeyhe gidiyoruz.

Bir sıkıntıyı gidermek için bir işimizin olması için günahlardan kötülüklerden kurtulmak için şeyhe gidiyoruz, çünkü şeyh Allah'ın yardımcı olması için vesile olan. Ve şeyh ne yapıyor dua ediyor, ve biz şeyhin kapısında ne yapıyoruz el etek öpüp dua-niyaz-namaz.

Mesela şeyhin kapısına 'ya şeyhim şu tarım ilacını mı kullanayım' diye gitmeyiz.

Yani elimizde maddi bir şey yoktur, nedir maddi şeyler, tohum, fidan, kazma, kürek, çuval, vs.

Şeyhin dualarla eşyaya hükm edeceğine inanıyoruz, yani, şeyh dua edecek, bizatihi tohumlarımız fidanlarımız hasadımız maddi olarak artacak.

Oysa, tarla bizden maddi bir çare bekliyor, ya tohum ya ilaç ya sapan!

Önce 'tohum'u atsak sonra dua etsek, olmaz mı, ki 'tevekkül' (:önce elinden geleni yap gerisini Allah'a havale et) gerektirir.

Kardeşlerim, basitçe anlattığım bu mevzu on asırdır bitmeyen cehalet kavgasıdır.

On asırlık büyük kavga buradadır, doğu-batı arasındaki bütün felsefi tartışmaların özü de buradadır. Kendisi de İslamcı bir devlet adamı ve yazar olan Sait Halim Paşa, bu çürümüş zihinsel hastalığı şöyle formüle eder:

'Bizim dimağımız eşyadan fikirlere intikal etmiyor, fikirden eşyaya geçmesini bekliyoruz, çünkü bu sayede düşüncelerimiz sonsuz hayaller içinde hayali bir çevre bulabiliyor....'

Meali şu, kafamızda bir kaç şeyh ve duası var, bunlar 'söz', yani maddi olmayan zihnimize doluşmuş şeyler. Tarikat dediğin bu olmayan şeyleri alıp satıyor. Zihnimizde ağırlığı/maddiyatı olmayan (spekülatif) şeylerle maddi şeylere on asırdır şekil vereceğimizi düşünüyoruz.

Yani bir heykeltraş yontulmamış taş'ın önünde ellerini hiç kullanmadan çekiç vs. hiç kullanmadan zihnindeki dua gücüyle bu taş'ı bir şekle dönüştüreceğini düşünüyor.

Oysa eşyanın bir fikri vardır, önünüzdeki sigara küllüğü size şöyle der, şu kadar izmarit ve kül alma kapasitem var, yanan sigarayı şuraya koyacaksın, cam'dan ya da demirden yapıldım. Bu eşyanın fikridir. Eşyanın kayanın mermerinin tahtanın nasıl biçim alabileceği hangi ağaçtan ne tür demirden yapıldığı size bir fikir verir. Bu eşyanın fikrinin zihninize intikalıdır. Ama değil sizin zihninizde bir hayal dünyası ve süslü ilahi kavramları var. Bu ilahi kelimeleri söylersem eşyayı istediğim gibi kullanabilirim, yani, şeyhim gavs, evliya, kutb, diyerek eşyaya 'hükmedebileceklerini' sanıyorlar.

1930'lı yıllarda CHP'nin Ege köylerindeki konuşmalarını toplamış parti broşürlerinden okudum, CHP'liler köylülere şunu söylüyor: Kafanızın içinde yine şeyhlerin ismi yine dualar olsun, ama, bu 'buğday' ağırlığı olan bir şey, bu maddi bir şeyi çoğaltmalıyız, bir hırka bir lokma, evet, ama neden bin lokma bin hırka'mız olmasın.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu sözlerle yapılmak istenen bir 'zihniyet'i dönüştürmek.

Söz'den maddeye, eşyadan zihine intikal etmek.

Çünkü eşyanın-maddenin-kaynak'ın bir ağırlığı var, ve bir yapısı var, çürürler, çoğalırlar, hastalanırlar, budanırlar, ilaçlanırlar.

Yani bu 'maddeler'in huyları var, bizden istekleri var. Bu yüzden cumhuriyet tekke ve zaviyeleri kaldırıp 'buğday istasyonları', nicesini kurdu.

Yani, elimizde önce tohum olmalı sapan olmalı, tarım ilacı olmalı, çapa yapmalıyız, su sağlamalıyız, bunlar maddi'dir, teknik bilgi ister, ama değil, bir şeyhe gidiyor ve bereket getirmesini istiyoruz.

Gerçekte (Allah'ın tecelli ettiği, tezahürü) eşyanın dilinden anlayan mühendis değil mi, o halde gerçek veli mühendis mi yoksa o maddenin yapısını (Allah'ın tezahürlerini) hiç bilmeyen şeyh mi?

İş, istiyoruz, aş, istiyoruz, bereket ve rahmet istiyoruz, günahlarımızdan kurtulmak istiyoruz, çoluk çocuğumuzun karnını doyurmasını istiyoruz, tarikatların 'tevessül' dediği de bu, yani, mühendisler değil şeyhlerin duaları vesile oluyor.

Oysa şeyhler yerine tarlalar var, atelyeler, fabrikalar, iş, meslek, ziraat ve maden mühendislikleri, önce buralara gidebilmeliyiz, sonra, kime istersen ona dua et. Ey cahil adam, ne öyle bomboş güya ilahi laflar edip on asırdır dönüp duruyorsun, git şöyle bir tur at, kafayı rahatlat, gel.

An itibariyle tevhidi tedrisat dışı yasa dışı ancak Diyanet'in onay verdiği medreselerde iki milyon çocuk Allah'ın Dostları'nın karınlarını doyuracaklarını dualarla niyazlarla peşlerine takılarak dergahlarını temizleyerek köpekliklerini yapıp inanıyor iman ediyorlar.

Oysa o çocuklar kazmayı küreği sapanı tohumu tarlayı tesviyeyi, dökümü, vs. öğrenmeli, çünkü çalışmaya karnımızı doyurmaya şükre bölüşmeye bize vesile olacak Allah'ın nimeti bu yaratılmış ürünler tarlalardır.

Önce eşyayı tanımalı, eşyanın özelliklerini fizik kimya öğrenerek bilmeli, iki milyon çocuk eşyayı tanımadan o çakma medreselerde kimi neyi öğreniyor, bu safsataları.

Tarikatlarda şeyhler tıpkı Hintli yogalar gibi, olmayan şeyler alıp satıp milyonları kendilerine köpek gibi bağlıyorlar. Kainat avuçlarının içindeymiş, Allah'la özel görüşüyorlarmış, bütün nimetlerin bereketin sebebi onlarmış. Gizli alemlerde yaşıyorlar gizli bilimleri biliyorlarmış, on asırlık bu palavralar peşinden hala milyonlar yürüyor.

Zihin güçlerinin ya da zihinlerine doldurulmuş şeyh evliya isimleriyle eşyaya hükmedeceklerini sanıyorlar, bu yüzden, şeyhler de mucize ve keramet (bitmeyen çorba gibi) gösterip sahtekarlık yapıyorlar.

Bütün nakşi tarikatlarında anlatılan mucize Abdülkadir Geylani hazretlerine aittir, bir gün tavuk yiyormuş, bir kadın gelmiş, ben bu tarikata çocuğumu gönderdim ama aç, siz ise tavuk yiyorsunuz, diyor, Geylani, tavuk kemiklerine 'ol' deyip tavuk canlanıyormuş, ve sonra, sizin çocuğunuz da tavuk'u canlandırsın görelim diyor. Şaka değil, on asırlık üfürük.

Sorun da burada, olmayacak bir mucize yapıyor, tavuk'u canlandırıyor, buna inanılıyor, tavuk'u canlandırdığı için en büyük evliya'dan sayılıyor.

On asırdır tek bir İslam alimi de çıkıp, bırak tavuğu canlandırmayı, madem bu kadar mucizeniz var siz bir gününüzü hiç yemeden içmeden geçirin, diyemedi.

Tarikatın kapısındaki mürid tavuğun canlandığını görünce bir daha ziraatçının mühendisin yüzüne bakar mı?

Ve Geylani'ye de bir tavuk yetmez hazır eliniz değmişken bir kümes tavuğu yoktan var etseniz de fakir fukara yese diyemiyor.

Atatürk ziraatçıları tarlaya sürmüş, kooperatifler, ıslah istasyonları, fabrikalar kurmuş, adamın dıngılında değil, o hala tarlaya şeyhinin üfürüğüyle bereket geleceğini inanıyor, tarladan topladığı (evet bu da on asırdır süren bir ritüel) yetmiş bin taşı üfleyip yalayıp tarlaya bereket getireceğini sanıyor.

Maddi şeyleri anlamak maddiyatçı dinsiz Allahsız olmak hiç değildir, çünkü, diyelim fındık diyelim bir kaya parçası, hepsini yaratan Allah'tır.

Eşyanın ve doğanın dilini anlayarak eşyayla ve doğayla konuşmayı şekillendirmeyi üretmeyi çoğaltmayı tecrübe eder hastalıklarını yaşamlarını bilerek kendinizi ülkenizi kalkındırır ve şeyhlere de ihtiyacınız kalmaz.

Ancak şeyhlerin kapısında mucize ve kerametlere inanarak sadece şeyhlerin köpeği şeyhlere muhtaç olursunuz.

Şöyle düşünün, genç tarikat mensubu, gece boyu zihnine şeyhinin fotoğrafını yerleştiriyor, aynı şekilde, bir mühendis gece boyu zihnine bir makine parçasını (bunu nasıl tamir ederim, nasıl çalıştırım, diye) yerleştiriyor. Her ikisinin de zihni farklı işliyor.

Mühendisde eşya zihnine hükmediyor, zihni de eşyanın kanunlarını anlıyor tasarlıyor. Tarikatta ise zihninizi varlığı şekli olmayan bomboş ritüeller şekillendiriyor...

Filmin sonunda mühendisin milyonlarca çalışan dönen üreten araçları ortaya çıkıyor, filmin sonunda on asırdır tarikatta, üretmemiş, boş beleş asalak yaşayan, binlerce evliya, mübarek, Allah'ın dostu ortaya çıkıp milyonları köpek yapıp peşine takıyor. Hazır yiyorlar, üretemedikleri için devleti soyuyorlar, dış güçlerin düşmanın oyuncağı ajanı haline geliyorlar.

Mühendisten daha çok çoğalıyorlar, çünkü mühendislik 'zihinsel emek' gerektirir, şeyhin kapısına gitmek için bir maharete beceriye mesleğe ihtiyacınız hiç yok, aksine, böyle boş kasnak haliniz şeyhin yalanlarına inanmak için şeyhin işine de geliyor.

Tarikatlar da bir dükkan, oradaki şeyhlerin de müridlerin de mideleri var barınma ve çocuklarını geçindirme sorunu var, ve, bu ihtiyaçları için ne üretiyorlar?

Boş dükkanın içinde on asırdır o şeyh, bu kafir, bu sapık, senin şeyhin kafir, benim şeyhim gavs, sen cehennemliksin, seninki bidat gibi, boş beleş ithamlar, iftiralar, dedikodularla dini ahlak'ı din ahlak olmaktan çıkartıp dini ve ahlak'ı kendi kibir ve böbürlenmelerinin egolarının 'konusu' 'arenası' haline getiriyorlar.

Ve şeyhini göklere çıkartıp onun ismiyle devlette padişahtan himmet, ihale, arsa arazi almak, ki, bunları alabilmek için her türlü yalan iftira kol gezer. Ki, gününü boş beleş geçirmiş insanlar karınlarını doyurmak için illa bir yerden bir şey alacaklar? Şehid çocuklarının küçücük maaşlarına sulanır, çalarlar.

Kendi üretemediklerini başkalarından çalacaklar, Allah'ı Din'i araya sokup milletin en köklü ahlak değerlerini çürüterek alacaklar.

Ve şeyhler tarikat kapısındaki insanı, üstelik, tasavvufun kamili insan sanatı olduğunu söyleyerek en aşağılık seviyeye köpekliğe kadar indirirler.

Tasavvufun kullandığı başta hakiki aşk gibi kavramlar hepsinin yeni bir düzene ihtiyacı vardır, mesela, Allah'ı sevmek için onun yarattığı tecelli ettiği şeyleri çiçek, aile, tarla, dağ bahçe, yemişler, vs. sevmek gerekmez mi? Allah'ın tecelli ettiği gizli hazinesi meyveler tarlalar ormanlar vs. değil mi? İlahi aşka vesile olan Allah'ın yarattıkları değil mi? Uzay boşluğunda mı doğdunuz, herkesin yakınında bir insan var eşyalar var dağlar var, hayranlığımız bunların varlığı-nedeniyle başlamaz mı? Şeyh kimmiş, bir sarı çiçekten bir ot parçasından daha mı mübarekmiş?

Yoksa Allah, ilahi aşk, yarattığı bu alemin hiç bir yerinde-her yerinde değil, sadece şeyh ve evliyalarda ya da onların vesile olmasıyla tecelli buluyormuş, vay anasını? Allah'a ulaşmaya vesile olan yarattığı bu dünyalar maddeler ürünler vs. değil mi?

Şeyhler neyi keşfetmiş? Oysa eşyanın-maddenin-ürünlerin hallerini keşfederek ancak çoğaltabilir karnımızı doyurabilir bölüşebilir ve ahlak'a ulaşabiliriz.

Hadisi şerifte 'beni tanısınlar diye mahlukatı yarattım' diyen Allah değil mi? Bu mahlukat işte yaratılan her şeydir. Hakiki aşk yaratılan şeylerin içindedir, yaratılan şeylerin ilişkilerinde düzeninde tecrübesinde vs.'dir.

Ve yaratılan dünyayı ve sana vesile olacak imkanları-maddeleri görmeyeceksin sadece şeyhin kapısına koşacaksın! Ne yapacakmış şeyh sana, gece namazları tespihler ve rabıta (kendi fotoğrafına bakma) ödevi verecek.

Şöyle düşünün, kardeşlerim, sabaha kadar bilgisayar oyunu oynayın doygunluk sağlayamaz yine oynamak isterseniz, ama kahvede arkadaşlarınızla bir el oyun oynayın tatmin sağlarsınız, çünkü, arkadaşlarınızla oynadığınız oyun sahicidir içinde rekabet kızdırma eğlenme vs. duygular vardır.

Şöyle, çocukken mahalle arasında bir çift kale maç sizi oyuna doyurur, çünkü sahici arkadaşlarla oynarsınız, onların karakterleri rekabeti mızmızlanmaları harbilikleri vs. size sahici hayatın 'dersleri' olur, ama, bilgisayar başında bu duyguları tatmin edemezsiniz.

Yani bilgisayar başında insan yok robot var, risk, girişim, çatışma, kendini gösterme, kendini beğendirme, vs. gibi duygular-insani tecrübeler hiç yok.

Aynı şekilde, tarikatlar sizi önce Allah'ın yarattığı tecelli ettiği bu görünür dünyadan sizi uzaklaştırır, sanal dünyanın içine sokar, sonra, olmayan şeylerin alınıp satıldığı olmayan bir dünyanın köpekleri-robotları haline getirir sizi.

Sadece söz ile beden doymaz, süslü ilahi laflarla duygular tatmin olmaz, olgunlaşmanız tecrübe sahibi olmanız için sanal değil sahici ilişki ve sahici maddeyle temas gerekir. Eşyayı-maddeyi yoğurdukça biçimledikçe tecrübe ettikçe kişiliğiniz gelişir, boş süslü lafları çağlar boyu döndürerek hiç değil.

Şeyhlerinin ve müridlerinin dünyayı yeseler doymazlığının sebebi bu 'insana' ve 'dünyaya' açlıktır, çünkü aldıkları dersler ve hayatları eşyayla maddi dünyayla çatışarak tecrübe edilerek öğrenilmiş hayat değil, sanal boş bir hayattır.

Oysa eşyayla ve insanlarla teknik ve sosyal ilişkiye girmek size sert hayatın derslerini tecrübelerini öğretir, sizi insan yapan sizi insanı kamil yapan bu tecrübelerdir. Yoksa sabaha kadar bilgisayar oyunu gibi sabaha kadar şeyhin fotoğrafına bakmak, bunlar sizi Allah'ın tecelli ettiği bu dünyadan sizi uzaklaştırıp çakma tarikatların eli kolu zincirlenmiş zindanlarına köle yapar.

İşin, mesleğin, sosyal dünyanın, eşyanın dilini anlamayarak karnınızı doyuramayacak başkalarının kapısına muhtaç hale gelirsiniz?

Ve kim verirse onun adamı olacaklar, siyasete gelince, tarihlerini izleyin, Menderes, Demirel, Özal, Tansu, Tayyip vs. etrafında toplanmaları bu yüzden. Şeyh Said de aynı koldan geliyor, İngiliz'i, Amerikan'ı, işte Fetösü, hangi düşman verirse onun ajanı askeri oluverdiler.

Çünkü, şeyhleri (kainat imamları) onları uzay boşluğunda kafesledi.

Uzay boşluğu, boşluktur, kayalar bitkiler böcekler tarlalar, yoktur.

Sadece yıldızlar ve güneş ve gezegenler vardır. Şeyhler de böyle bir dünya tasavvur eder, sadece evliyaların mübareklerin efendilerin Allah dostlarının yaşadığı bir 'evren'.

Bu evrende sadece şeyhler ve Allah var, dualar var el etek öpmeler var, medhiyeler var, kibir var, böbürlenme var, üst bir sınıfı yere göğe koyamama var, şeyhlerini Allah katına çıkartmak hatta Allah'la eş tutmak var.

Zihinleri işte bu uzay boşluğunda asırlardır kalmıştır, fizik ve kimya öğretmeyen medreselere ihtiyaçları bu yüzdendir, tarikat yurtları uzay boşluğu gibi büyük karanlık zindanlardır.

Bir de eşyanın-maddenin evreni vardır, o da Allah'ın tecelli ettiği yarattığı dünyadır, bitkilerin ormanların nehirlerin dilini anlamak zihnimize makinelerin moleküllerin yapılarını-çalışmasını öğretmeliyiz, Allah'ı ve yarattığı nimetleri ve ilahi aşk'ı ve çalışmayı ve ekmeğimizi ortadan ikiye bölünce ikiye böldüğümüz yerden ışık'ın ahlakımız olup bize kardeşleştirdiğini anlarız.

Yani, eşya zihnimize hükmetmeli, çünkü bu eşyayı-maddeyi yaratan Allah'tır.

Ama on asırdır süren, zihnimizle kainata nizam verdiğimizi sanıyoruz, ve milyonlarca insan hala kainat efendisi mehdiler mesihler şeyhler peşinde.

Kardeşlerim, uzay boşluğunda, yasa yoktur, tarla yoktur, hukuk yoktur, öyle sonsuz bir boşluk işte. Bu boşlukta atıp tutmak sallamak üfürmek kendini Allah sanmak, hepsi mümkündür ve on asırınız boşa dönen kasnak gibi böyle harap mahvolmuştur, ülkeleri imparatorlukları batıran boşa dönen bu kurumlara ilahi anlamlar veren diyanet ve ilahiyat ve sahtekar güya din alimleridir.

Yani kardeşlerim, bizi Allah'a ve ahlakına (üretim, bölüşüm, kardeşlik) vesile edecek olan üründür, maddedir, eşyadır, tohumdur, fiziktir, kimyadır.

Eşyanın dilini anlamayan insanlar üretemezler iş meslek sahibi olamazlar ve üretemeyen insanlar geçinmek için mutlaka çalmak zorundadır, kimi, en yakınlarını, halkı, devleti, şehid çocuklarını, fakir yoksul halkın kurumlarını ve kaçınılmaz her çağda olduğu gibi Allah adına Allah'ı ve Din'i soyayacak çürüteceklerdir.