Ordo ab chao... Amerika zafer değil sürekli savaş istiyor

Hüseyin Vodinalı yazdı...

Ordo ab chao... Amerika zafer değil sürekli savaş istiyor

Amerika Birleşik Devletleri, her ne kadar bazı saflar tarafından “özgürlük ve refah ülkesi” olarak tanımlansa da esasen terörist bir devlettir.

Kuruluşundan bugüne, kan ve gözyaşı üzerine bina edilmiştir.

Amerikan yerlileri, Afrikalılar, İrlandalılar, Latin Amerikan ve Karayip halkları en eski kurbanlardır.

2. Dünya savaşını kazanan Sovyetler olmasına rağmen, büyük paylaşım mücadelesinin galibi koltuğuna oturduktan sonra bu kez tüm dünyayı hedef aldı Yankiler.

Amerika Birleşik Devletleri esasen 5 bin kişilik kapitalist ekipten oluşan bir derin devlettir.

Bunlar büyük sermaye gruplarının temsilcileridir.

ABD bu yüzden bir emperyalist devletten çok, bir emperyalist şirketler grubuna benzer.

Burada esas olan halk veya devlet çıkarı değil, para babalarının çıkarlarıdır.

İşte bu yüzden terör, pandemi ve savaş onların vazgeçilmezidir.

1945 sonrası için yapılan bir çalışma, ABD’nin ikinci dünya savaşı sonrası 37 ülkeyi hedef alan doğrudan veya dolaylı saldırıları sonucu 20 ila 30 milyon insanın yaşamını yitirdiğini gösteriyor.

Kapsamlı araştırma, ABD’nin sadece Kore ve Vietnam Savaşları ve 2 Irak Savaşı sırasında, 10 ila 15 milyon ölümden doğrudan sorumlu olduğunu ortaya koymaktadır. Kore Savaşı ayrıca Çinli kayıpları  içerirken, Vietnam Savaşı da Kamboçya ve Laos'taki ölümleri de içeriyor.

ABD’nin hedefi asla İngiltere gibi tüm dünya üzerinde hakim bir düzen kurmak olmadı.

ABD “süper gelişmesini” hep savaşlara borçluydu.

Birinci Dünya savaşında liderliğe hazırlanırken, İkinci Dünya savaşında sadece tahta oturmayı bekledi.

Her iki savaşta da askeri sanayi kompleks müthiş karlara imza attı.

Kurucularının tamamının mason olduğu ABD için geçerli slogan, hep “Ordo Ab Chao” oldu.

Latinceden Türkçeye, “Kaostan doğan Düzen” olarak çevrilebilir.   

ABD’nin deniz gücü olmasını öngören Mahan ve Sovyetler’i kuşatma prensibinin müellifi Kennan’ı bir yana koyarsak, ABD’nin en ünlü 2 stratejisti Kissinger ve Brzezinski’dir.

Petrodoların mucidi Kissinger, doğrudan güçlü Rockefeller ailesinin avukatı olarak siyasete girmişti.

Sovyetler’in çöküşünde etkili olan, “İnsan hakları (STK) kisveli Helsinki nihai Senedi”nin mimarı Polonya kökenli Brzezinski ise, SSCB’yi kuşatma teorisinin babası Spykman’ın sadık takipçisi olarak “Yeşil Kuşak” projesinin de yaratıcısıdır.    

Yani Türkiye’nin merkez sağ ile başlayan ve giderek dinci muhafazakar bir hale bürünen iktidar formüllerinde asıl onun imzası vardır.

Keza Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgalinden önce “mücahitleri” ya da bugünkü isimleriyle “Taliban”ı örgütleyen isim O’dur.

Brzezinski, Suudi Arabistan ve Pakistan gizli servisi ISI ile işbirliği içinde açılan medreselerde Taliban’ın kurulmasına ön ayak olmuştu. Liderlerini Beyaz Saray’da dönemin Başkanı Ronald Reagan ile bir araya getirmişti.

11 Eylül 2001 saldırılarının olağan suçlusu Usame Bin Ladin, 1993’te ünlü muhabir Robert Fisk ile Sudan’da yaptığı röportajda adeta bir melek olarak tanıtılıyordu.

The Independent gazetesinde 1993 yılında yayımlanan röportajda bugünkünden çok farklı bir Usame bin Ladin portresi çiziliyordu.

İhvancı Suudi Terörist Bin Ladin, dünyaya, ‘Sovyet karşıtı savaşçının ordusu barış yolunda’ başlığıyla tanıtılıyordu.

Brzezinski’nin başlattığı işi Bush-Cheney cuntası devam ettirdi.

11 Eylül tezgahıyla Afganistan’a ve ardından Irak’a girdiler.

Terör ve savaş kol kolaydı.

Amerikan savaş makinasının keyfine diyecek yoktu.

Karşılıksız basılan dolarlar Pentagon ve savunma sanayine akıyordu.

İşte bu dönemde pek bilinmeyen bir isim, ABD’nin bugün de devam eden stratejisine ismini verdi.

Bush cuntasının savunma bakanı Donald Rumsfeld tarafından 11 Eylül saldırılarını takip eden günlerde Pentagon’da kurulan “Güç Dönüşüm Bürosu” (Office of Force Transformation) başına getirilen Amiral Arthur Cebrowski idi bu kişi.

Amiral Cebrowski, ABD ordusunun misyonunu dönüştürmek için oradaydı.

Arthur Cebrowski üç yıl boyunca (2002-2005) tüm üst düzey ABD subaylarına ve dolayısıyla da bugün görevde olan tüm generallere öğretmenlik yaptı.

Fransız Gazeteci Thierry Meyssan’ın “Gözlerimizin Önünde” isimli kitabından aktarıyorum:

“Öğrettiği şey oldukça basitti. Dünya ekonomisi küreselleşiyordu. Dünyanın önde gelen gücü olarak kalması için Amerika Birleşik Devletleri’nin finansal kapitalizme uyum sağlaması gerekiyordu. En iyi yol, gelişmiş ülkelerin, siyasi engellerle karşılaşmadan yoksul ülkelerin doğal kaynaklarını sömürebilmelerini güvence altına almaktı. Böylece dünyadaki hedeflerini ikiye bölüyordu:

1-İstikrarlı pazarlar olması gereken küreselleşen ekonomiler (Çin ve Rusya dahil).

2-Ulusötesi şirketler varlıklarını herhangi bir direnişle karşılaşmadan sömürebilsinler diye devlet yapılarından yoksun bırakılan ve kaosa terk edilecek diğer tüm ekonomiler.

Bunu başarmak üzere küreselleşmemiş halkları etnik ölçütlere göre bölmek ve ideolojik olarak elde tutmak gerekiyordu.

Söz konusu ilk bölge, (dost İsrail ve iki komşu devlet olan Ürdün ve Lübnan dışında) Fas’tan Pakistan’a uzanan Arap-Müslüman bölgesi olacaktı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Genişletilmiş Orta Doğu” dediği şey budur. Bu alan, petrol rezervlerine göre değil, burada yaşayan halkların ortak kültür unsurlarına göre tanımlanmıştır.

Amiral Cebrowski’nin tasavvur ettiği savaş, başlangıçta tüm bu bölgeyi kapsayacaktı. Soğuk Savaş’ın getirdiği bölünmeleri hesaba katmamalıydı. Birleşik Devletler için artık bu bölgede dost ya da düşmanları yoktu. Düşman, artık ideolojisi (Komünistler) veya dini (“medeniyetler çatışması”) ile değil, sadece finansal kapitalizmin küresel ekonomiyle bütünleşip bütünleşmemesiyle tanımlanıyordu. Buna boyun eğmeyen, bağımsız olanları artık hiçbir şey koruyamayacaktı.

Bu savaş, önceki savaşlar gibi tek başına ABD’nin değil, tüm küresel devletlerin (şirketlerin) doğal kaynakları sömürmesine izin vermeliydi. Dahası, Amerika Birleşik Devletleri artık hammaddelerin ele geçirilmesiyle çok da ilgilenmiyordu, esas olarak küresel ölçekte iş bölümüne gitmeyi ve başkalarının onlar adına çalışmasını sağlamayı amaçlıyordu.

Bütün bunlar, artık bir zafer için değil, George W. Bush’un sözleriyle ‘sonsuz savaş’ yürütmek içindi.

Nitekim 11 Eylül’den beri başlayan tüm savaşlar beş farklı cephede halen süregelmektedir: Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Yemen.”

Türkiye’deki siyasi iktidar da bu çerçevede tertiplenmiş ve gerekli düzenlemeler yapılarak Cebrowski doktrinine göre uyarlanmıştır.

2001’de Ankara’da Başbakan Bülent Ecevit ile bir araya gelen Cheney ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wolfowitz bu projenin başlıca şüphelilerindendir.   

Bu NEOCON ekipten olan ünlü BOP haritasının sahibi Albay Ralph Peters’in bir makalesinin başlığı bu doktrini net olarak açıklıyordu: “Amerika’nın Düşmanı İstikrar”.

2001 sonrası ABD’yi avucuna alan Neocon ekip, esasen eski Troçkist - Yahudi kökenli siyasetçilerden oluşur ve ilginç bir doktrine sahiptir.

Bu ekibin liderlerinden olan ve Irak işgalinde “Valilik” yapan L. Paul Bremer III, Kissinger’in asistanlığından gelmektedir.

Bremer, SSCB’nin dağılması sırasında ABD’nin gelecek stratejisini belirleyen Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile doğrudan bağlantılı olarak çalışır.

Bremer, Prof. Leo Strauss’un düşünceleriyle eğitim görmüş olan bir Troçkist Yahudidir. Yahudi asıllı Alman filozofun birçok yandaşını Pentagon’a yerleştirir. Birlikte çok uyumlu ve birbirine bağlı, iyi yapılanmış bir grup oluştururlar. Onlara göre, Weimar Cumhuriyetinin Naziler karşısındaki zayıflığından ders alarak, yeni bir soykırıma maruz kalmamaları için Yahudilerin artık demokrasilere güven duymamaları gerekir. Aksine otoriter partilerin tarafını tutmalı ve iktidarın yanında durmalıdırlar. Böylece bir dünya diktatörlüğü düşüncesi meşrulaştırılır.

Profesör Leo Strauss, Yahudi öğrencilerinden bazılarını bir grup hoplit (Sparta askerleri) oluşturmak üzere seçmişti. Onları rakiplerinin derslerini sabote etmek için Chicago Üniversite’sine gönderdi. Onlara bir rejimin kurbanı olmaktansa bir diktatörlük kurmanın daha iyi olduğunu öğretti.

Diktatörlükler hep düşman ister.

ABD de düşmansız ve savaşsız yaşayamaz.

Trump sonrası iktidara gelen Neocon Biden ve ekibinin amacı da tam olarak budur.  

Sürekli ve bitmeyen savaşlar.

Afganistan’dan apar topar çekilmesi, Suriye’de yeniden savaşı yellemesi, Somali ve Afrika’da kışkırtıcı hamleler, Rusya ve Çin’e karşı NATO’nun zincirlerini gevşetmesi hep bu kapsamdadır.

Rusya, Çin, İran, Suriye, Venezuela, Küba vs. Dünyanın tüm diğer ülkelerini eleştirebilirsiniz.

Kuşkusuz onlar da sütten çıkmış ak kaşık değildir.

Ancak dünyada sadece bir ülke vardır ki, savaş ilanihaye sürsün ister.

O da Amerika Birleşik Devletleri’dir.   

İsrail, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Avrupalı diğer müttefiklerini de ABD’ye ekleyebiliriz ama, İsrail dışında hiç biri gönülden ABD’ye destek vermemektedir.

İktidar-Sermaye ilişkileri ekseninde destek verirler.

Rusya ve Çin için barış istikrar, istenen ve talep edilen şeylerdir.

Rusya Avrupa ve tüm Asya ile ekonomik entegrasyon peşinde iken, Çin karşılıklı kazanca dayalı yeni bir dünya düzeni kurmak istiyor.

ABD’nin bunlara yanıtı ise savaş, terör ve kargaşalık.

Afganistan’ın Taliban eline düşmesi sonrası Türkiye’ye gelecek olan binlerce Afgan göçmen de bu planın bir parçasıdır.

Veya İdlib ve tüm Suriye’deki kargaşadan kaynaklı 5 milyon Suriyeli göçmen de öyle.

Orta ve Batı Asya, Kuzey Afrika ile Ortadoğu’daki İhvancı siyaset, Amerika’nın sürekli savaş ve kaos stratejsinin bir ürünüdür.

Neocon imzalıdır.

Yine Meyssan’ın kitabından küçük bir bölüm aktarıyorum:

“12 ila 14 Ekim 2003 arasında, Kudüs’teki King David Otelinde bir garip toplantı düzenlenir. Davetiyede yazanlara göre: İsrail, Doğu totalitarizminin ve Batının ahlaki seçeneğidir. İsrail medeniyetimizin ayakta kalma merkezi savaşının merkezidir. İsrail ve Batı’nın geri kalanının onunla birlikte kurtarılması hala mümkündür. Kudüs’te birleşmenin zamanı gelmiştir.

İsrail ve ABD aşırı sağından davet edilen yüzlerce şahsiyetin masrafları Rus mafyası tarafından karşılanır. Avigdor Lieberman, Binyamin Netanyahu ve Ehud Olmert, Amerikalı eli kanlı savaş köpekleri Elliot Abrams, Richard Perle ve Daniel Pipes’i kutlarlar.

Hepsi aynı inancı paylaşmaktadır: Teo-politika. Onlara göre “Zamanın sonu” yakındır. Dünya yakın zamanda Kudüs’te yerleşik bir oluşumun yönetimi altına girecektir.

Leo Strauss’un uzmanı olduğu bu düşünce akımı, Yahudi dinini, Mısırlıların atalarına karşı işlediği cinayetlerin, Asurlular tarafından Babil’e sürgün edilişleri ve hatta Avrupa Yahudilerinin Naziler tarafından yok edilmesinin intikamı için Yahudi halkının bin yıllık duası olarak yorumlamaktadır.  

“Cebrowski-Wolfowitz Doktrini”nin, önce genişletilmiş Ortadoğu’da, daha sonra da Avrupa’da kaosun yerleşmesi anlamına gelen Armageddon’u (nihai kıyamet savaşı) hazırladığına inanırlar. Bu, Yahudi halkının acı çekmesine neden olanların Tanrı tarafından cezalandırılmasına yol açacak topyekün bir yıkım olacaktır.”

İşte geldiğimiz bu noktada, “Amerikancılık” bir seçim değil cehennemin kapılarının açılmasıdır.

William Shakespeare’ın dediği gibi: “Cehennem boş, tüm zebaniler burada!”

Son dönemde başımıza yıkılan ekonomik krizler, yolsuzluklar, gericilikler, yangınlar, seller ve tüm afetler bir yana, Afganistan örneğindeki gibi devletsizleşmek ve ufalanıp yok olmak tehlikesi ile karşı karşıyayız.

Bize düşman, müstakbel katilimiz ABD ve NATO’yu bırakıp, bir an önce ŞİÖ (Şanghay İşbirliği Örgütü) ve bölge ülkeleriyle işbirliği yapmak zorundayız.  

KAYNAKLAR: 

https://www.globalresearch.ca/u-s-regime-has-killed-20-30-million-people-since-world-war-ii/5633111

https://www.voltairenet.org/article213722.html

https://www.voltairenet.org/article213172.html