Orta çağ karanlığında bir gül…

Hümay Göbel yazdı...

Orta çağ karanlığında bir gül…

“Gül, öylesine anlam yüklü, simgesel bir nesnedir ki, neredeyse artık hiçbir anlamı yoktur.” 

(Umberto Eco) 

2016 yılında yitirdiğimiz, Orta Çağ estetiği ve göstergebilim uzmanı, edebiyatçı, eleştirmen, filozof gibi birçok unvana hakkıyla sahip Umberto Eco’nun 1980 yılında yazımını tamamladığı ilk romanı Gülün Adı… Eser 1986 yılında Jean-Jacques Annaud yönetmenliğinde beyaz perdeye de uyarlandı. Evde geçirilen bu günlerde kitapların, okumanın değerini tekrar idrak edebilmek için okunabilecek / seyredilebilecek iddialı bir alternatif. 

Eser, Orta Çağ İtalyasında bir Benedikten Manastırı’nda meydana gelen gizemli bir ölüm sonrasında bu ölümün nedenlerini araştırmak üzere görevlendirilen Fransisken sorgu yargıcı William ve yardımcısı Adso’nun yaşadıklarını, Adso’nun kaleminden aktarır. Polisiye bir roman olarak nitelendirilmekteyse de tarihsel yönü ağır basan ve Eco’nun muazzam anlatım tekniğiyle tek bir türe indirgenemeyecek kadar kapsamlı olan bir roman. Öte yandan film uyarlamasında, eserin gizem ve suç ilişkileri daha fazla ön plana çıkarıldığı için filminin bir polisiye-gerilim olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

“Dünyada verdiklerinin cennette yüz katını alacaksın.” 

Umberto Eco’nun titiz çalışması neticesinde ortaya çıkan romanda Orta Çağ Avrupası’na dair sosyolojik, kültürel, ekonomik, dinsel birçok ciddi analiz mevcut. Manastır, surlarla çevrili görkemli bir yapıyken etrafıysa tam da dönemin feodal düzeniyle uyumlu olacak şekilde sefalet içindeki halkın yaşadığı barakalarla doludur. Periferileşmenin1 erken dönem örneği olarak nitelenebilecek bu yapı, eserin satır aralarında hissettirir kendini. Filmde ise net bir tablo olarak sunulur izleyiciye. 

Sefalet içindeki halk, skolastik düşüncenin yarattığı karanlıktan kör olmuş ve uyuşmuş olarak kendi rızıklarını, cennette kendilerine daha iyi bir yer edinebilme umuduyla manastıra bağışlamaktadır. Okuma-yazma bilemeyen bu insanlar, din adamlarının buyruklarıyla şekillenen sömürü düzenine, ahiretlerini kurtarabilme hevesiyle koşulsuzca dahil olmaktadır. 

“Doğası gereği ahlakı bozuk olan dişi, kutsal inanç ile arındığında zarafetin en asil aracı haline gelebiliyor.” 

Eserde, dönemin dinsel dayatmalarının kadını toplumsal yapı içinde konumlandırdığı nokta da açık şekilde analiz edilebilir. Skolastik düşüncenin diyetini en ağır şekilde ödeyenler, her dönemde olduğu gibi Orta Çağ’da da kadınlar olmuştur. Birer günah makinesi olarak görülen kadınlar, birçok yerde şeytanın işbirlikçisi cadılar olarak görülmüş ve diri diri yakılmışlardır. Nitekim Gülün Adı’ndaAdso’nun gönül verdiği kadın böyle bir tehditle yüzleştirilmek zorunda bırakılır.  

Adso, manastır çevresinde yaşam savaşı veren halktan bir kadına aşık olur. Din adamları için dünyevi aşk yasak olduğundan bu aşktan dolayı derin bir suçluluk duymaktadır. Efendisi William’la bir gece konuşurlarken efendisinin aşk hakkındaki düşüncelerini merak eder. William, Aziz Thomas Aquinas’yı örnek verir ve Tanrı aşkı dışında bir aşk tanımadığını söyler. Adso ise bir kadına duyulan aşkla ilgili düşüncelerini öğrenme konusunda kendisine ısrarda bulunur. Bunun üzerine William’ın ağzından dökülenler dönemin kadına bakış açısının aynası gibidir: Kadın erkeğin derin ruhunu ele geçirir… Ölümden daha acı olan şey kadındır…”

Çok bilgelikte çok acı vardır. Bilgisini arttıran, acısını da arttırır. 

Manastır’daki keşişlerin en yaşlısı, görme engelli Keşiş Jorge, eserin en sivri karakteridir belki de… Dogmanın ete kemiğe bürünmüş halidir adeta! Bilginin insanlık için hiçbir faydası olmadığını, insanlık için tek doğrunun, kilisenin dikte ettiği inanç sistemine sarılmak olduğunu savunan bir radikaldir. Bu nedenle William’la çokça tartışmaktadırlar. Bu tartışmalarsa Orta Çağ düşünce yapısı analizi için bir fırsattır okuyucuya.  

Manastır, dünyanın sayılı kütüphanelerinden birine sahiptir. Henüz matbaa icat edilmemiş olduğundan dönemin koşullarıyla uygun olacak şekilde kitaplar bu kütüphanelerde din adamları tarafından elle çoğaltılmaktadır. Herkes, yalnızca çoğalttığı kitapla muhatap olabilmektedir. Manastırın kütüphanesi kilit altındadır. Kitaplar serbestçe alınıp okunamaz, sadece çoğaltılan kitaplara ve bunlara yardımcı kitaplara erişim mümkündür. 

William, Manastır’da işlenen cinayetlerin, Manastır’ın kütüphanesinde saklanan ve yasaklı sayılan kitaplardan biri ile ilgisi olduğunu düşünmektedir. Hatta bu kitabın Aristoteles’in Poetikası’nın ikinci cildi olduğundan da emindir. Bu nedenle kütüphaneyi derinlemesine araştırmak ve yasaklı bölümlere girebilmek istemektedir. Ancak kütütphane sorumlusu ve Keşiş Jorge sürekli kendisine engel olmaktadır.  

“Gülmek, yüz hatlarını bozan ve insanları maymuna benzeten şeytani bir rüzgardır.” 

Keşiş Jorge, dinin sarsılmadan ayakta kalabilmesinin tek yolunun insanlardaki korkunun canlı tutulmasına bağlı olduğuna inanmaktadır. Aristoteles’in Poetikası ise, mizahi bir perspektif üzerinden okuyucuları güldürerek sistem yergisi sunar. Jorge bu kitabın okunmasına kesinlikle karşı çıkmaktadır. Ona göre gülmek, korkuyu yok ederek her türlü değeri sorgulanabilir hale getirecektir.  

Belki de insanları sevenlerin görevi, onları gerçeklere güldürmektir; gerçeği güldürmektir çünkü biricik gerçek, gerçeğe duyulan çılgınca tutkudan kendimizi kurtarmayı öğrenmektir. 

William ise Jorge’nin tam aksine gülmenin yalnızca insanlara özgü bir şey olduğuna ve bu nedenle insanların gülmekten imtina etmelerinin, insanlaşabilmelerinin önündeki en büyük engel olduğuna inanmaktadır.  

Jorge ve William arasındaki bu zıtlık, aslında büyük resme bakıldığında gülmek/korkutmak özelinden çıkıp Orta Çağ dünyasındaki özgür düşünce/skolastik düşünce çatışmasına işaret eder. Göstergebilim uzmanı Eco, kurgusuyla ve tarihsel gerçeklere sadık anlatımıyla okuyucularına sağlam bir dönem analizi yapma imkânı verir. 

Cinayetler sürer ve William ile Adso araştırmalarına devam ederlerken Manastır’da Fransiskenler ile diğer tarikatlar arasında bir münazara başlar. Münazaranın sebebiyse Fransiskenlerin, İsa’nın yoksul bir yaşam sürmesine dayanarak, kilisenin de mal mülk edinme anlayışını terk etmesi ve bütün varlığını ihtiyaç sahiplerine dağıtması gerektiğini savunmalarının, Hristiyan dünyasında derin çalkantılar yaratmış olmasıdır.  

Dominikenler Fransiskenlere şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Kilisenin varlık içinde olmasının Tanrıyı onurlandırmak olduğunu savunurlar. Dominikenlere göre halk, gelirini ve varlığını Tanrıya olan borçlarını ödeyebilmek için kiliseyle paylaşmaktadır ve paylaşmak zorundadır. Aksi yöndeki her davranış özünde Tanrıyı aşağılamak olacaktır. 

Bu münazara betimlemesiyle Eco, Orta Çağ’daki tarikatlar arası çatışmaları sosyokültürel bir düzlemde sunar. Skolastik düşünceyi kırmaya yönelik her türlü girişimin, ruhban sınıfının baskısıyla nasıl sindirildiğini aktarır. 

“Ve kuşku Adso, inancın düşmanıdır…” 

Kütüphanedeki yasaklı alana girişin bir yolunu bulan William ve Adso buradan ayrıldıklarında Adso, bunca kitabın neden kilit altında tutulduğunu sorgulamaktadır. William ise günümüzde bile geçerliliğini yitirmemiş bir bağnazlığa işaret ederek cevaplar Adso’yu. Bunca kitabın okunmasının insanların aydınlanmasını sağlayacağını, aydınlanmanınsa kuşkuyu beraberinde getireceğini söyler. Kuşkuysa inançları sarsacak kadar güçlü bir zehirdir Manastır yönetimine göre…  

Jorge bilginin, aranacak değil korunacak bir şey olduğunu savunur hep. Bu savunu bizi genel bir çıkarıma yönlendirir. Matbaanın olmadığı, insanların okuma-yazma bilmediği karanlık bir dönemde bilgiyi elinde tutan kilise elbette ki onu korumalıdır. Çünkü gücünü bizatihi bilgiyi tekelinde bulundurma iradesine borçludur. Bilgi herkesin erişebileceği bir konuma gelecek olursa kilise inandırıcılığını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. 

William ve Adso yasaklı bölümde Jorge ile karşılaşırlar. Jorge’nin elinde Poetika’nın ikinci cildi bulunmaktadır. William’a okuması için verir. William okumaya başlar ve duydukları ile deliye dönen Jorge kitabı da alarak kütüphanenin içinde kaybolur. Sonra bilginin tekelinden çıkmasını istemeyen her dogmacı gibi kilit altında tutamayacağını anladığı bilgiyi yok etme yolunu seçer ve kütüphaneyi ateşe verir.  

Jorge karakteri, bana bir başka dogmacıyı anımsatır hep: Machiavelli’nin, Prens kitabında silahsız peygamber olarak tanımladığı Girolamo Savonarola… Savonarola, 15. Yüzyıl Floransa’sında yaşamış bir hükümdar ve Dominiken din adamıdır. Rönesans karşıtlığıyla tanınan Savonarola, şehirdeki bütün kitapları toplatıp meydanda yaktırmasıyla tarihe geçmiştir.  

Gülün Adı’nın hikayesi oldukça yoğun katmanlı ve tarihsel gerçeklerle uyumlu bir hikayedir. Eco, tam da kendisinden bekleneni yaparak okuyucusunu muazzam bir zihinsel yolculuğa çıkarır eseriyle. Yaklaşık 600 sayfalık kitabın hemen her sayfası yoğun betimlemelerle yüklüdür. Bu nedenle kimi okurlar için sancılı bir okuma serüveni olabilir. Öte yandan bolca vaktin olduğu şu günlerde zihin açması açısından sanıyorum en ideal kitaplardan biri olmalı. Eco’nun göstergebilim konusunda kişisel kanaatimce şahlandığı eserinin Foucault Sarkacı olduğuna inanıyorum. Meraklılarına tavsiye ederim. Oldukça uzun bir okuma serüveni yaşadığım Foucault Sarkacı kitabının hemen her sayfasından çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim.  

Sakallı Celal’in çok güzel bir sözü var: “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür.” Hemen ardına üstad Nuri Pakdil’in sözü geliyor aklıma: “Okumadığın gün karanlıktasın.” Evet… Orta Çağ insanı okumadığı/okuyamadığı her günü karanlıkta geçirdi ne yazık ki… Kendilerine dikte edilenlere inanmak zorunda bırakıldı. Okuyamadığı için sorgulayamadı. Kadınlar kazıklara bağlanıp yakıldı. İnsanlar engizisyonun işkenceleriyle delirtildi ya da acılar içinde öldürüldü… Bunların tek nedeniyse bilginin yalnızca ruhban sınıfının tekelinde olmasıydı.  

Günümüz insanları olarak bizler çok şanslıyız. Bilgiye saniyeler içinde erişebiliyoruz. Elbette ki sosyal medya alimciliğini kastetmiyorum, rafine bilgiye ulaşım da gayet kolay. Tüm dünyanın evde kaldığı şu günlerde birçok dünyaca ünlü kütüphane, birçok üniversite online olarak erişim imkânı sunuyor insanlığa. Dolayısıyla zaman okumak zamanıdır. Bu süreç belki de insanlık için bir poströnesans olacak kim bilir…  

Sınırlı ömrümüzle sınırsız bilgiyi hazmetmemiz mümkün olmasa da o okyanusa dalmalıyız. Dalmalıyız ki cehaletimizle yüzleşebilelim. Okumak insanın kendi cehaletine tuttuğu en gerçekçi aynadır. Hiçbir dalkavukluk olmaksızın gösterir bize bilgimizin aslında ne kadar sınırlı olduğunu. Bilgi okyanusu öyle bir okyanus ki derinlerine daldıkça daha çok artar cehaletimiz. Kıyıdan durup seyretmeye benzemez… Hazırsanız cehaletinizle yüzleşmeye Gülün Adı rehberiniz olsun dalın o derinliği bilinmez okyanusa… 

Sanat ve sağlık dolu günler…