Ortaçağa bir yolculuk... İkinci Bulgar İmparatorluğu'nun başkenti: Veliko Tarnovo (1)

Gürcan Elbek yazdı...

Ortaçağa bir yolculuk...  İkinci Bulgar İmparatorluğu'nun başkenti: Veliko Tarnovo (1)

ARABAYLA BALKANLAR...

Harika bir Balkanlar gezisi için açık ara arabayla gezmenizi öneriyorum. Büyük bir özgürlük ve rahatlık. Geziden en yüksek doyumu sağlıyor arabayla gezmek. Ruhuma ilaç gibi gelen bir başlangıç olmuştu Filibe. Çok sevmiştim arabayla Balkanlarda olma duygusunu. Yol kenarlarında ilgimi çeken sapaklardan içeri giriveriyor, arabanın gittiği yere kadar ilerliyor, dere kenarlarında oturuyordum. Keşiflerle dolu bir Balkan turu başlamıştı. Yollar benimdi. Arabayla olmanın harika bir özgürlüğü vardı.

Filibe’den yola çıktığım sabah rotamın Burgaz mı yoksa başka bir yer mi olacağı çok net değildi. Kuzeye doğru yola çıkmıştım. Biraz da denize doğru gideyim arzusu vardı içimde. Filibe’den kuzeye ilerleyen rotadaki ilk kent, 100 km uzaktaki Stara Zagora idi. Orada durmak istemedim. Yolda ilerlerken çektiğim fotoğraflar bana yetecekti bu geçişte.

Stara Zagora Çıkışı

Bizim topraklardayım hissi içindeydim. Yol kenarlarında ağaç gölgelerinde durup çevreyi izliyordum. Karnım acıkmıştı. Yolda ilerlerken yemek yenecek bir yer bulabilmek için etrafa bakınıyordum. Yol kenarında oldukça salaş bir yer gördüm. Durup bu bahçe gibi açık yere girdiğimde iletişim sağlamaya çalıştığım kişi ne Türkçe ne de İngilizce anlıyordu. Dimitrov babacan görünümlü, gözleri babam ve dedeminkileri anımsatan, sevimli ve sevecen biriydi. Mecalim belliydi ve “Köfte” üzerinde anlaşmıştık. Koskocaman köfteleri ızgaraya attığında, o gezginlere ait pek anlamasa da çok anlaşırmış havasında bir iletişime devam ediyordum.

Yol kenarı köftecisi Dimitrov.

Dimitrov’un salaş köftecisinden görünüm.

Soğanı çok severim. Köftenin yanına domates, biber, soğan gibi şeyler de istiyordum ama bir türlü soğanı anlatamıyordum. Epey bir uğraştıktan sonra bahçede, tezgahın altında soğanı bulduğumda anlaşmıştık. Bana defalarca soğanın Bulgarcasını söylese de öğrenemeyecektim. Köftenin yanına bir de yoğurt geldiğinde keyfime diyecek yoktu. Hayat, zevk, özgürlük, keşfetme ve öğrenme buydu ve coşkulu bir duygu kümesindeydim. Kısa bir an daha neredeyse bir hafta evvel Ortaköy’de sıkıntılı, bunalmış halim geldi aklıma. Sanki başka birinin hayatına uzaktan bakıyordum o an. Bu tahta masalı salaş yol üstü mekanda aldığım zevki tasavvur etmenizi arzu ederim. Dimitrov ile neredeyse hiçbir kelimede anlaşmadan, boşluğun ortasında bir yerde harika bir yemek yemiştim. Bu salaş lokantada yemek yiyen başka biri ile konuşmayı başarmıştım ve bir sonraki durağımı bu sohbet belirledi. Şiddetli tavsiye üzerine Bulgar İmparatorluğu’nun tarihi başkentlerinden Veliko Tarnova’ya gidiş için yola düşmüştüm.

Stara Zagora’dan Veliko Tarnovo’ya gidişte yoldan görünümler.

Yol kenarında bir ortaçağ şatosu.

Veliko Tarnovo yolunda

BULGAR İMPARATORLUĞU'NUN TARİHİ BAŞKENTİ VELİKO TARNOVO...

Birinci Bulgar İmparatorluğu 7. ile 11. Yüzyıllar arasında hüküm sürmüş. Veliko Tarnovo, Ortaçağda 1185 ile 1396 arasında hüküm süren, İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun başkentiymiş. “Çar’ların Kenti” diyorlarmış Veliko Tarnovo’ya.

O zamanlar, yani 12. ile 14. Yüzyıllarda Bizans’a kafa tutan ve önemli savaşlarda Bizans’ı yenen İkinci Bulgar İmparatorluğu, Balkanlara hükmeden güç olmuş. Bu savaşları kazanan kralları Simeon’un adını geçen haftaki Filibe’deki parkın ismi olması nedeniyle hatırlayanlar olacaktır. Bu güçlü duruş Bizans sanatından etkilenmeyen, özgün bir kültürel dönem oluşturmuş Bulgar tarihinde. Bulgar edebiyatı ve sanatın birçok dalında değerli eserlerin üretildiği yıllarmış bu dönem. Veliko Tarnovo’da o zamandan beri bölgenin kültürel merkezlerinden biri olmuş. 

İkinci Bulgar İmparatorluğu, 14. Yüzyıl sonundan itibaren Osmanlı egemenliği altına girmiş. Sanatçılar, din adamları ve zamanın diğer Bulgar entelektüeli değişik Slav ülkelerine ve Rusya’ya kaçmışlar. Bundan sonra gelen Türklerle birlikte 500 yılı aşkın süren bir ortak yaşam süreci başlamış bu topraklarda. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde, 1908 yılında da bağımsızlığını ilan etmiş ve günümüz Bulgaristan’ı oluşmuş.

Tarnovo’nun kelime anlamının eski Bulgarca’da “Dikenli”, “Çetrefilli” sözcüklerinden geldiği söyleniyor. Üç tepe üzerine kurulmuş bir şehir burası. Bugün de Kuzey Bulgaristan’ın idari, ekonomik, eğitim ve kültürel merkezi durumunda. https://en.wikipedia.org/wiki/Veliko_Tarnovo

ŞEHİRDE İLK ANLAR...

Veliko Tarnovo’nun sakin ve sıcacık bir görünüşü vardı. Şehrin ana caddelerinin sükuneti çocukluğumun Ankara’sını anımsattı bana. Hayatın yavaş aktığı o yıllara geri dönmüştüm adeta. Akşamüzeri vardığım kentin büyük caddelerinden birindeki bir bistroya girdim. Mönüyü istedim. Paramızın o zamanlar ne kadar değerli olduğunu çok sık hatırlatıp, canınızı sıkmak istemem. Ancak o sırada bistroda fiyatlara baktığımda paramızın kuvvetinden mutlu olmuştum. O zamanlar, yani 2014 Temmuz ayında Bulgaristan’da yeterli parası olan bir gezgin olduğumu görmek beni rahatlatmış ve mutlu etmişti. Mönüyü incelerken yavaş yavaş Balkan yemeklerinin isimlerini öğrenmeye çalışıyordum. Burası turistik bir yer olduğundan mönü İngilizceydi. Beyaz peynir ve torba yoğurdunun karışımıyla hazırladıkları, “Katuk” denedim. Katık buradan mı geliyor bilemiyorum ama Azerbaycan’da da yoğurda çok benzer süt ürününe “Katık” deniyor. “Katık” ile ilgili bilgi için tıklayınız.

Veliko Tarnovo’da oturduğum bistro.

Yoğurt isteğimin dönüştüğü son durum, “KATUK”.

Mönü

Bistro’da wi-fi vardı. Şehrin tarihi merkezine yakın bir yere oldukça makul fiyatlı iyi bir hostelden ranzalı, kız erkek karışık kalınan bir yatakhaneden bir kişilik yer ayırttım. Yemek sonrası hem hostele yerleşmek hem de hava kararmadan şehirde bir iki yeri daha dolaşmak için eski şehir merkezine gittim. Gideceğim yerleri insanlara sorarak buluyorum. Bütün gezi boyunca ve Veliko Tarnovo’da, seyir cihazlarını (navigasyon) kullanmadım. Zaten çok da büyük bir yer değildi burası. Otobanlardaki adrenalin yaşanılan yoldan çıkma öykülerini daha sonra dinleyeceğiz ama sürekli okuyanların bildiği gibi insanlarla iletişimle yol bulmak beni mutlu ediyor.

PARASIZ PARK YERİ VE KAPİTALİST İŞGAL...

Arabayı meydanlık bir yere, herkesin park ettiği Arnavut kaldırımlı bir alana bıraktım. Park ücreti ödenmediğini öğrendim. Ancak aradan geçen 6 yılın sonunda ne olmuştur bilemiyorum. Bulgaristan’da bu noktaya gidenler varsa bu parkla ilgili ücret yaklaşımlarının son haline ilişkin bilgiyi yorumlar kısmında paylaşırlarsa memnun olurum.

Delice maddeye bağlanan her şey gibi bu günlerde, bu tarihi kentte park parası istenirse pek şaşırmam maalesef. Her neresi UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil oluyor, neresi biraz huzur duyulan bir nokta olarak bir modern gezgin yazısına giriyorsa orası benim listemden çıkıyor. Kabullenmek yerine genelde kapitalist dünyanın sirayet ettiği her yerden uzak kalarak gezgin hayatımı nihayetlendirebilirsem çok mutlu olacağım.

Neyse arabayı park edip rastgele sokaklarda yürümeye başladım.

Arabayı park ettiğim alan.

ESKİ ŞEHİR'DE KISA BİR YÜRÜYÜŞ...

Bu eski merkez kısmı, şehrin geneli ile aynı sakinliği korumakla birlikte sokakların ve binaların eskiliği dikkatimi çekti önce. Gecekondu değildi ama eski ve bakımsız halleri vardı. Arnavut kaldırımları kısmen bozulmuş dar yollar, aşınmış yaya kaldırımları, zeminlerin bozuk yerleri derme çatma çimentolarla sıvanmış ufak sokaklar içinde yürüyordum. Görünüm oldukça yerel bir hal almıştı. Bu görüntüler bana hiç uzak gelmiyordu. Özellikle Avrupa dışından gelen turistler için otantik kabul edilen bu yerler benim için eskiyi anımsama duygusu veriyordu.

Eski evlerin, binaların yüzeyinde graffitiler vardı. Dar sokaklarda duvara yapışık park etmiş birkaç araç haricinde sokaklar genelde boştu. Kaybolmadığım ama nereye gittiğimi de pek bilmediğim bir yürüyüştü yaptığım.

Veliko Tanovo’nun eski şehrinin eski evli sokakları

Yürüyüşümün devamında aynı mimari yapı içinde ama yenilenmiş yapıların bakımlı yüzleriyle karşılaştım. Belli ki eskiyi muhafaza etmeye çalışarak yenilemeler, onarımlar, düzenlemeler yapmışlardı. Turistik hale gelen ana caddeye benzer yerler de bu yenilenmiş dünyadan nasiplerini almışlardı.

Eski Şehrin yenilenmiş yüzünden sokak görünümleri.

GÜNBATIMI VE VELİKO TARNOVO MANZARASI...

Gece olmadan dışardan da olsa meşhur surları görmek için kale ve tarihi yapılanmanın olduğu yere yürüdüm. Gece yaklaşmakta olup, surlara giden giriş kapanmış da olsa ilk anların heyecanıyla fotoğraflar çekip, tarihi hiç bilmediğim kadar eskilere uzanan Bulgar İmparatorluğu’nun yapılarını izledim. Veliko Tarnovo’nun görünümünün fotoğraflarını çektim.

Tarihi kaleler her zaman stratejik hakim noktalara kuruluyorlar. Zamanın temel bir savunma yapısı. Bu hakim yani yüksek noktalar da size her zaman güzel panoramik görüntüler sunuyor. Ben de olabildiğince tarihe dokunup surların başladığı alt noktadan şehri izliyordum. 

Tarihi Veliko Tarnovo Kalesi ve surlarının görünümü

Kalenin önündeki meydan

Yantra Nehri’nin Geçtiği eski Veliko Tarnovo’dan bir manzara

Hemen yakınlarda olan hosteli bulup yerleştim. Hostelde gezginlerle sohbetler ettik. Aynı Filibe gibi burada da gençlerin yaptığı bedava şehir turuna katılmaya karar verdim bir gün sonra için. Geceleyin gezginlerin önerilerini alıp Bulgar tarihi ve Veliko Tarnovo hakkında yazılar okudum.

MASKE FESTİVALİ, "SURVA-KUKERİ"... 

Eski Bulgar kültüründe maskelerin büyük anlamı varmış. Maskelerin; kötü ruhları uzaklaştıran, iyi bir hasadı destekleyen, sağlıklı olmayı sağlayan, insanlara ve çiftlik hayvanlarına doğurganlık getiren güçleri olduğuna inanılırmış çok eski dönemlerde. Hristiyanlığın kabulü bu ortaçağ öncesi inanışı pek fazla etkilememiş diyorlar. Kırsal bölgelerde bu inancın hala yaşadığı söyleniyor.

Kukeri Festivali’nde dünyanın birçok ülkesinden kendi masklarını yapıp gelenler arasında bir de yarışma düzenleniyormuş. Masklarla donanmış insanların yürüyüş yaptığı bir bölüm varmış. Çok renkli görüntülere sahne oluyormuş. Festival kapsamında diğer otantik kültürel etkinlikler de düzenleniyormuş.

Yine Amerikan İngilizcesi çok iyi olan gençlerin rehberliğinde başlayan şehir turumuzun ilk durağı, bu festival için maske üretimi yapan turistik bir dükkan oluyordu. Tahta oyma işlerinin de çok yoğun olarak yapıldığı bölgeler buraları. Biz de maskeleri ve tahtadan el yapımı eserleri inceliyorduk bu dükkanın içinde.

Kukeri Maskeleri ve Tahta Oymacılığı Yapan Dükkandan Görünümler.

ŞEHRİN İÇİNDEN GÖRÜNÜMLER...

Şehir içinde rehber eşliğindeki gezimiz devam ediyordu. ASEN Hanedanı anıtına giden yolda ilerlerken şehrin içinde birçok bina, heykel ve graffitileri izleyerek ilerliyorduk.

Bir devlet binasının ön yüzü ve bahçesi

Sokaklarda dikili heykellerden biri

Yürüyüş sırasında gördüğümüz graffitilerden biri

Klasik bir Ortodoks kilisesi

Kilisenin bahçesinde, Veliko Tarnovo Kalesi ve surlarına doğru görünüm.

Yürüyüşümüz, eski şehirin Yantra Nehri kıyısından, yukarı doğru kurulmuş bölümünün sokaklarına doğru devam ediyordu.

Eski Veliko Tarnovo sokaklarının görünümü

Hotel Veliko Tarnovo (Yantra nehri kıyısı, eski şehir)

Asen anıtını içeren Veliko Tarnovo kesiti. 

Asen anıtına doğru, Yantra nehri ve şehir.

Eski Veliko Tarnovo evlerinin genel manzarası

ASEN HANEDANI ANITI...

1186 yılında Ivan ve Peter ASEN kardeşler, Bizansa karşı kanlı bir isyan başlatıp 100 yıl sürecek ASEN Hanedanı’nı kurmuşlar. Ailenin kardeşleri ve akrabalar arasında devreden bir hükümdarlık sistemi oluşturmuşlar. Aile içi anlaşmazlıklar ve kanlı iktidardan indirme süreçleri de yaşanmış bu dönemde. Bulgaristan’ın bugünkü başkenti Sofya olsa da ASEN Hanedanı Veliko Tarnovo’yu başkent yapmış ve güçlü bir yönetim göstermiş. Bu aile anısına büyük bir anıt var Veliko Tarnovo’da. Anıt, Yantra Nehri ve eski Veliko Tarnovo’ya bakıyor.

Asen hükümdarları; Ivan, Peter, Kaloyan ve Asen II’nin heykellerinden oluşan anıtta, göğe yükselmiş bir kılıç kuvvetli ve birlik olan Bulgar ülkesini tasvir ediyormuş. Eski şehir’in tam karşısında yer alan bu anıtla ilgili bir sürü öykü, hurafe de anlatılıyor. Heykellerin kuyruklarının zemine değmediği, elinde çocuk tutan kadın figürünün halkın yaşadığı mezalimleri temsil ettiği gibi. 

ASEN Hanedanı Anıtı, Veliko Tarnovo.

Pek fazla fikrim olmayan bir konuda çok şey öğrenmiştim iki gün içerisinde. Gezi harika bir eğitmen benim için.

ÇOK GEZEN Mİ ÇOK OKUYAN MI?...

Bana göre çok gezen. Başka bir tanımlama da “Çok gezerken, okuyan” olabilir. Gezerken öğrenmek; okuduklarım, kulaktan dolma bildiklerimin gerçekten yerine oturmasını sağlayan ve bildiğimi sandıklarımı düzelten en güçlü eğitmen.

Bu haftaki yazımızda Bulgar tarihine kısa bir yolculuk yaptık. Haftaya kaldığımız yerden tarihi Veliko Tarnovo Kalesi turuyla devam edeceğiz. Sonra da adım adım birlikte yapmayı umduğum Balkan gezimiz devam edecek.

Sağlık ve sevgiyle kalın.