Oscar’daki o ayrıntıyı yakaladınız mı? Neden Joker filmi?

Oscar’daki o ayrıntıyı yakaladınız mı? Neden Joker filmi?

Depremler salgınlar, savaşlar, kara kış ve Kıbrıs’ta milli düşmanın ağzıyla konuşan cumhurbaşkanları, gırla gidiyor, Allah sonumuzu hayır etsin.

Süper Lig’de sezon başlarken Galatasaray’da milli marş söyleyebilecek tek milli oyuncusu yoktu ve onbiri de yabancı bir kadroyla sahaya çıkıyor Türkiye’yi utandırıyorlardı. Herkes, ‘bu yabancılara bu kadar para verilir mi?’ diyordu. Şimdi, ikinci yarı başladı, Galatasaray’ı ‘kurtaran’ ve her maçı alıp götürüp sürükleyen iki milli topçu: Adem Büyük, Ömer Bayram.

Yabancı oyuncu transferleri havaalanlarında ne büyük reklam ne büyük cümbüş ve gürültüyle karşılanmıştı, tantanalı görkemli imza törenleri, futbol medyası ‘yabancı’ları yere göğe koyamıyordu.. Sonuç, karşılanmaları imza törenleri transferleri hiç de ‘büyük olay’ gibi sunulmayan sessiz sakin hatta dudak bükülerek transfer edilmiş iki milli topçu, harika oyunlarıyla o yabancı futbolculara ödenen paralarla bugün iflasın eşiğine gelmiş Galatasaray’ın itibarını kurtarıyor!

Adem Büyük

İKİ

İnşaatta sıvacılık yapan doğulu bir çocuğun Kürtçe türkü söyleyen videosu düşünce ünlü sanatçı Zülfü Livaneli 18/19 yaşlarındaki bu gencecik yoksul çocuğu bulur, vaatlerle İstanbul’a davet eder, sahneye çıkartacağım, meşhur edeceğim diye.

Dün inşaat işçisi Murat Akbaşlı’nın Zülfü Livaneli’ye verdiği cevabı gazeteler yazdı, pek sakin ve alçak gönüllü bir dille, ‘Başkalarına yardım edin, ben köyümden mutluyum, sahneye çıkmak istemiyorum’ dedi.

Gencecik yoksul bir köylü çocuğundaki şu büyük ‘özgüvene’ bakar mısınız?

Henüz çokça karşılaşmadığımız bir kültürün büyüklüğüdür bu.

O kadar yüksek bir kültür ki, kendisine sunulan İbrahim Tatlısesler, Mahzun Kırmızıgüller, Özcan Denizler, Küçük Emrahlar vs. gibi şaşaalı bir ‘kültürü’ elinin tersiyle itiyor. Oysa yüz yıldır bu doğulu çocukların beyinlerine işlendi bu büyük Türkiye rüyası. Onların keşfedilip İstanbul’a getirilip meşhur olması elli yıldır magazin basının manşetlerini doldurdu.

Bugüne kadar bu yalancı ‘rüyaya’ kim karşı koyabildi, kim reddedebildi.

Ancak güçlü insanlar güçlü kültürler ‘meydan okuyup karşı koyabilir’.

Dünya güzeli bu doğulu ve yoksul çocuğun sahne şöhret ve para vs. davetine karşı koyuşu, bu çocuğu yetiştiren ailenin ve köyünün henüz filmlerde romanlarda tanımadığımız kendinden emin büyük ‘kültürünü’ ortaya koyuyor.

Bu yoksul çocuğa, ‘Şehre gel ve bize ‘acılarını’ anlat, şehre gel ve o yanık sesinle şöhret ol’ deniyor. Ve yüzyıldır büyük şehir, sahne, şöhret, vs. cazibesine kimseciklerin dayanamayacağı bilindiği için basınımız yazarımız arabesk bu kader kültürünü habire aralıksız zevkle pompalıyor. Sonra bu doğulu çocuğun yoksulluğunu lime lime ediyorlar sonra aşklarını acemiliklerini (denyo ve kıroluklarını?!) rezil rüsvay çarşaf çarşaf, işte bu hayatları paramparça edip bir millet aklınca eğleniyor ve buna ‘kültür’ ve ‘sanat’ diyor.

Şimdi, bu sahte dünya tersine döndü, çünkü, inşaatlarda mala sallayan sıvacı çocuğun büyüklüğüne, kendine güvenine büyük şehre ve şöhrete karşı meydan okuyuşuna ve kendisine yardım eli uzatanlara karşı ‘saygılı ve alçak gönüllü’ itirazındaki güzelliğe bakın.

Bir ülkeyi bir kültürü ‘büyük’ yapan milli kültür milli değer işte budur, bu kendine güvendir. Parıltıya gösterişe ekrana ışıklara şehre kadınlı kızlı paralı hayata vb. Sunulana, vaade aldanmayan bir ‘kültür’.

Bu kaya gibi ‘sağlam’ kültürlü çocuklar bu ülkenin en büyük mutluluğu ve ‘garantisidir’, asıl keşfedilmeyi bekleyen derinlerimizde yatan ‘elmas’ madenleri bu çocuklardır.

Birileri onların yoksul giysilerini yanık türkülerini zayıf bedenlerini kimsesizliklerini görüp hep ‘kurban’ olarak seçiyordu, hayret, bu sefer bu doğulu çocuk ne biliyordu da modern dünyanın bu en büyük sinsi tuzağına gelmedi.

Tabii önce şöyle anons edilir: ‘Bu büyük ses, bu büyük değer yitip kaybolmasın!’ Sonra? Aslında yaldızlı parıltılı simli ‘elinden tutar şöhret ederiz’ davetlerini fare kapanı gibi önlerine sürüyorlardı. Üstelik çocuğun el değmemiş yoksulluğunu gösterip ‘hayırsever’ ‘hami’ ‘büyük üstün insan’ oluveriyorlardı. Ne fiyakalı apolettir bu: Ben keşfettim. Ben buldum. Ben sanatçı yaptım.

Bizler devrimci derken, kastettiğimiz bu yoksul köylü çocuğun kendine sunulanları reddeden derin güvenini arıyor, işaret ediyoruz. Bin tane muhteşem roman ve sinema yazıp çekseniz, bu yoksul çocuğun elinin tersiyle iten kültürüyle boy ölçüşemezsiniz.

Bunlar modern dünyanın artık en büyük sorularıdır: Kahraman, bilinen tanınan ekranda sahnede olan büyük paralar kazanan büyük takipçileri olanlar mı?

Yoksa, asıl kahraman, kendi halinde bir köşede yoksulluğunu çalışarak kendi bilekleriyle yeneceğine, kimsenin yardımı olmadan kendi hayatını kendi imkanlarıyla kurabileceğine inanmış, köyünü ve o küçük dünyasını ‘dünyaları verseniz’ asla aldanıp değiştirmeyecek çok nadir bulunan bu yoksul çocuk mu?

Yeni bir dünya yeni bir Türkiye yepyeni bir ‘kültür’ kurulacaksa işte bu bir kenarda acımasız hayatla sessiz sedasız kendi bilekleriyle savaş veren ve vahşi kapitalizmin hikayelerinde müfredatlarında ve sanat eserlerinde asla tanıtılıp öne çıkartılmamış asıl kahraman bu köylü çocukların iradesiyle kurulacak.

İçimizde hâlâ bu çağda ve bu gencecik yaşta ve bunca yoksulluğa rağmen paranın ve şöhretin varlığını kültürünü insanlığını ezip paramparça edeceğine inanmış birileri var, bu ne büyük müjdeli mucizevi bir haber.

Bu yoksul çocuk, parçalanmış acılı kaderli arabesk bu hayata yüz vermedi, bu ulaşılmaz, granit gibi ‘sağlam’ bu kültür, eksikliğini çektiğimiz asıl-gerçek ‘yoksulluğumuz’.

Asıl yoksul olan zengini sanatçısı ünlüsü!

O köylü çocuğun neşesi bütün servetlerin şöhretlerin ulaşamayacağı kadar uzak ve mutlu bir yerde!

Bu yüzden el değdiremediğimiz bozamadığımız saflığı ve içinden geldiği gibi çıplaklığıyla söylediği o türküler, bu ülkenin en ‘yüksek’ değeridir!

ÜÇ

Oscar ödüllerinde dünyamız için çok sarsıcı gelişmeler var. Parazit’in bütün ödülleri toplayacağını önceden söylemiştik. Parazit ödülleri topladı, nedir Parazit, üst-alt zengin-fakir vahşi kapitalizmin sınıf savaşını ve birbirinden acımasız nefretini konu ediniyor. Sizce de vahşi kapitalizmin ana karargahında sınıf savaşının büyük ödülü alması çok manidar değil mi?

Hemen peşinden Joker filminin ödüllendirilmesi? Joker de Parazit gibi sınıf savaşını konu ediniyor. Yoksul dipte kalmış yaşayıp yaşamadıkları belli olmayan üst sınıfların varlığından yoksulluğundan habersiz insanların hayatını konu ediniyor. Öyle bir yoksul sınıf ki dünya görüşleri hedefleri eğitimleri yetenekleri hiç yok. Çok heves ettiği rüyasını kurduğu halde sağlığı, ailesi, geçimi, vücudu, elleri vb. yani sıfır ‘imkanlar’ı olan bir palyaçonun sapık bir katile dönüşmesi ve sonra zenginlere karşı yoksulları isyana sürüklemesi anlatılıyor.

Her iki film de üst sınıf düşmanlığı, her iki film de isyan ayaklanma, her iki filmde altta kalanların hırsızlıktan ve öldürmekten başka şansları kalmadığını anlatıyor!

Sizce de bu sol sosyalist gerçekçi toplumcu direnişçi isyancı bu ‘tema’nın en büyük ödülleri alması şaşırtıcı değil mi?

Sinemanın tartışmasız en büyük ustası Martin Scorsese, Amerikan Tarihi’nin ‘Amerikan Sineması’ olduğunu söyler. İşte bu Amerikan sineması, bu sefer, Amerikan tarihinin artık nostaljik kahramanlarına ödül vermek yerine, Parazit ve Joker’i seçmesi? Bu şu demek, Paris sokaklarında Şili’de Lübnan’da Irak’ta vb. kitleleri ayaklandıran neyse, Oscar Akademi jürisi, bu ‘ayaklanmayı’ ödülleriyle şık ve görkemli salonlarında sürdürüyor, çok çok çarpıcı bir gelişme?

Jojo Rabit, film dahi olamayacak basitlikte, hiç bir şeye benzemeyen yine bir yahudi filmi. Yahudiler bir şekilde her Oscar töreninde II. Dünya Savaşı ve Hitler temalı bir filmle ödül alması artık bir Oscar kuralı haline gelmiş, ciddiye almayın. Ancak daha önce de söz ettik 1917, gerçek bir savaş karşıtı film, fazlasıyla hak ediyordu.

Ancak, Joker filmi üstünde çok konuşulacak bir film, çok etkileyici, çok. Kullandığı ilaçlarla kahkaha hastası olan palyaçonun komedi olamayan trajedisi, çok derin işlenmiş. Bir otorite olarak TV programcısı, bir otorite olarak psikiyatristi ve akıl hastası annesi, semboller, şifreler, çok ustaca!

Filmin özeti, son sahnede, adam akıllı dövüldükten sonra kanayan ağzı ve burnundan gelen kanı dudaklarının kenarından kırmızı boya niyetine çekip ‘kanla palyaço makyajı’ yapması, bugüne değin izlediğimiz modern topluma yapılmış en sert eleştiri!

DÖRT

Tsunami Jopanların bilimlerine çok güvenen kibirlerini kırmıştı, virüs salgını da Çin Komünist Partisi’nin hiç değilse burnunu sürtsün diye bekliyoruz, nafile.

Çin elçilikleri propagandaya algıya çoktan başladı, Çin hükümeti şu önlemleri alıyor, bunu yapıyor, diye. Kendinize gelin sorun insanlığın sorunu insanın sorunu. Çin hükümetinin ‘salgın’ konusunda tedbir ve bilgilendirme ve başarılarını konuşacak bir yerde hiç değiliz.

Çünkü konumuz insanı dışlayan vahşi kapitalizmde.

İşte Amerika soya, nişasta, mısır, şurup, fastfood, ketçap, krema, hormon, katkı maddesi, hormon, derken, obeziteyle boğuşuyor, çünkü insan sağlığı yiyecek endüstrinin insafına terk edildi.

Pek tabii endüstriyel konserveler içecekler ekonominin ‘hızla’ kalkınmasında ‘motor’ oluverdi. İnsanı insanlıktan çıkardı. Hava su bir dilim ekmek dahi dünyanın en büyük sorunu haline geliverdi. Her şey fiyatlandı. Düşünün bir fabrika bir milyon insanın tüketeceği ürünleri bir günde üretiyor. Denetim kontrol içeriklere laboratuvarların yasal olarak hakim olması mümkün değil.

İnsanı ve kamu hizmetlerini merkeze almayan vahşi kapitalizm nihayet insan türünün doğanın kıyametvari sonuna gelip dayandı.

İnsanı ihmal eden aynı vahşi kapitalizm Çin Modeli’yle daha da acımasız hale geldi, tazminatsız sigortasız ucuz işçilik Çin için bulunmaz nimetti, bu ucuz işçilikle fiyatları düşürüp güya dünyadaki dengeleri değiştirdiler. Bir de açlıkla boğuşan yoksulluğun tarihinden çok tuhaf bir kültürü dünyaya bela ettiler.

1960’lı yıllarda Kültür Devrimi’nde Çinliler ’20-30 milyon açlıktan öldü’ der, Batılılar bu rakamı 60 milyona, CIA 80 milyona çıkartır. Milyonların hepsi açlıktan ölmedi, salgınlar gırla gitti ve o yıllarda hangi salgınlar milyonları öldürdü? Kayıt kuyut istatistik dahi yok, şimdi ‘insanlık’ hesap sormasa yine kayıt kuyut olmayacak insanlar neden nasıl ölüyor bilemeyeceğiz.

Açlık korkusu önce aklınıza gelmeyecek her şeyi yiyebilme kültürünü getirdi, sonra, Çin bu acayip lezzetleri Çin lokantalarıyla tüm dünyaya ‘lezzet’ olarak sunmaya başladı. Evet, Japonlar suşiyle, Türkler döneriyle, İtalyanlar makarna pizzasıyla vs. küreselleşen dünyanın hızlı tüketiminde yer buldu, ancak, Çin’i dünyaya tanıtan Çin lokantaları, artık buraya kadar. Bir ekonomik dev olarak Çin buraya kadar, çünkü dünyaya kabul ettirebileceği lezzeti, sanatı, sineması sıfır, önce şunu kabul edelim, Çin kalkınması obezite dengesiz hormonlu ve baskıcı bir kalkınma.

Her kültürün ‘tabuları’ vardır, yasakların ortak yanı ‘tiksinme’ kültürüdür, her kültür, yıkanmayan temizlenmeyen pis çürümüş kokmuş ve atasının dedesinin hiç denemediği egzotik hayvanları yemeyi kabul etmez. İnsanlığın ortak tiksinme kültürünün otoritesi insanoğlunun burnu ağzı dili ve gözleridir. Şöyle bir koklar bakar ve iğrenip, yemez.

Büyük açlık yıllarında Çinliler fareleri de dahi yediler. Göçebe kültürün çok iyi bildiği çok aç kalınınca yenilebilen bizim Yozgat Bozok Yaylası’ndan Karadeniz yaylalarına kadar dağ sıçanları değil, yedikleri boklar içinde lağım faresi.

Bizim kültürümüzde haşlama, işkembe, kelle paçayı düşünün, kemikler iç organlar iç yağlar aşırı şekilde saatlerce haşlanarak kaynatılarak yenir. Çinliler buldukları her şeyi ‘kaynatarak’ dezenfekte edeceklerine inanmışlar, bir de haşladıklarının içine makarna ekleyip doyurucu hale getirip milli yemek, milli lezzet haline getirmişler ve kaç zamanlar bu lezzetler alternatif mutfak Uzak Doğu mutfağı diye övülüyor, ha..tir.

Bütün kültürlerin tabuları yani ‘murdar’ı vardır, kokan çürüyen şeyler yenilmez, atanın dedenin bilmediği denemediği hayvanlar hiç yenilmez, halk kültürü ve dini inançlarınız, koruyucu sağlık gibi yüzyılların deneyimini önünüze koyar, milli kültürünüz milli tarihiniz aynı zamanda milli iradenizdir.

Bir de diğer yanı, bizim pazarlarımıza bir günde yüzbin kişi girip çıkıyorsa, Çin’deki bir pazara bir günde milyonlar girip çıkıyor, milyonlarca balık milyonlarca tavuk milyonlarca böcek. Kurutulmuş dondurulmuş ya da haşlanmışsa aklınıza gelip gelmeyen her şey akıllarınca ‘güvenilir’ hale gelebiliyor, ha..ktir.

Aksine virüs salgınını fırsat bilip vahşi kapitalizme karşı eleştirilerimizi çok köklü sürdürmeliyiz, görüyorsunuz işte, artık devletlere kontrolsüzlüğe karşı eylemleri insanlar kitleler değil virüsler yapmaya başladı.

Virüs salgınını fırsat bilip insanın kutsallığını baş tacı etmeli insanı yeniden siyasi ve sosyal tartışmanın içine çekebilmeliyiz, kamunun görevlerini hatırlatmalıyız, kamucu politikaları siyasete sokabilmeliyiz, başka çıkış yok, işte yirmi yıl önceki Sars salgınında ülkemizde yüzmilyonlarca tavuğu öldürdük.

Her şeyi haşlamak ve her şeyi kurutarak hijyen mümkün değildir ve sizler bizler sessiz kalırsak gözü dönmüş hızla kalkınmak isteyen vahşi kapitalizm insanlara her şeyi yedirerek her şeyi kirleterek kalkınmasından bakın işte hala zırnık geri atmıyor, aksine ilaç şirketlerinin holdinglerinin otoritelerini ekrana çıkartıp konuşturup kıyamet gibi salgınları dahi normalleştirmeye çalışıyor.

Çok açık bir gerçek, artık insanlar endüstriye ve otoritelerine ve denetimlerine güvenmiyor, çok açık bir gerçek, insanlar, insanı, denetimi, tazminatı, sağlığı ihmal eden vahşi kapitalizmin hızına, hırsına, aç gözlülüğüne kalkınmasına hiç inanmıyor, iğreniyor, para düşkünlerinden tiksiniyor.

Ve vahşi kapitalizm insanlığı kıyametin sınırına getirmişken hâlâ kalkıp pek de başarılı önlemler alıyor diye Çin Komünist Partisi’ni övenleri hâlâ kalkmış ilaç şirketlerini, endüstriyel yiyecek kakalayan holdingleri bilim kisvesi altında övmek, deliliktir, hepimizi Joker filmindeki rüyaları çok büyük ama yeteneksiz, çirkin, halsiz, beyni dağılmış bir şekilde kendileri lüks ve korunaklı villalarda yaşarken bizleri sapık bir katil olmaktan başka şans bırakmayan bir yere bıraktılar.

Ve diğer yanda, dün sana sıcak parayı veren Dünya Bankası, şu tohumları şu tahılları şu ürünleri ekmeyeceksin diyerek seni ota tohuma ete dahi muhtaç hale getirdiğini unutma. Bugünkü muhalefet daha bismillah demeden kalkıp sıcak paranın kaynaklarına koşmasını henüz vaktimiz varken bugün neden eleştirmiyor sorgulamıyoruz? O sıcak para tarımda sana neyi dayatıyor ve dayattı, siyaset olarak açılımlarla dün başına hangi felaketleri açtı ve hâlâ ne yapmak istiyor!