Osmanlı Tıbbından Cumhuriyet Tıbbına! Reşit Galip’in üniversite ve tıbbiye reformu

Osmanlı Tıbbından Cumhuriyet Tıbbına! Reşit Galip’in üniversite ve tıbbiye reformu

Karşıdevrimcilerin en amansız uğraşılarından birisi, bir karşıdevrim tarihi yaratmaya çalışmak, bir diğeri ise bu karşıdevrimi milletin belleğine kazımaya çalışmak olduğunu görüyoruz. Sanattan edebiyata, siyasetten askeri stratejilere kadar kendilerince bir tarih yazmaya çalışıyorlar ve bu tarihi mirası Osmanlı Devleti’nden aldıklarını savlıyorlar. Bir şekilde tarihe geçmek ve kalıcı olmak için hızla, aceleyle, hatta panik halde tarihi gerçeklerle uymayan açıklamalar yapıyor, kendilerince tarihi bile değiştirmeye çalışıyorlar. Karşıdevrim tarihine geçirmek üzere sarayın cepheye sürdüğü televizyon uzmanı tarihçilerinin düşük prestijleri, işlerinin zor olduğunu gösterse de azim ve kararlılıkla ilerliyorlar. Azimlerine hayran olmamak mümkün olmasa da devrim için dehanın, azimden önce geldiğini keşke bir anlayabilseler.

Karşıdevrimciler, devrimlerini tarihe kaydedebilmek için milletin dimağı üzerinden bir takım bilişsel stratejilere başvurmaktan da kaçınmıyorlar. Yıkmaya çalıştıkları Cumhuriyet Devrimlerinin en kararlı, en keskin kişilerini bulup çıkarmakta ve onları lanetlenecek, nefret edilecek, kişi ve karakterler olarak sunmaya çalışmakta pek bir mahirler.

Makalemde sanata ve edebiyata bulaşmadan, karşı devrimcilerin üniversite ve Tıp alanında yapmaya çalıştıkları karşı devrimlerinin zeminine oturttukları argümanlarının yalan ve yanlışlığını anlatacağım. Ancak son söyleyeceğim sözü daha baştan söyleyeceğim. Biliyorsunuz Cumhuriyet Devrimlerinin bir inkılap mı (revizyon) yoksa bir ihtilal mi olduğu hayli tartışılmıştır. Ben Cumhuriyet Devrimlerinin bir ihtilal olduğunu düşünenlerdenim. İnkılap kelimesinin devrimleri tanımlamada pasif kaldığını, mevcut durumun kökten yıkılması ve yeniden kurulması gerekçesiyle tam manasıyla ihtilal olduğuna inanıyorum. Cumhuriyet Devrimlerinin üniversite reformlarını da bu kapsamda değerlendiriyorum.

Karşıdevrimcilerin sözcülerinin iddiasına göre Cumhuriyet, Darülfünunu ve Tıp Fakültesini kapatmıştır. Her alanda olduğu üzere değişmez kahraman ve devlet adamı II. Abdulhamid Sultan; nefret edilmesi, lanetlenmesi kurgulanan kişi ise Reşit Galip’tir. Asıl adıyla Mustafa Reşit Baydur olan Reşit Galip, azılı bir milliyetçidir ve toplumun belleğinde nefretle anılması gerekli bir kafatasçıdır! Ancak bu ifadeleri de tamamen yalan ve yanlıştır.

Osmanlı Devleti’nde Tıp alanında üniversiteleşme sürecinde daha doğrusu kurumsallaşma sürecinde başlangıç noktası olarak II. Abdullhamid’i tanımlamak tarihi gerçeklerle uyumlu değil. II. Abdulhamid öncesine, II. Mahmud dönemine, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’ye kadar uzanan bir Askeri Tıbbiye ve Cerrahhane-i Mamure hikayesi mevcut.

Osmanlı’da Tıp Fakültesi ve hastanesi kurulması ereği ya da zorunluluğu Kırım harbiyle başlar. İngiliz, Fransız, İtalyan müttefiklerin Osmanlı’yı daha doğrusu Anadolu topraklarını ve askerini kullanarak Rusya’ya karşı yürüttüğü vesayet savaşında bir bakarlar ki bırakın gariban halkı tedavi etmek, cephede yaralanan askerin yarasını saracak, kırık kemiğini uç uca getirecek bir hekim ordusu ve pratiği yok. İstanbul’a İngiliz, Fransız ve İtalyan hekimlerini gönderirler. Gelen hekimler geri dönmezler. Bu hekimler, İstanbul’un göbeğinde 15 Şubat 1856 tarihinde, Osmanlıca adıyla Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane’yi ancak asıl adıyla “Societe de Medecine de Constantinopole’ü kurarlar. Toplantılarında Fransızca konuşulur. Osmanlı Devleti’nden maddi destek almak amacıyla Keçecizade Dr. Fuat Paşa şeref üyesi yaparlar. Türk doktorlarını dışlayan bu cemiyet ancak 1890’larda Türk hekim kabul eder. Cemiyetin tartışma dili 1918’e kadar Fransızca olmuştur. Dernek başkanlığını azınlıklara bağlı hekimler yapmış ve birçok üyesi Türkiye aleyhinde faaliyetlerde bulunmuştur. Kurtuluş savaşı sonrası bu hekimler Türkiye’yi terk etmişlerdir. 1925’de bu cemiyetin başkanlığına Mazhar Osman getirilmiştir.

Aslında daha II. Mahmut döneminde kurulan ancak II. Abdülhamid döneminde ön plana çıkan Askeri Tıbbiyeyi belirttiğimiz bu İngiliz, Fransız ve İtalyan hekimler şekillendirmiştir. Tıbbiyenin eğitim dili Fransızcadır. 1856’da mezun olan dokuz hekimin sadece birisi Türk’tür. Türkçe eğitime yabancı hocalar karşı çıkmaktadır. Türk doktorlar, Cemiyet-i İlmiyye-i Tıbbiye adında bir cemiyet kurarak Türkçe eğitim için mücadele başlatmıştır. Bu mücadele başarıya ulaşmış ve sivil hekim yetiştirmek üzere 1 Mart 1867’de Askeri Tıbbiyenin bir köşesinde Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye-i Şahane (Sivil Tıbbiye) kurulmuş ve Türkçe eğitim yapılmaya başlanmıştır.

Sivil Tıbbiye sonraki süreçte Cumhuriyet Devrimi’ne giden tartışmaların, kavgaların, ittifakların ve tabii ki ihanetlerin de merkezi olma konumunu sürdürmüştür. İttihat ve Terakki’nin çekirdeğini oluşturan Türk öğrencilerin çoğu ele avuca sığmaz gençlerdir. Tıbbiyeliler saltanatın karşısında, ordunun yanında ve politikacıların arkasında koşan gençlerdir. Tıbbiye, tam anlamıyla ilim ve hürriyet ocağıdır. Tıbbiye ilminin temel amaçlarından birisi milleti istibdattan kurtarmaktır. Ananeleri ve terbiyesi vardır. Hürriyetperverdir ve bizdendir.

Çalkantılar içerisinde geçen uzun bir süreç sonrası, Haydarpaşa Tıp Mektebi ve Numune Hastanesi’ni 1903’te açılır. Haydarpaşa Tıp Mektebini açtıran ise Profesör Rieder paşadır. 1898’de Rieder Paşa, askeri doktorlar için, Topkapı Sarayı bahçesinde, Gülhane Askeri Rüştiye Mektebini yenileyerek 150 yataklı bir hastane de yaptırır. Gülhane’nin kuruluşuyla askeri hekimlik ve harp cerrahisi gelişmeye başlar. Rieder paşa hem cevval bir hekim hem de iyi bir gözlemcidir. Haydarpaşa’yı açtıran Rieder Paşa, bir şekilde ekarte edilir ve Almanya’ya döner. Almanya’ya döndüğünde “Für die Türkei” isimli bir kitap yazar ve keskin gözlemciliği ve büyük dehasıyla şöyle der: “Türkiye’deki inkılap ve ıslahatın yabancılardan beklenmesi bir hatadır. Türkler kendi kendilerini düzeltmek mecburiyetindedir ve düzelteceklerdir”.

Rieder paşa haklıdır; başta Türk öğrencilerin olmak üzere Türklerin kendi kendilerini düzeltecek azim ve kararlılığı vardır. 14 Eylül 1909’da Sivil ve Askeri Tıbbiye birleşir ve Darülfununa bağlanarak “Darülfunun-i Osmani Tıp Fakültesi” adını alır. 1909’da Askeri ve Sivil Tıbbiye birleşince, 150 öğretim üyesi tasfiye edilir. 1928’de Haydarpaşa Tıp Fakültesinde okuyan askeri tıbbiyelilerin daha iyi yetişmesi için Haydarpaşa Askeri Hastanesi, tıp fakültesine bağlanır. Tıbbiye her yönüyle hızlı bir gelişim sürecine girmiştir. Çok değerli bazı hocalar hızla modern cerrahi yöntemlerini uygulamakta, kadın doğum, cildiye, göz, çocuk hastalıkları, enfeksiyon hastalıkları gibi bölümleri güçlendirmektedir. Öğrenciler ilim aşkı ve vatan sevdasıyla doludur. Tıbbiyeliler, İttihat ve Terakki’nin kuruluşuna öncülük ettiği gibi, Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocağı (3 Temmuz 1911) kurulmasına öncülük etmişlerdir. Her yerde her partide her platformda faaldir; bütün cephelerde savaşın içerisindedir. Başta Reşit Galip olmak üzere köycü doktorlar Anadolu’ya geçmiştir. Tıbbiyeli öğrenciler Milli Mücadeleye destek vermekte; TBMM’ne başarı telgrafları göndermektedir. Ancak bu cevval öğrencilerin gözünden kaçmayan bazı ciddi sorunlar vardır. Öğrencilerin “lüpçüler” adını taktığı bazı muallimler vardır, bazıları okula çok nadiren gelmekte, hatta bazıları Tıbbiye ve Askeri hastanenin neresi olduğunu dahi bilmemektedirler. Öğrenciler, Milli Mücadele’ye destek olmayan hocalarını fişlemişlerdir. Öğrenciler fakirdir, kitap alacak paraları yoktur, Haydarpaşa’ya gelecek ulaşım imkanları sınırlıdır. 1. Türk Tarih Kongresi toplanmış ve Türk Tarih Tezine Darülfünunun birçok hocasının destek vermemesi eleştirilmiştir. İstanbul-Ankara ikiliği hem mecliste, hem sokakta, hem öğrenciler arasında tartışılmaktadır. Öğrenciler yeterli hasta başı eğitim almadıklarını düşünmekte; hasta avcılığına çıkmaktadır. Darülfünunun özerkliğinin üzerinden neredeyse on yıl geçmiş ancak halen kendisinden beklenen varlığı ve hizmeti gösterememektedir. Üniversitede, bilimsel alanda yeterli, yabancı memleketlerdeki konferanslarda bilimsel tebligat yapabilecek öğretim eleman sayısı çok düşüktür. Öğretim elemanlarının tek derdi profesör olmaktır. Darülfünunun kıdemli hocaları kendi içlerindeki dejenerasyonu, gerilemeyi, çöküşü çözememekte Atatürk’ten yardım istemektedir. Kısacası Darülfünunda bir reform ihtiyacı vardır ve bu reformu yapabilecek cesaret, yürek, kararlılık ve delilikte bir adama ihtiyaç vardır. İşte bu adam, Tıp kitabı alamadığı için kendisinden yardım isteyen öğrenciye cebindeki otuz liranın yirmi beş lirasını verirken az verdiği için özür dileyen Milli Eğitim Bakanı, Reşit Galip’tir.

Tüm deliliğine rağmen Dr. Reşit Galip, üniversite reformunun gerekçesinin hem bilimsel hem de uluslararası destekli raporuna ihtiyaç duyar. Ben yaptım oldu demez. İsviçre’den Profesör Albert Malche getirilerek Darülfünunu incelemesi ve raporlaması söylenir. Prof. Malche altı aya yakın çalışır ve sonunda raporunu yazar. Atatürk raporu sadece bir görüş olarak değerlendirir ve düştüğümüz çukurdan ve uçurumdan ancak kendi kanatlarımızla çıkmayı biliriz diyerek reformun startını verir. Dr. Reşit Galip talimatı alır. Dr. Reşit Galip, bazı üniversite hocalarının tasfiye sürecinde ilimle birlikte idealistliği, Cumhuriyet’e inancı hedefe alır. Atatürk, tasfiye edilecek hoca ve açıklamalar konusunda herhangi bir yorumda ve müdahalede bulunmaz. Atatürk’ün bir adaleti vardır. O adalet, işi sorumlusuna bırakmaktır.

Osmanlı Tıbbından Cumhuriyet Tıbbına geçişin o ağır sancılı sürecinde anlattıklarım sadece yüzeysel bir kesit. Her şey ama her şey, Cumhuriyet Devrimlerinin ilimle, adaletle, ilerlemekle, büyümekle, kararlılıkla yürütüldüğünü gösteren bir süreçten ibaret. Üniversite ve tıbbiye reformunun getirileri başlı başına ayrı bir konu. Ancak fark edeceğiniz üzere bu reformda suçlanacak en son kişi Reşit Galip. Kahraman yapılacak sultan ise II. Abdulhamid değil.

Türkiye’de içinde yaşadığımız şu dönemde, ilimle uğraşmak ne yazık ki körlerin çarşısında ayna satmaya benziyor. Üniversitelerimizin ve Tıp Fakültelerinin içler acısı durumunu anlatabilmek için ifadeler yetersiz, sözler kifayetsiz kalıyor. Üniversitelerden muhalif ifade çıkmaması, çıkaranların ise sürülmesi, atılması hatta hapsedilmesi söz konusu. Osmanlı’nın sultanlarını dahi arayacak durumdayken hükümetin Cumhuriyet’in üniversite reformunu anlatırken takındığı tavır karşı devrimciliğin literatürüne ve tabiatına uygun.

Ancak ya hekimler? Konuşmayan, susan, kabullenen ve hatta karşıdevrime odun taşıyan hocalarımız mevcut. Sözde ilim zırhını takmış bu kişiler, ilim zırhının ardında değme politikacılara taş çıkarabiliyorlar. Aynen Darülfünundaki hocaları, öğrencilerin tanımıyla lüpçüleri çağrıştırıyorlar. Korudukları satıh sadece kendi Üniversite çevresi ve çıkarlarından ibaret. Hükümetin üniversitelerimizi soktuğu çıkmazda yol arkadaşları hep bu ilim zırhını kuşanmış öğretim üyeleri olması tesadüf değil. Tarihsel bir olgu. Cumhuriyet Üniversitelerini yıkan bu anlayışa karşı bir reform gerektiği mutlak. Bir Reşit Galip’e mutlak ihtiyaç gibi…