Ötekinin Hikayesi

Hümay Göbel yazdı...

Ötekinin Hikayesi

“İnsanın sınırlarına ve doğal dünya gibi görünen şeyin tutarlı bütünlüğüne meydan okuyan canavar bedenler, korkunç olanı mucizevi olanla birleştirip iğrenmeyi çekicilikle eşdeğer kılarak, olağanüstü bir yücelik olarak görülürler.”

(Rosemarie Garland Thomson)

“The Elephant Man” (Fil Adam), ucubelik kavramı üzerinden seyirciye çok katmanlı bir özsorgu deneyimi sunan, 1980 yapımı David Lynch filmi. Lynch’in kendine özgü sinema tarzının dışında çektiği tek film olan Fil Adam, bin sekiz yüzlü yılların sonunda Londra’da geçer.

Film, fil tarafından saldırıya uğrayan bir kadının görüntüleriyle başlar. Bu kadın, hikâyenin kahramanı Fil Adam, John Merrick’in annesidir. Annesinin ona hamileyken uğradığı bu saldırı nedeniyle korkunç bir bedensel rahatsızlıkla doğan John büyüdükçe rahatsızlığı ilerler ve filmdeki açık tabirle bir ucubeye dönüşür.

Sanayileşme sonrası Avrupa, özellikle de İngiltere sirklerinde, bedensel anomalilerle dünyaya gelmiş olanların Freaks Show’larda kullanılması çok yaygındı. Zaman içerisinde insan hakları yaklaşımlarında yaşanan gelişmelere bağlı olarak bu insanlıkdışı gösteriler elbette ki son buldu. Öte yandan sirklerde sonlanan bu aşağılayıcı anlayış, televizyon ekranında ve sinema perdesinde kabuk değiştirmiş olarak bir anlamda varlığını sürdürmekte.

Filmin kahramanı John Merrick, Mr. Bytes tarafından sirklerde sergilenen bir objedir. Bytes, John’un bedensel anomalileri üzerinden para kazanmaktadır. Yani John’u hem istismar etmekte hem de sömürmektedir.

“Bu gösteri izleyenleri ve zavallı ucubenin kendisini de aşağılıyor.”

“O bir ucube. Başka nasıl yaşayabilir?…”

Bytes ve John, başka ucubelerin de bulunduğu gezici bir sirkle Avrupa’da gösteriler yapmaktadır. Londra’da bulundukları sırada polis, Fil Adam gösterisinin aşağılayıcı olduğu ve hem ucubeye hem de onu seyredenlere zarar verdiği gerekçesiyle gösteriyi yasaklar. Bytes’ın bu yasağa karşı çıkış şekli filmin ana atmosferi hakkında seyirciye daha en baştan bir fikir verir: “O bir ucube. Başka nasıl yaşabilir?”

Frederick Treves (Anthony Hopkins) genç ve kendini kanıtlama arzusuyla dolu bir doktordur. Tıp dünyasında adını duyurabilmek adına doğuştan birtakım anomalileri olan bu insanlarla yakından ilgilenmektedir. Tam da Fil Adam gösterisinin yasaklandığı anda sirk alanında bulunan Treves Film Adam’ı görmek ister. Bytes ile konuşur. Bytes “Fil Adam’ın sahibi benim” der. Kendisini konumlandırdığı nokta itibariyle John’u algılayış biçimini de ortaya koyar aslında. John, onun için para kazanmasını sağlayan bir araçtır. Metalaşmış bir varlıktır… Nitekim Treves ve Bytes makul bir şekilde anlaşırlar ve Fil Adam’ın Treves’e özel gösterisi başlar. Bytes bir sunucu edasıyla sahneye çıkar ve John’un niye böyle olduğuna dair hikâyeyi anlatır evvela. Ardından “işte korkunç Fil Adam!” der ve perde açılır…

Treves’in John’u gördüğü an, genç Anthony Hopkins’in oyunculuğunun zirve noktalarından biridir. Seyirciyi de kendisi gibi olduğu yere çakılı bırakan bakışlarıyla Treves’in nutku tutulmuştur. Burada filmde David Lynch’in kullandığı teknik de yavaş yavaş hissettirir kendini. Film boyunca kamerayı John’a odaklamaktansa etrafındakilere odaklamayı tercih eder. Bu yolla Lynch, John’un onunla iletişim kuranlarda yarattığı etki hakkında seyirciye bir sorgu alanı açar. Ne kadar özgün tarzının dışında bir film olduğu söylense de bu odaklama yöntemi bile Lynch’in imzasıdır kanaatimce.

Gösteri sonrasında Bytes ile tekrar konuşan Treves, John’u hastanede muayene etmek istediğini söyler ve yine makul bir şekilde Bytes ile anlaşırlar. Ertesi gün John yüzünde bir maske ile hastaneye gelir. Yine kamera John’da değil etrafındakilerdedir. Treves John’u alır ve odasına getirir. Maske çıkar ve John ile sözlü iletişim kurmaya çalışır. John, hayatı boyunca sindirilmiş, işkence görmüş birinin korku dolu bakışlarından başka bir şey sunmaz Treves’e. Herhangi bir cümle duyulmaz John’un ağzından. Ancak bozuk yüz hatlarının arasındaki bir çift göz, kitaplarca cümleyi bir bir söylüyordur o esnada.

Treves, hastanenin tüm doktorlarını biraraya toplar ve onları John ile tanıştırır. Bu sahnede John’un diğer doktorlara sunuluş şeklinin sirkte seyrettiğimiz sunuş şeklinden çok da bir farkı yoktur aslında. John yine bir objeden farksızdır. Doktorlar ona üzerinde çalışılması gereken bir nesne gibi bakmaktadırlar.

“O, doğuştan geri kalmış. Tamamen aptal biri. Umarım öyledir…”

Bu şovun ardından Treves John’u bataklığına geri gönderir. John giderken Treves’in hekim arkadaşlarından biri Treves’e John’un zihinsel bir engeli olup olmadığını sorar. Treves “O, doğuştan geri kalmış. Tamamen aptal biri. Umarım öyledir…” der. Bu cevap bir ümittir aslında. Treves, John’un zihinsel açıdan yetersiz olduğuna inanmak istemektedir. Çünkü bu denli çileli hayat süren birinin yaşadıklarını algılayabiliyor olması kâbusun dehşetini katlayacaktır.

John’u, bataklığa döndüğünde hazinesinin kaybolduğu endişesiyle deliye dönmüş Bytes karşılar ve John’a ödülünü verir: öldüresiye dayak… John maruz kaldığı işkencenin etkisiyle baygın düşer. Bu duruma kayıtsız kalamayan Bytes’ın çırağı hemen hastaneye koşar ve Treves’e durumu anlatır. Treves sirke gelir ve John’u alıp hastanede tedavi edeceğini söyler. Bunun üzerine Bytes “Onu burada tedavi edemez misin? O benim gelir kaynağım.” der. İşte bu zihniyet, hiçbir asırda eskimeyen barbarca bir zihniyettir. Çarkları döndürüp parasını katlama derdinde olan sermaye sahipleri çalıştırdıkları işçileri yalnızca bir gelir kaynağı olarak gördüler, görüyorlar ve görmeye devam edecekler. İşçilerin ister doğuştan birtakım anomalileri olsun ister olmasın birer insan oldukları, hastalanabilecekleri, yaralanabilecekleri sermaye sahiplerinin görmeyi her çağda reddettiği bir gerçek. Çünkü onlar için tek gerçek, çarkların ne olursa olsun dönmesi gerekliliği…

Treves John’u hastaneye getirir ve kimse tarafından rahatsız edilmemesi için izolasyon için ayırılan odalardan birine yerleştirir. John, sırtındaki tümörler nedeniyle yatarak uyuyamamaktadır. Yatarak uyuması demek, onun için ölüm demektir.

“O ucubeyi doktor arkadaşlarınıza gösterip bir isim yapmak için istediniz.”

John hastanede kalmaya başladıktan kısa bir süre sonra Bytes hastaneye gelir ve John’u almaya çalışır, çünkü John’un sahibidir o. John’un hastane ortamında tedavi olması gerektiğini söyleyerek kendisine karşı çıkan Treves’e Bytes’ın verdiği cevap, Treves için film boyunca sürecek bir iç hesaplaşmayı başlatır. “O ucubeyi doktor arkadaşlarınıza gösterip bir isim yapmak için istediniz.”

Treves, John’un hastanede kalabilmesi için çabalamaktadır. Öyle ki hastane müdürü ile John’u tanıştırmadan önce güzel bir ilk izlenim bırakabilmek adına John’a bazı replikleri ve hatta İncil’den 23. İlahi’nin bir bölümünü ezberletir. Burada Treves’in, John’un zekâ düzeyi olarak geride olduğunu düşünmesinin de etkisi vardır.

Hastane müdürü ile tanıştıktan sonra bir mucize olur ve John, Treves’in ona ezberlettiği 23. İlahi’nin kalan kısmını da ezberden söylemeye devam eder. Bu durum karşısında çok şaşıran Treves “bunu sana öğretmemiştim, nasıl bilebilirsin?” diye sorar. John ise her gün İncil okuduğunu ve 23. İlahi’nin de en sevdiği ilahi olduğunu söyler. Bu cevap hem Treves’i hem de hastane müdürünü çok etkiler. Ancak bir yandan Treves için acı verici bir yanı da vardır bu cevabın. John, gayet zeki bir adamdır. Tüm yaşadığı zulmün farkında olan, bu zulme rağmen yaşamaya devam edebilen bir adam…

“Nasıl bir hayat geçirdiğini hayal edebiliyor musunuz? … Hiçbirimiz bunu hayal edemeyiz.”

Treves ve hastane müdürü John’un onlara yaşattığı şokun ardından kendi aralarında bir durum değerlendirmesi yaparlar. John hastanede kalmalı ve gözetim altında tutulmalıdır. Ona sahip çıkmaları artık şarttır. Vicdanlı her insan bunu yapacaktır çünkü. Baskıyla, dayakla susturulmuş, anomalileriyle teşhir edilerek sömürülmüş bir insandır John. Bu yüzden okuduğunu söylemesi uzun zaman almıştır, konuşmaya karar vermesi gibi…

John’un zekasından oldukça etkilenen hastane müdürü gazeteye bir mektup yazar ve John Merrick’in hayat hikayesini anlatır. Böylelikle tüm Londra artık John Merrick’i tanımaya başlar. Burjuvalar, sanatçılar, alt tabakadakiler… herkes John’dan haberdardır ve onu görmek istemektedir.

John’un ilk ziyaretçisi Londra’nın o dönemdeki en ünlü aktrisi Bayan Kendal’dır. Bayan Kendal, John’un öyküsünü gazetede okur okumaz çok etkilenmiş ve onu hemen görmek istemiştir. Kendal’ın John’a yaklaşımı meraktan daha çok şefkat yüklüdür. John’a karşı çok insani bir sorumluluk duymaktadır. Bunu da beden dili ile oldukça güzel yansıtır. John’a bakışlarında asla tiksinti görülmez aksine sevgi doludur. Hatta John’u içten bir şekilde öpmekten asla çekinmez. John’un Kendal’la tanıştığı bu sahnede ne kadar entelektüel bir iç dünyası olduğunu da keşfeder seyirci.

Hastanenin gece bekçisi, gazetedeki mektubu okuduktan sonra John’u bir kazanç kapısı olarak değerlendirmeye karar verir. Barda insanlardan para toplayarak geceleri John’u bu insanlara teşhir etmeye başlar. John için kâbus geri döner böylece…

“İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar.”

Gazetedeki mektup John için geceli ve gündüzlü olmak üzere ikili ve koşulları birbirinden farklı bir teşhir düzeninin oluşmasına neden olur: gündüzleri üst tabakanın ziyaretleri, geceleri ise gece bekçisinin istismarıyla alt tabakanın yaptığı korkunç ziyaretler… Gündüzleri yapılan ziyaretler John için rahatsız edici değil aksine kendisini gerçek bir birey gibi hissedebildiği, ondan korkan, ondan tiksinen insanlara kendisini ifade etme fırsatı bulduğu ziyaretlerdir. Öyle ki bir ziyaret esnasında karşısındaki çifte “İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar.” diyerek aslında anlaşılmaya, bilinmeye ne kadar ihtiyaç duyduğunu ifade eder John.

John entelektüel olduğu kadar aynı zamanda yaratıcıdır da. Odasının penceresinden yalnızca tepe kısmını görebildiği katedralin bir maketini yapmaya başlamıştır. David Lynch, burada görünenin ardındaki görünmeyene işaret eder. Katedral ile John arasında sıkı sıkıya bir ilişki vardır esasında. John da göründüğü kadarıyla kaçılması ya da korkulması gereken biridir ancak tanındıkça ne kadar incelikli bir ruha sahip olduğu keşfedilen iyi bir insandır. Yalnızca tepesini görebildiği katedrali tamamlamaya çalışan John, göremediğini, içindeki iyilikle yeniden inşa etmeye çabalar.

“Ben iyi biri miyim yoksa kötü biri miyim?”

Treves John’a yapılan kâbus dolu gece ziyaretlerinden henüz habersiz olsa da gündüz ziyaretleri bilgisi dahilinde yapılmaktadır. Ancak bu gündüz ziyaretleri dahi Treves’i vicdanen oldukça rahatsız etmeye başlamıştır. John’u bir sirkten alıp şartları değiştirilmiş bir başka sirke getirdiğini düşünmeye başlamıştır. Üstelik bunu yapmasında kendi kişisel hırslarının çok büyük etkisi olduğunu da çok iyi bilmektedir. Bu nokta da Bytes’la benzeştiğine inanmaya başlamıştır adeta…

Hastane yönetimi birtakım kararlar almak üzere toplanır ve bu toplantı esnasında Kraliçe Victoria’dan gelen mektup John için güzel bir gelişmeye önayak olur. Kraliçe John’un ömür boyu hastanenin gözetiminde kalmasını arzu etmektedir. Hastane yönetimi de bu mektubu içtenlikle kabul eder ve kaldığı oda, ömür boyu bir ev olması koşuluyla John’a resmi olarak tahsis edilir.

John’un bu güzel gelişmenin sevincini doya doya yaşaması gece bekçisi tarafından engellenir. Barda topladığı insanları John’un odasına getirir ve korkunç bir şekilde onu aşağılamalarına izin verir. John ise korkudan ne yapacağını bilmez halde yalnızca bu kâbusun geçip gitmesini bekler. Gözü dönmüş insanlar sözümona eğlencelerini bitirip odadan ayrılırken Bytes gelir ve John’u kaçırır…

John Merrick için kâbus dolu günler geri gelmiştir. Bir an için gerçekten güzel bir hayat süreceğine gerçekten inanmış olan John yeniden sirk sahnelerindedir. Aşağılanma, teşhir, işkence, dayak ve hakaretlerle yeniden karşı karşıyadır. Ancak bedeni bu zulme dayanmaz ve hastalanır. Bytes ise hastalandığına inanmayı reddeder ve sahneye çıkmamak için özellikle bunu yaptığını düşünür ve John’u maymunların kafesine kapatır.

“Bol şans, bizden başka kimin şansa ihtiyacı var ki?”

Burada David Lynch kimilerine göre karnavalesk diye nitelenebilecek kanaatime göreyse daha çok grotesk bir sahneyle seyirciyi tabiri caizse silkeler. Acı ve korku içinde kafeste bekleyen John’a sirkteki diğer ucubeler yardım ederler. John’u kafesten çıkartan ucubeler ona limana kadar eşlik ederler ve John’un gemiye binerek Londra’ya geri dönmesini sağlarlar. Bu sahnede John’a veda eden cücenin cümlesi belki de filmin en vurucu cümlelerinden biridir: “Bol şans, bizden başka kimin şansa ihtiyacı var ki?”

“Ben bir fil değilim, ben bir hayvan değilim, ben bir insanım!…”

John gemi yolculuğunun ardından Londra’ya ulaşabilmek için trene biner ve sonunda yuvasına geri döner. Trenden inen John’u bir kâbus daha beklemektedir… Trenden inince peşine takılan çocuklardan kaçmaya başlayan John’u gittikçe büyüyen bir insan kalabalığı kovalamaya başlar. Artık kaçacak gücü kalmayan John duvar dibine yığılır ve haykırır: “Ben bir fil değilim, ben bir hayvan değilim, ben bir insanım!…”

“Ben günün her saatinde mutluyum. Hayatım dolu, çünkü sevildiğimi biliyorum. Ben kendimi buldum…”

John hastaneye getirilir. Treves’le ilk gerçek teması da bu sahnede görür seyirci. Treves John’u karşısında görünce ona içtenlikle sarılır. Onu gördüğü için çok mutludur. Tekrar odasına alınan ve giydirilen John Treves’le üstü kapalı bir veda konuşması gerçekleştirir. Treves John’un hastanede mutlu olup olmadığı ile ilgili endişesini dile getirince John minnet dolu cevabıyla Treves’in yüreğine su serper: “Ben günün her saatinde mutluyum. Hayatım dolu, çünkü sevildiğimi biliyorum. Ben kendimi buldum…”

 

John, Wales Prensesi’nin davetiyle tiyatroya gider. Burjuvazinin arasına, onlara ait bir ortamda ilk kez katılmaktadır. İlk kez bir tiyatro seyredecektir. Oyun bitiminde Bayan Kendal sahneye çıkar ve o geceki temsili John Merrick’e ithaf ettiklerini söyler. Bütün salon ayağa kalkar ve locadaki John Merrick’i içtenlikle alkışlamaya başlar. John hayatında ilk kez gerçekten saygıyla alkışlanmaktadır. Yine bu sahnede de Lynch kamerasını John’a değil, onu coşkuyla alkışlayan yüzlere odaklar. Bu yüzlerden okunansa şefkat ve saygıdır…

Güzel gecenin bitiminde John odasına döner ve Katedral maketinin başına oturur. Yaşadığı gurur ve mutluluğun verdiği güçle maketi bitirir. İmzasını da attıktan sonra dudaklarından şu sözcükler dökülür: “Başardım!…”

John duvardaki resme bakar. Resimde yatakta uzanmış bir insan vardır. John, kendisi için de normal bir insan gibi uyuyabileceği anın geldiğine inanır. Fonda Baber’in Adagio’su eşliğinde yatağa uzanır ve gözlerini yumar, ölüme…

Film Noir’ın başarılı temsilcisi David Lynch’in ana akım sinemaya en yakın yapımı olan The Elephant Man gerçek bir hayat öyküsünden beyaz perdeye uyarlanmıştır. Ayrıca Devlet Tiyatroları’nda da Rüştü Asyalı’nın başrolüyle sergilenmiştir. Lynch anlaşılması zor filmleriyle nam salmış bir yönetmen olsa da bu filmi en anlaşılır filmidir. Herhangi bir üstü örtülü anlatıma ihtiyaç duymadan, yaşanmış hikâyeye büyük ölçüde sadık kalarak beyaz perdeye taşıdığı filmle Lynch, iyi-kötü mücadelesini sarih bir şekilde sunmuştur.

“Cehennem başkalarıdır.” (Sartre) / “Cehennem kendinizsiniz.” (Wittgenstein)

Lynch, bu filmle ucubeyi seyrettirerek insanın kendi içindeki ucubeyle yüzleşmesini sağlamaya çalışmıştır. Bu açıdan bizi inkâr ettiklerimizle yüzleştiren rahatsız edici bir filmdir. Kendi içimizdeki cehennemi unutup başkalarının cehennemi üzerinden kendi ucube yanlarımızı meşrulaştırma çabamızı fark ettirir.

Filmin çok katmanlı bir özsorgu fırsatı sunduğunu yazının başında belirtmiştim. Bedensel özelliklerin kurgusal olarak önplanda olduğu film, bedensel özelliklerimizin ilişkilerdeki belirleyici rolünü de ortaya koyar. Bedensel özelliklerimiz ifade gücümüzü doğrudan etkiler. Bir kişisel fragman sunar adeta karşı tarafa. Ancak salt bedensel özellikler düzlemine indirgenmiş bir değerlendirme de insan ilişkilerini yıkıcı bir etki yaratabilir. John Merrick örneğinde olduğu gibi… Anomalileri nedeniyle bir ucube olarak nitelenen John aslında oldukça zarif ve zeki bir adamdır. Bunu ise ancak görünenin arındaki görünmeyene inananlar fark edebilecektir.

John’un bütün maruz kaldığı işkencelere rağmen içinde taşıdığı kibar ruha sahip çıkmasıysa iyi insanın yozlaşan dünyadaki varlık mücadelesinin tezahürüdür. Bu anlamda varoluşçu sinemaya da bir selam çakar aslında. Yine bu özelliğiyle seyirciyi çift eksenli bir sorguya yöneltir:

-Ben John Merrick olsam ne yapardım? İçimdeki zarif ruha sahip çıkabilir miydim, yoksa ruhumun da bir ucubeye dönüşmesine seyirci mi kalırdım?

-Ben Bytes ya da Treves olsam ne yapardım?

Son olarak filmin, insanın doğasının ötekileştirme adaptasyonuna vurgusuna da değinmek istiyorum. Son dönemlerde en sık duyduğumuz sözcüklerden biri sanırım ötekileştirme… Varlık koşulumuzu, olmadığımız şey üzerinden kurgulamaya meyilli doğamız nedeniyle hem ötekileştiriyor hem de ötekileştiriliyoruz. Freaks Show’ların bir dönem bu kadar yaygın olmasının altında da insan doğasının bu özelliği yatıyor. Bu şovları seyredenler seyrettikleri insanlar üzerinden kendi kusursuz yaratılışlarına bir kez daha hayran oluyor, kendi özsaygılarını yeniden inşa ediyorlardı. Bu anlamda John Merrick’in hastane süreciyle birlikte girdiği kendini yeniden inşa süreci, dolayısıyla Treves’in, Bytes’ın ya da diğer tüm seyircilerin de kendilerini yeniden inşa süreciydi aslında.

Kendimizi, kendi içimize tutacağımız ayna ile değil de başkalarının bedensel ya da zihinsel kusurlarından yansıyanlarla sorgulamaya meyilliyiz. Bu yüzden varlığımızı meşrulaştırabilmek için ötekine ihtiyaç duyuyoruz. Bu, kimi zaman John Merrick oluyor kimi zamansa bizden daha kusurlu olduğuna inandığımız bir başkası. Ama ne yazık ki vizyonumuz hep aynı. Murathan Mungan’a minnetle, çok güzel demişti çünkü: “Herkes kendi ateşini başkalarının cehenneminde sınar…”

Sağlık ve sanat dolu günler…