Otomatik portakal

Otomatik portakal

1900’lü yılların başı bir “işçiyle” bir “gorilin”  rahatlıkla aynı kefeye koyulabildiği yılların başlangıcıydı. “Bilimsel Yönetim” anlayışıyla yönetim biliminin kurucusu sayılan Frederick W. Taylor (1856-1915) pik demir taşımacılığıyla ilgili açıkça şöyle yazmaktaydı:

“Bu iş, doğal olarak o kadar ilkel ve kabadır ki ben, zeki bir gorilin herhangi bir adamdan daha verimli pik demir taşımasını sağlayacak şekilde eğitilebileceğine inanmaktayım.”  

Taylor sistemin mükemmel hale getirilebileceğini ve bu sayede verimsizliğin ortadan kalkacağını düşünüyordu. Bu amaçla işler en küçük parçalara kadar bölünüyordu.

İnsan eli çekice, bacağı kaldıraca, kafası ise fabrika duvarına mıhlanmaya razı bir çiviye (hızla) dönüşüyordu.

***

Bu dönemdeki profesyonellik arayışı, Charlie Chaplin (1889-1977)’in “Modern Zamanlar” filminde (1936) trajikomik bir şekilde işleniyor.

Filmde; işçilerin yemek yerken dahi zamanlarını en iyi şekilde kullanmaları için otomatik yemek yediren bir makinenin icat edilmesinden tutun, işçilerin kullandıkları aletin bizzat kendileri olup dinlenme vakitlerinde dahi kollarını birer çekiç gibi hareket ettirmelerine kadar “insanın makineleşmesi” konusu ele alınıyor.

Çok eski dönemlerden beri “insan” ile “makine” arasında sıkı bir bağ kuruluyor. Fakat beşerin insan ve makineyi algılarken kurduğu bağ, modernizmin yaşandığı dönemlerde bir adım daha öteye taşınıyor. Öyleki makinelerin çarklarıyla çalışan insan, o çarklardan biri haline geliyor.

İşte filmde bu hal anlatılıyor. Yaptığı işe yabancılaşan ve kendisinden giderek uzaklaşan insanın yaşadığı dram çarpıcı bir şekilde gösteriliyor. Bu dönemdeki çalışma ilişkileri, yabancılaşma, kapitalist ve modernist sistemin “insanlık dışı uygulamaları ve etkileri” eleştiriliyor. İnsanın yaşadığı insani sorunlara dikkat çekiliyor.

Bu dönemde seri üretimi sağlayan “fordist üretimin” yaygınlaşmasıyla birlikte işçinin bilgisine ve becerisine olan ihtiyacın azaldığı ve bunun sonucunda işçinin tek amaçlı makinelerin pasif bir uzantısı haline gelerek insani boyuttan uzaklaştığı vurgulanıyor.

Modern Zamanlar’da saat hiç durmadan ilerliyor. Ardından peş peşe bir ağılda itişerek ilerleyen kuzular ve fabrikaya vardiyalarına yetişmek için koşturan insanların görüntüsü, üst üste geçiş yapılarak veriliyor. Bu ilk sahneden itibaren Chaplin, simgesel bir dille modernitenin insanı nasıl “uyumlaştırdığını” ya da “tek tipleştirdiğini” gösteriyor.

Bir başka sahnede, yemek makinesi satmaya çalışan elemanlar yöneticinin odasında gösteriliyor. Fonograftan verilen ses; “Adamlarını işteyken otomatik olarak besleyen pratik bir aygıt. Öğle yemeği için durmayın. Rakiplerinizin önünde olun… besleme makinesi öğlen saatini yok edecek, üretiminizi arttıracak ve personel masraflarınızı azaltacaktır.” diyor.

Öğle yemeği arasında bu aygıt ile bir gösteri yapılıyor. Besleme makinesi üzerinde döner bir tabla üstüne yerleştirilmiş çorba kâsesi, tatlılar, koçan halinde mısır ve hidrolik olarak çalışan ağız silme mendili bulunuyor. Bu makine öğle yemeği sırasında Chaplin üzerinde test ediliyor.

Burada yemek yeme aygıtı aracılığıyla yemeğin de otomasyonlaştırılması, dönemin “otomasyon ve zaman” çılgınlığını bir kez daha vurgulamış oluyor.

Chaplin ve otomatik yemek yedirme aygıtı

Son sahnede, Chaplin ve sevgilisinin diyalogları aracılığıyla dünyanın bu gidişine karşı umutsuzluk yaşayan insanlara iyimser bir mesaj gönderiliyor. Umutsuzluğa kapılıp ağlayan sevgilisi ile arasında geçen diyalogda “Çabalamanın ne faydası var?” sorusuna Chaplin; “Ayağa kalk! Asla pes etme. Beraber olacağız.” cevabını veriyor.

Umutsuz olma…

***

George Ritzer “Toplumun McDonaldlaştırılması” (1992) başlıklı kitabında insanları otomatikleştiren bu acımasız sistemi 128 ülkede 35.000’i aşkın restoranıyla günde yaklaşık 70 milyon müşteriye hizmet veren McDonald’s işletmeleri üzerinden ele alıyor.

Baştan kabul etmek gerekir ki McDonaldlaşan sistemlerin etkinliği şüphesiz artıyor. Verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim başarıyla sağlanıyor fakat bu iş “insani teknolojilerle” değil, “gayri insani” olanlarla beceriliyor. Bu ve benzeri sistemlerde yemeklerin hazırlanışından çalışanların konuşmalarına hatta farkında olmasalar da müşterilerin hal ve hareketlerinin koşullandırılmasına kadar hemen her şey kontrol altında.

İnsanlar kullandıkları teknolojik aletlerle birlikte otomatikleşiyor.

Hız ve hazın peşinde “en azla en çoğu” elde etmeye çalışan insanların otomatikleşme sevdası (rüyası) öyle boyutlara ulaşabiliyor ki Woody Allen “Sleeper” (1973) filminde insanların cinsel birleşme zahmetine katlanmamaları adına bir “orgazmatron” adlı makine hayal edebiliyor. Ya da “Her” (2013) filminde kahramınımız telefon aracılığıyla duyduğu sesle “aşk” yaşayabiliyor.

Geldiğimiz noktada artık ölüm bile tasarlanabiliyor. “Gayri-insanileşen tasarlanabilir ölümler” insanların tüm şahsilikten uzakta, çeşitli teknolojik makinelerin arasında ve isimlerini dahi bilmedikleri yabancıların arasında vefat etmelerini sağlıyor. Farkında olmaksızın bizlerden insanca ölme hakkımızı bile çalıyorlar, insanca doğamadığımız gibi insanca ölemiyoruz da.

Ateşimizle birlikte öfkemiz, sevgimiz, aşkımız, hüznümüz de ölçülebiliyor. İnsani verilerimiz ölçüldükçe gayri-insanileşiyor, sayılardan ibaret bu veriler bir gün kullanılmak üzere depolanıyor.

İnsanca yaşamanın anlamını (hızla) kaybediyoruz.

Bir yandan nefsine hakim olmayı öğütleyen medeniyetimiz çocuklarına “fazla yemeyi, gereksiz konuşmayı, tembelliği, israfı” yasak ediyor fakat öte yandan ölümsüzlüğün peşinde doymak bilmez ve asla tatmin olmaz “zombiler ordusu” her tarafa yayılmaya devam ediyor.

İnsanları otomatikleştiren sistemin kumandalarına sahip olanlar açısından durum pek de kötü gözükmüyor. Neticede “kumanda edilenler”, “kumanda sahiplerinin” bir (1) yıllık kazancını elde etmek için bin (1.000) yıl çalışmak zorunda…

Yine de insan dediğimiz varlık ne de çok insan olmak istemiyor, robotlara özeniyor, hayret!

Not: Bu yazımın başlığını “Otomatik Portakal” başlıklı eserden izinsiz ödünç aldım, yazarı Anthony Burgess’e (1917-1993) çok teşekkür ederim. Normalde yazımın başlığı “otomatik insan” idi fakat otomatikleşen insana “insan” demeye Burgess gibi benim de dilim varmadı.

Kendisine teşekkür adına eserinden şu iki alıntıyı severek paylaşıyorum:

“Ne biçim dünya bu be! İnsanlar aya gidiyor. Elektriğin çevresinde dönen tatarcıklar gibi dünyanın çevresinde vızır vızır dönüyor uydular ama, burada, şu garipler köşesinde ne yasa var ne de zavallıyı koruyan, onu düşünen biri… Elinizden geleni ardınıza koymayın. Gebertin beni.”

Ve kendimize soralım: “Ben bir OTOMATİK PORTAKAL mıyım yoksa?”