Öyle olmasaydı nasıl olurdu? 

Öyle olmasaydı nasıl olurdu? 

Postmodernizm modern tarihin Büyük Anlatılar’ını (Grand Narratives) küçük, hatta minicik anlatılara bölerek parçalamayı amaçladı. Aydınlanma, Akıl Çağı, Milliyetçilik, Marksizm, Modernizm gibi büyük anlatıları söküp ufaladı; sürekliliği olmayan, yerel/bölgesel, küçük (güzeldir!), somut ve soyut, bireysel ama aynı zamanda kişiye göre farklılaşan anlatıları (ben istediğim yerden bakar, kafama göre yorumlarım!) insanların gözüne sokmaya çalıştı. Elbette bu bakış açısı batı emperyalizminin Soğuk Savaş sonrası için özenle inşa ettiği düşünce iklimine uygundu; işlevseldi. Siyaset alanına aktarıldığında, yerleşik düzeni devrimle yıkmak, iktisadi ve toplumsal yapıları dönüştürmek hem gereksiz hem de imkânsız olacaktı. Bereket tarih bizatihi bir Büyük Anlatı olarak yoluna devam ediyor.

Şimdi de tarihi spekülasyon alanına aktarmak gibi yeni bir yöntem ortaya çıktı. Gâvur dilinde buna “counterfactualism” (karşı-olgusalcılık) deniyor. “Öyle olmasaydı, nasıl olurdu?” diye soruyorsunuz. Her soru sizi daha öncesine dair başka sorulara götürüyor. Yaşanmış olguları bu şekilde didiklemenin faydasız olduğu söylenemez. En azından bugünden geçmişe, sondan başa doğru bakarak geleceğe ilişkin sonuçlar çıkarabilirsiniz.

12 Eylül darbesini ele alalım mesela. Ne yapılsaydı bu uğursuz olay gerçekleşmezdi? 24 Ocak kararları önlenebilir miydi? Latin Amerika’da işçilerin içeriden lehimleyerek direnişe geçtikleri fabrika kapıları roketatarlarla parçalanarak gerçekleştirilen özelleştirme, zengin bir kamu iktisadı deneyimine sahip olan Türkiye’de, bugüne kıyasla çok daha politik ve örgütlü olan işçi sınıfına rağmen nasıl bu kadar kolay olabildi?

Bu sorulara yanıt ararken elbette bazı dönüm noktalarını dikkate almak gerekir. Birincisi, 1 Mayıs 1977 katliamından sonra sosyalist solun, devrimci sendikaları da kapsayan birleşik bir demokratik cephe kurma şansı azalmıştı. Bu olay, sosyalist solun bütününe karşı telafisi zor bir güvensizlik yarattı. (Burada durup, “Bu olay neden ve nasıl gerçekleşmişti?” diye sormayalım artık. Eğer sorarsak, düşünce zinciri bizi 12 Mart döneminde bütün devrimci önderleri öldürülen sosyalistlerin özgün siyasî program üretme yeteneğini kaybettiklerini, dönemin sosyalist ülkelerinin propaganda ağına yakalanarak ülke gerçeklerinden koptuklarını, ya da el yordamıyla oluşturdukları parça bölük görüşlerle yetindiklerini, kendi içlerinde düşmanlık ürettiklerini saptamaya yöneltir ki o kadar geriye gitmeye gerek yok.)

İkinci olarak, Sivas (1978), Maraş (1978), Çorum (1980) katliamları ve devrimciler ile ülkücüler arasında süren silahlı çatışmaların denetimden çıkması darbenin zeminini hazırladı. Başka deyişle, sıkıyönetime rağmen tırmanan bu olayları kullanan Amerikancı askeriye siyasî toplumu kendisine mecbur etti.

Merkez sağ (AP) ve merkez sol (CHP) partiler darbeyi önleyebilirler miydi? Önleyemezlerdi. Ecevit kendi solundaki örgütlerden ve sosyalist sendikalardan uzaklaşmaya çalışırken, Demirel kendi sağındaki örgütlere yaklaşmaya, onlarla birlikte hareket etmeye çalışıyordu. (Gladyo’nun örgütlediği katliamlar karşısında, başta Demirel olmak üzere sağcıların tutumuna ilişkin bkz. İnönü Alpat, Yalanlar ve Katliamlar-Türkiye Sağının Öteki Yüzü, Siyah Beyaz 2020).

Peki, Ecevit ve Demirel’in Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ü ikna ederek, yaklaşan darbeyi deşifre etmeleri ve toplumsal bir mutabakat zemini oluşturmaları 12 Eylül’ü önler miydi? Önlemese bile darbeye direnme imkânı sağlardı, en azından darbenin şiddetini azaltırdı, hatta askerlerin programatik olarak ABD’ye tamamen teslim olmalarını önlerdi. Fakat Ecevit “Birisi düdük çalar ve maçı tatil eder” diyerek yaklaşan felaketin farkında olduğunu göstermesine rağmen, sendikalar ile sosyalist solun en azından bazı kesimlerini kapsayan bir savunma örgütlenmesinden özenle kaçındı. Demirel ise askerin solu ve işçi hareketini ezeceğini, kısa süre içinde iktidarı kendisine bırakacağını umuyordu. Askeriyenin 24 Ocak Kararları’nı kendisine değil de müsteşarı Özal’a uygulatacağını, AP’yi kapatıp onu yıllarca siyasetin dışında tutacağını düşünmemiş olmalı.

Peki ya darbe başladıktan sonra?

MHP ve ülkücü kesimin direnmesi düşünülemezdi. Darbenin her türlü “komünizm”e karşı yapıldığını, kendi fikirlerinin iktidara geldiğini düşünüyorlardı. Sosyalist solla arasına her zaman mesafe koyan, kitleselleşmekten özellikle kaçınan TİKP ise Türkiye’ye Kafkaslar üzerinden kesinlikle saldıracağına inandığı “Sovyet sosyal emperyalizmi”ne karşı darbecilerin “daha az tehlikeli olan” Amerikan emperyalizmiyle işbirliği yapmasını normal karşılıyor, Aydınlık gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni’ne “Millî Güvenlik Kurulu’nun amaçları için hayatımızı feda etmeye hazırız” diye mektup yazdırıyor, Avrupa’daki militanlarına “Türkiye’de işkence yoktur, olamaz” diye basın toplantısı yaptırıyordu.

Burada bir parantez açarak, 12 Eylül cuntasının solun yanı sıra sağın örgütlerini de dağıtırken sağlam bir mantık yürüttüğünü; generallerin mevcut siyasî yapılar ve ideolojik kümelerle oynamadan hepsinin üzerinde yer alan, “Bonapartist” diyebileceğimiz merkezi bir iktidar oluşturduğunu belirtmek gerekir. 1977-80 arasında yaşanan iç savaş benzeri durumun bir parçası gibi görünmekten özellikle kaçındılar; MGK Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık’ı hafiften Alevi yurttaşların koruyucusu gibi gösterdiler; Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide’yi sosyal güvenlik bakanı yaptılar; ideolojik alanda ABD’nin önlerine koyduğu “ılımlı İslam” projesine sarıldılar. İktisadi programları (24 Ocak kararları) aylar öncesinde hazırlanmış, uygulayıcısı Özal’la birlikte önlerine konulmuştu. Üç yıl hükmettikten sonra yine Atlantik’ten gelen emirle parlamenter sistemin yolunu açtılar. Bu arada ülkenin bütün entelektüel, yurtsever potansiyelini kurutmuşlar, üniversite ve eğitim kurumlarını ağır bir tasfiyeden geçirmişler, 1961 Anayasası’nı tamamen yok etmişler, tarikatların ve cemaatlerin yolunu döşemişler, emperyalizmin verdiği bütün görevleri yerine getirmişlerdi.

Peki, darbe başladıktan sonra sosyalist sol direnebilir miydi? Kitlesini koruyabilseydi, cezaevlerinde ödeyeceği çok ağır bedeli semtlerde ödemeyi göze alsaydı elbette direnebilirdi. Darbenin olacağını aylar öncesinden biliyorlardı. “Dur bakalım n’olacak” diye bekleşerek merkezî yapılarını korumaya çalıştılar. Semtlerde halkla kaynaşmış olan silahlı militanlar darbenin ertesi günü yerlerini terk ederek “illegale geçtiler” fakat onları önder olarak gören halk “legalde kaldı.” Asker ve polis semtlere hışımla dalarak yüzünü gizleyen adamların gösterdiği evleri talan etti, şekeri tuzla fasulyeyi deterjanla karıştırdı, aile reislerini çoluk çocuğun önünde aşağıladı, insanlara meydan dayağı çekti, gözaltına aldı, işkenceli sorgulardan geçirdi. “İllegale geçen” esas kadroların hepsi kısa süre içinde yakalandı; zaten darbeden çok önce takip altına alınmışlardı.

Böyle bir yenilgi, bir önceki dönemde ortaklaşa yaratılan devrimci değerleri halka unutturur. Geçmişte atılan sloganların, yapılan tahlillerin içini boşaltır, anlamını yok eder. Nitekim 1986’dan sonra evreler hâlinde örgütlenmeye çalışan sosyalistler, geçmişte “devrimci” olan semtlere gittikleri zaman, bakışlarını kaçıran, söylenenleri fazla ciddiye almayan, vaatlere pek inanmayan, geçim derdi içinde kaybolmuş insanlarla karşılaştılar. Gerçek budur. Bu gerçekliğin sosyalistlerde yarattığı özgüven eksikliği, 1988’den sonra kurulan istisnasız bütün sosyalist partilere PKK’nin sivil uzantısı olan partilerin kolayca musallat olabilmesini, bu bölücü ve işbirlikçi partilerin “demokrat, özgürlükçü” gibi görünebilmesini, sosyalist sola önderlik etme iddiasında bulunabilmesini de açıklar.

12 Eylül’ün ertesi günü büyük kentlerin dış semtlerinde cuntanın ancak büyük bir katliamı göze alarak bastırabileceği bir direniş başlatılsaydı, tarihin akışı değişebilirdi. Bu semtlerde yaşayanların çoğu sendikalı işçilerdi. Onlar aileleriyle birlikte direnebilselerdi sendikacılar teslim olmak için Selimiye Kışlası’nın önünde kuyruğa giremezlerdi. Kayıplar elbette büyük olurdu. Cunta sonunda isyanı bastırırdı. Fakat işte o zaman “yenilgi, ortak yarattığımız değerleri” unutturamazdı ve devrimci hareket, 1980’lerin sonunda güçlü bir çıkış yaparak yeniden kitleselleşebilirdi. 12 Mart (1971) döneminde 20’li yaşlardaki devrimci önderler hayatlarını ortaya koyarak direnmiş olmasalardı, 1974’ten sonra sosyalist sol kitleselleşebilir miydi? Bir rol üstlenmişsen icabını yerine getireceksin! 1980’de savaşmadan yaşanan ağır yenilgi geçmişin bütün değerlerini yok etmiştir. O sırada ve daha sonra ortaya çıkan, günümüze kadar gelen bütün olumsuzluklar ve yetersizlikler önderlik sorununa indirgenebilir.

Kızılay Meydanı’nda bir korsan miting, Karadeniz’in ıssız dağlarında kimsenin duymadığı çatışmalar ve ölümler ya da Filistin kamplarında “Birikim” dergisi okuyarak teorik eğitim (!) yapmak “ortak değerler”in sürmesi için ne yazık ki yeterli olmadı.

Tarihe sadece mağduriyetler açısından ağlaşarak değil, değerlendirilemeyen imkânlar açısından sorgulayarak ve eleştirerek de bakmak gerekir. Yakın zamanlarda, bazı İspanyol tarihçiler “karşı-olgusalcı” tarih anlayışına sardırdılar. Mesela 2004 tarihli, çok yazarlı bir kitap (Historia virtual de España, 1870-2004: Qué hubiera pasado si? (İspanya’nın Hayalî Tarihi, 1870-2004: Öyle Olmasaydı Nasıl Olurdu?) tarihin gidişatını sorguluyor: İspanya 1898’de ABD’yle savaşmasaydı, Cumhuriyetçi Partiler 1933 seçimlerinde birleşmiş olsalardı, İspanya II. Dünya Savaşı’na katılsaydı, olaylar nasıl gelişirdi? (akt. Jeremy Black, A Brief History of Spain, s. 237, Robinson 2019). Her soru yeni sorulara yol açarak tarihin kıyıda köşede kalmış kapalı kutularından birini açıyor.

Postmodernist tarih anlayışından türemiş olsa da bu türden sorularla tarihe bakmak, geçmişi ve bugünü anlamak, süreklilikleri ve kesintileri saptamak, geleceğe ilişkin doğru tahminlerde bulunmak için yararlı olabilir. yalogan@gmail.com