Oyuncaklarını kendileri toplayan çocuklar

Oyuncaklarını kendileri toplayan çocuklar

Oyuncakların henüz ‘dijital’ mekâna saçılmadığı ve elle tutulduğu, çocukların ise maskesiz mesafesiz buluşabildiği zamanlar. Bir araya gelir, sepet sepet oyuncağı ortaya döker, senaryolar yazar, roller verir, çeşitli oyunlar oynardık, ama her oyunun değişmez kuralı bir sonunun olmasıydı. İşte böyle sonların büyük sorusuydu, “etrafa saçılan oyuncakları kim toplayacak?”

Kiminin çişi gelir, bazısının bir anda karnı ağrır, diğerini annesi çağırır, öbürünün aniden babasıyla tıraşa gideceği tutar ve ben her yana dağılmış oyuncaklar arasında yapayalnız kalırdım…

Nasıl oyun sırasında diğer çocuklar gibi kafamda kırk tilki dolaştırıp oyunun sonunda oyuncakları toplamamak için hesap kitap yapmıyorsam oyuncakları toplarken de onların türlü bahanelerle kaytarıp kaçtığını ve yalnızlığımı düşünmez, oyunun kendisinden de sonundan da büyük keyif alır, öyle hâlimden de şikâyet etmez, mutlu uyurdum.

Şimdi düşünüyorum da o oyun içinde oyun çevirdiğine inanıp kendini akıllı sayan ve her zaman bir ‘art’ niyet taşıyan kurnaz çocuklar aslında oyundan da oyunun sonundan da keyif almadılar ve oyunu da yaşamı da damarlarında hissetmediler.

Küçük hesapları ve dar düşünceleriyle ayaklarına taş bağlanmış kuş gibiydiler, kanatlarının değerini anlamadılar, özgürce uçmayı hayal etmediler hiç, kaçak güreştiler. Oyun esnasında nasıl yapsam da sonunda oyuncakları toplamaktan kurtulsam kaygı ve hesabının kamburunu, yükünü taşıdılar ve oyundan hiç zevk alamadılar, oyun sonunda ise toplamadıkları oyuncakların ve adaletsizliklerinin ağırlığını, kamburunu ömür boyu sırtlarında taşıdılar ve hayatla, özgürlükle, iyilik ve güzellikle bağlarını kopardılar…

Yan bakışlar, imalar, gizli hesaplar, kötü hırslar, bencillikler, şiddet, ihanetler, rüşvetler, yalanlar, şöhret, makam, para budalalıkları, bu gün ışığından nasibini almamış yüzler… sanki hepsi o oyuncakları toplamamak için içten içe yapılan hesaplarla, kaçak güreşlerle, iliklerine kadar yaşamayı reddeden hissizlikle başladı…

Ve bizler Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dizelerinde:

“Kimi güneşle düşünür

Van Gok olur

Kimi yağmurla düşünür

Şopen olur

Kimi iki kere ikiyle

Aynştayn olur

Kimi de sadece insanlarla düşünür

Ama sadece insanlarla

İşte o eşşoğlueşşek

Adam olur, adam.”

diyerek muhteşem şekilde anlattığı gibi sadece insanlarla düşünmeye devam ettik…

Bizi sadece kendileriyle düşünmeye zorlayan ve oyuncaklarını toplamamaya, emeksiz yemeye alışmış o çocuklar işte bugün “sonsuz nimet ve sınırsız sorumSUZluk” ilkesini(!) kendilerine esas alıp hak edip etmediklerine bakmadan rektör, milletvekili, bakan, filanca yerin başkanı, yüksek yargı organlarının üyesi, parti yöneticisi oldular, bununla da kalmadılar etraflarını da o oyuncaklarını toplamamaya alışmış “şeyhini uçuran müritlerle” doldurdular!

Bu sebeple ülkemiz şu an uçuk kaçık cemaatler, şeyhler, müritler, ekranlar, gazeteci-yazar müsveddeleri, akademisyen bozuntuları, bürokrat kalıntıları, iktidarı muhalefetiyle her alanda padişahlar ve kapı kulları, yani kendi oyuncaklarını toplamaktan aciz ve çeşitli ruhi bunalımlar içinde hezeyanlar yaşayan “çıtırbom” zavallıların at koşturduğu bir çılgınlar kampı!

İşte böyle bir zemin ve ortamda anayasayı değiştirmek de yetmiyormuş artık, tamamen yeni bir anayasa yapacakmışız! Peki kendi oyuncaklarını toplamaktan aciz tüm çocukların iş birliğinde yapılacak ve işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, salgın, hastalık da dahil ne kadar sorunumuz varsa hepsini bir anda ortadan kaldıracak o muhteşem(!) anayasa maddeleri nasıl olur dersiniz?

Elbette kuvvetler ayrılığı beklemeyin, onu zaten 2010 ve 2017 referandumları ile çoktan rafa kaldırdık, hatırlarsınız. O geçmişte kaldı, şimdi durduk yere ondan geriye gidecek değiliz, daha da ilerici(!) ve devrimci(!) düşünüp tarih olarak Orta Çağ’a doğru çok daha geriye ama siyasal olarak ileriye gitmeyi yüksek zekamızla(!) aynı anda başararak o özgürlük, iyilik ve güzellikle bağını koparmış kanatsız güdük kapı kulu çocukların “sonsuz nimet ve sınırsız sorumSUZluk” ilkesini(!) anayasanın ruhu ve özü yaptık mı oldu bu iş! Geriye nur topu gibi anayasamıza ne yazsak kaldırır!

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, Tellioğulları ile Seferoğulları’nı küstürmemek için yeni anayasada özellikle Türk Milleti’nin adına, kurucu değerlerine, Mustafa Kemal Atatürk’e, cumhuriyete yer verilmemesidir! Bir de tabii öyle demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti falan bunlar gereksiz ayrıntılar, birbirini ezerek Ayasofya’ya koşan türlü yasa dışı cemaatler gibi doğal(!) düşünmek lazım, gücü yeten yetene! Nasılsa oyunun sonunda herkes, küçüklüğünden beri alıştığı üzere, etrafa saçtığı oyuncakları toplamadan fareler gibi sığabildiği herhangi bir delikten binbir türlü mazeret uydurarak kaçıp toz olacak!

Bizler ise el elde baş başta dertlerimizle ve ortaya saçılan bozuk, kırılmış, darmadağın oyuncaklarla bir kez daha yapayalnız kalacağız belki, ama ne olursa olsun asla yılmayacağız, düşmeyeceğiz, küsmeyeceğiz, şikâyet etmeyeceğiz, unutmayacağız, çare kim diye sormayacağız, yine her şeye kendimizden başlayıp çare biz olacağız, çocukluktan bu yana alıştığımız gibi, cumhuriyetin bize öğrettiği gibi kendi kanatlarımız ve gücümüzle uçmaya devam edeceğiz!

Uzak değil, bundan daha bir asır önce Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş, başkenti işgal edilmiş, emperyalistlerin tutsağı yöneticilerin iş birliğiyle Milli Mücadele yanlısı çok sayıda milletvekili tutuklanmış, Misakımilli’yi kabul eden Mebusan Meclisi çalışamaz hale getirilip kapatılmış ve bu şartlarda kendi oyuncağını toplamaya alışık fedakar, bağımsız, cesur çocuklarıyla Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni (TBMM) kurup “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.” diyerek aynı hedefe doğru kanatlarını çırpa çırpa Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkeden bahsediyoruz!

İşte o Kurtuluş Savaşı’nın her bakımdan ağır şartları içinde 23 Nisan 1920’de ilk toplantısını yapan Büyük Millet Meclisi’nde 24 Nisan’da başkan seçilen Mustafa Kemal Paşa, yaptığı ilk konuşmalarda halkın seçtiği temsilcilerden oluşan meclisin üstünde bir gücün olmadığını ve İstanbul Hükümeti’nin de kuvvetini milletten almadığını, kendisi için en kutsal görevin milli iradeye uymayı her şeyin üstünde görmek olduğunu söylüyor, yine bu meclis tarafından yapılan 1921 Anayasası ile ilgili de : “Bu kanun doğrudan ve sadece bizim kafalarımızdan ilmimizden çıkmış bir kanun değil, milletin hakikatlerinden, vicdanından, kanaatlerinden çıkmıştır.” diyerek savaş şartlarında dahi atılan her adımın Türk Milleti’nin kararlarına, vicdanına ve içinde bulunduğu gerçeklere dayanılarak atıldığını belirtmeden geçmiyordu.

Bir yandan Kurtuluş Savaşı verilirken diğer yandan emperyalistlerin tutsağı olmuş ve kendi oyuncaklarını toplamaktan aciz saraya karşı anayasal düzeni değiştiren ve gücünü milli iradeden alan 1921 Anayasası'nın ilk iki maddesi, bugün birilerinin tamamen kötü niyetli ve özüne aykırı şekilde ve yazıldığı şartları kasten dikkate almadan yorumladığının aksine şöyle diyordu:

“Hakimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.”

Görüleceği üzere, Kurtuluş Savaşı verdiğimiz günlerden bugüne dek emperyalizme ve onunla iş birliği içindeki saray ile hain şeyhler de dahil diğer herkese karşı duruşu da içinde barındıran ulusal bağımsızlık ve egemenlik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş belgesi olan Anayasasının da temelidir, özüdür, ruhudur, dolayısıyla şimdiye kadar bu temel, öz ve ruha aykırı ne kadar değişiklik yapılmaya çalışıldıysa bunların hepsi verdiğimiz Milli Mücadeleye de Türk Milleti’nin vicdanında yazılı Anayasaya da aykırıdır, yok hükmündedir. Bugün vatana ihanet eden İskilipli Atıf’ı anarak cumhuriyeti karşılarına aldıklarını sanan iş birlikçi kapı kulları, yarın yine şaşmaz şekilde yenilecek ve bunun hesabını verecektir!

İspanya İç Savaşı sürerken faşist diktatör Franco’ya karşı direnen devrimci hareketlere destek için İngiltere’den İspanya’ya yardıma giden David isimli karakterin, devrimcilerin bir türlü ortak bir amaç etrafında birleşemeyişlerine şahit oluşunu anlatan Land and Freedom filminin bir yerinde David, İspanya’daki mücadeleye katıldıktan sonra İngiltere’deki arkadaşına yazdığı mektupta: “Söyleyeceğim şu ki Kit, artık eskiden olduğum kişi değilim. Sanki daha yüksek bir yerde duruyormuşum gibi hissediyorum, dediğimi anlıyorsan. Daha uzakları görebiliyorum ve daha önce fark etmediğim şeylerin farkına varıyorum. Liverpool’dan romantik düşüncelerle ayrılmam ama savaşta insanların öldürülmesi gibi. Coogan gibi dostlar ve köyde ölen kadın ve çocuklar… Hepsi artık benim bir parçam ve hiçbir zaman içimden söküp atamayacağım.” der.

Cumhuriyetle birlikte emperyalizme karşı tam bağımsızlığı, kapı kulluğuna karşı yurttaşlığı, din sömürüsüne karşı laiklikle inançlara saygıyı öğrenen bizler de artık yüksek bir yerde duruyor, daha uzakları görebiliyor, “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.” diyerek vatan için bir an olsun tereddüt etmeden canını ortaya koyan tüm şehitlerimizi artık bir parçamız olarak görüyor ve şartlar ne olursa olsun onları hiçbir zaman içimizden söküp atmayacağımızı haykırıyoruz!

Çocukken olduğu gibi bugün de kendi oyuncaklarımızı kendimiz topluyor, kaçmıyor, korkmuyor, saklanmıyor, iyi zamanların yiyici sürüleri değil zor zamanların neferi oluyoruz! Günah çıkaran rahip gözüyle bakıp yapboz gibi oynadığınız ve kurtarıcı diye taptığınız şekilden ibaret ruhsuz anayasalara değil hâlâ Türk Milleti’nin vicdanında ve şerefli Kurtuluş Savaşı tarihinde yazan Anayasaya inanıyoruz!

Sizler iktidarı muhalefetiyle düşmanın ortaya saçtığı fetö, pkk gibi ne kadar oyuncak varsa onlarla oynayıp sonra da şaşı gözlerle dağıttıklarınızı toplamamak için ne yapacağız şimdi diye telaş içinde bir yerlere kaçışırken, bu ülkenin oyuncaklarını kendileri toplayan çocukları durmuyor, çalışıyor, not ediyor, unutmuyor, ilerliyor, kendine güveniyor, hesap soracağı günü bekliyor, çünkü biliyor ki başı dik, alnı açık, bağımsız bir tek cesur yürek hepinize bedel!

Cumhuriyetin “oyuncaklarını kendileri toplayan çocuklarına” sonsuz saygı ve sevgiyle…