Özü öze bağlayıp sular gibi çağlayarak yürüyüş eyleyen filozof: Pir Sultan Abdal

Özü öze bağlayıp sular gibi çağlayarak yürüyüş eyleyen filozof: Pir Sultan Abdal

“Arzumanım kaldı gonca gülünde…”

 Ezilmişliğe, adaletsizliğe, ahlaksızlığa, zulme ve her türlü baskıya karşı direnişin adıydı. İnsancıllığın, erdemliliğin, vefakârlığın, vatanseverliğin simgesiydi. Her türlü işkenceye, ayrımcılığa, mezhepçiliğe ve dinciliğe karşı ayaklanmanın sembolüydü. Milliliğin, vatanseverliğin ve ülke sevgisinin adıydı. İşte bütün bunların adını Atatürk Türklük koymuştur. Türklük, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla ete kemiğe bürünmüştür. Cumhuriyetimiz kendisini, bütün varlığını, canını, kanını, her şeyini Türk varlığına armağan edenlerin eseriydi. Pir Sultan Abdal kendisini Türk varlığına, Türkmen varlığına armağan edenlerin sesiydi. O bir halk ozanı olarak tanınıyordu ama o ozanın da ötesinde bir Türk filozofudur.

Pir Sultan Abdal, Türk varlığı için darağacını göze alan Türk filozofudur. Pir Sultan Abdal’ın darağacına gidişini bütün bu Türklük değerleri, Türklük erdemi, başkaldırısı, köleliği ve esareti kabul etmeyişini dillendirdiği şiirlerinde sürekli olarak Sivas’taki zulme karşı ayaklanmayı bütün şiirlerinde aşama aşama anlatmaktadır. Ve şöyle der: “Özü öze bağlayıp, sular gibi çağlayarak yürüyüş eylemek.” Adeta bu söylemi Pir Sultan Abdal ile slogan haline gelmiştir. Pir Sultan Abdal ve onun gibi Türk filozofları “Ne mutlu Türküm diyene” diyebildiğimiz Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu için tarihsel süreçte kendi varlıklarını Türk varlığına emanet ederek bizi bu günlere getiren ozanlarımız ve filozoflarımızdır. O bakımdan bizim filozoflarımız batının ve diğer milletlerin filozoflarından geri kalmamıştır. Yazının devamında kısaca Pir Sultan Abdal ile ilgili tarihsel süreçe kısaca bakalım ve sonra onun dil felsefesine dikkati çekelim

Pir Sultan Abdal, 16. Yüzyıl Türk filozoflarındandır. O bir şair, bir ediptir. Şiirlerinde ve işlediği konularda aşk gibi, doğa gibi, din gibi asırlardır değişmez olgular yer alır ve ayaklanmaları bir anlamda haklı gerekçelere dayandırdığı temalarında geniş ve zengin bir konu bütünlüğü vardır. Bugün dinlediğimiz türkülerin pek çoğu Pir Sultan Abdal’a aittir. O bir gönül adamı olduğu kadar, bir eylem insanıdır. O bir ozan olduğu kadar bir filozoftur. O bir edip olduğu kadar 16. yüzyılın en büyük şairidir. Şiirlerinde Öz Türkçe kullanır. “Tanrı’yı Türkçe konuşturan filozof” Kaygusuz Abdal’dan, Yunus Emre’den, Hatayi’den ve Kitab-ı Dede Korkut’tan çok etkilenmiştir.

Zulme karşı ayaklanan bir önder olduğu kadar aynı zamanda bir sofudur. Tanrı’ya bütün varlığını adamış bir insandır. Bu bakımdan çok yönlü bir filozofla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Çok yönlü bir filozof dedim; çünkü bugün hem doğuda hem batıdaki büyük şairler örneğin; Hölderlin, Rilke gibi dil filozofları olarak anılırlar ama Türk filozoflarına geldiği zaman çoğumuz kendi gerçeğimizi görmezden gelmekteyiz. Bu aymazlık, Pir Sultan Abdal, Ahi Evran, Şeyh Bedrettin gibi Türk filozoflarına yapılmış en büyük haksızlıktır. Zaten tarihte haksızlıklar karşısındaki direnişlerini canlarıyla, kanlarıyla ödemişlerdir. Bundan sonraki süreçlerde de isimlerinin unutturulmaya çalışılması onların darağacına ikinci kez darağacına gönderilmesidir. Onları o darağacından kurtarmak bizlere düşmektedir. Bu yüzden bizim onlar için yapabileceğimiz şey haklarını teslim etmek, büyüklüklerini görmek, göstermek ve onların gelecek nesillere, Türk insanına örnek olmalarını sağlama yolunda katkıda bulunmak olacaktır.

Kendi değerlerimizi, önderlerimizi, filozoflarımızı unutmamak Anadolu’da ilelebet kalabilmenin şartıdır ve garantisidir. 1520 ila 1566 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman hükümdarlığını görmekteyiz. Aynı dönemde yine Koca Haydar’ın oğlu Şah İsmail’in torunu Şah Tahmasb’ın İran Safevileri’nin başında olduğunu görüyoruz. İran ile Osmanlılar arasındaki mücadele uzun yıllar sürmüştür. Zaten Pir Sultan Abdal dönemi derken, Osmanlı ehl-i örfünün yani memurlarının Türkmen halka baskılar, zulümler ve bir takım tehditleri karşısında ayaklanmalarına sahne olan dönemden söz etmekteyiz. Aslında burada tarih felsefesi açısından düşündüğümüz zaman İranlılarla Osmanlıların mücadelesinin neye mal olduğunu, Anadolu’da rahat yüzü görmemiz noktasında ne kadar zorluk çektiğimizi o dönemin koşullarına bakarak anlayabiliriz.

Bu yüzyılda birden fazla Pir Sultan Abdal’la karşılaşmaktayız. Tarihsel kayıtlar ne yazık ki net bir bilgi vermemektedir. Çünkü daha 400 yıl önceki tarihin kayıtlarının net olarak tutulmamış olması gerçekten vahim bir durumdur. Ama şunu söyleyebiliriz ki 16. Yüzyıl’da Hızır Paşa’nın komutasındaki bir ordu tarafından Pir Sultan Abdal’ın başını çektiği, önderlik ettiği veya bir şekilde fikir mimarisini yarattığı isyanlardan bir tanesi bastırılır. Bastırılan isyanda Pir Sultan Abdal darağacına götürülür ve orada şehit edilir. Pir Sultan Abdal’ın varlığına dair bildiğimiz birkaç tane kaynak vardır. Bunlardan biri Menkıbeler yani söylencelerdir. Halk dilinde sürekli olarak ağızdan ağza, kulaktan kulağa aktarılan söylenceler vardır. Bunlar tarih bilimi içerisinde zaman zaman tartışılır. Fakat tarih bilimi sadece yazılı belgelere, arşivlere, tanıklıklara dayanmadığı için aynı zamanda Menkıbelerle birlikte kişi ya da olaylar etrafında örülen bir takım şifahi hikayelerin de tarih bilimine kaynak teşkil edileceği yolunda tarih bilimcileri arasında uzlaşma vardır.

Pir Sultan Abdal’la ilgili diğer bir kaynağımız ise şiirleridir. Burada da bir sorunla karşılaşmaktayız. Pek çok şiir vardır. Mesela İzzet Ali tapşırmasıyla yazılan şiirlerin de Pir Sultan Abdal’a ait olduğu yönünde bir takım görüşler vardır. Pir Sultan Abdal’ın kişiliği, şahsiyeti, mücadelesi, dili kullanış biçimi bakımından yaklaştığımızda şunu da görmekteyiz, Pir Sultan Abdal’ın yazdığı şiirlerde belli başlı karakter vardır. Bu karakteri de şu şekilde vurgulamak gerekmektedir. Pir Sultan Abdal doğa ile, aşk ile, mücadele ile Alevilik, Kızılbaşlık ve aynı zamanda Osmanlıların o dönemde Türkmenlere yapmış olduğu baskı ve zulümlerle ilgili ve bunları aşama aşama anlatan şiirleri olduğu için fikirlerini şiirle nasıl dillendirdiğini saptayarak bugün onun kişilik yapısını ve düşüncelerinin doğasını anlayabiliyoruz. İşte bu bakımdan net olarak şunu söyleyebiliriz; Pir Sultan Abdal 16. Yüzyıl’da yaşamıştır ve bu dönemde Osmanlı iktidarının Anadolu halkının şahsında Türkmenlere yapmış olduğu baskı, faizcilik, onlara yüklediği ağır vergiler, kimi zaman işkencelere tabi tutmak gibi pek çok zulüm karşısında Pir Sultan Abdal ve etrafındakilerin bu zulme direndiklerini görmekteyiz. Pir Sultan Abdal bazı şiirlerinde “Daha önce böyle değildi, bu zulüm ortaya çıktı” der. Osmanlının ilk kurulduğu yıllarda özellikle Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar devleti kuran iradenin arkasında Türkmenler vardı. Hatta devleti kuranlar Türk’tü. Fakat Fatih Sultan Mehmet’ten sonra artık kurulu düzen Müslüman olduklarını iddia eden yabancıların eline geçti ve bu yabancılar özellikle Türkmenlere zulüm ettiği ile ilgili şiirlerde pek çok değiniler vardır. Sadece Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde anlattığı şeyler değil, tarihte de bunu doğrulayabilecek pek çok tespitler bulunmaktadır.

Pir Sultan Abdal Sivas’ın Yıldızeli ilçesi Banaz köyündendir. Hatta menkıbeye göre Banaz köyünde Pir Sultan Abdal’ın bir taşı sopasına takıp horasandan getirdiği ve o taşın hala Banaz köyünde Pir Sultan Abdal’ın türbesinin bulunduğu yerde durduğunu ve insanların oraya ziyaret ettiği söylenir. Bunlar menkıbelerle ilgili durumdur. Fakat menkıbeler durduk yerde ortaya çıkmaz. Menkıbeler ile Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde vurguladığı bir takım tinsel gerçeklikler çoğu zaman örtüşür. Bu örtüşmeden de karşımızda büyük bir Türk filozofunu görüyoruz. Pir demek aslında tarikat lideri, tarikat başkanı demektir. Sultan da bildiğimiz gibi tarikat hiyerarşisinde belirli bir yeri olan insanlara verilen bir unvandır. Abdal’da tarikat içerisinde belirli bir bilgiye, görgüye, kültüre sahip mevkisi olan insan anlamına gelmektedir. O zaman Pir Sultan Abdal bir tapşırmadır, asıl adı Haydar’dır. Bütün şiirlerinde Pir Sultan Abdal olarak geçer. Diğer taraftan Pir Sultan Abdal şiirlerinde Şah, onun babası İsmail ve Koca Haydar’a dönük olarak bir takım övgüler yer alır. Burada da yine bir mezhep tartışmasının egemen olduğunu görmekteyiz. Osmanlılar Sünni İslam yorumuna sahip oldukları için İran’ın Şii İslam yorumunu reddetmişlerdir. Burada mezhep çatışmasının ekonomik boyutlara kadar uzandığını da görmekteyiz. Anadolu’da ortaya çıkan isyanlarda ekonomik, sosyal ve kültürel bir takım temel nedenler söz konusudur. Bunlara bağlı olarak görülen gerekçeyse, mezheptir. Pir Sultan Abdal Alevi, Kızılbaş bir Türk filozofu olduğu için mi öldürüldü yoksa daha çok Osmanlıların ekonomi politikaları, kültür politikaları ve diğer toprak politikaları ile ilgili güttükleri siyaset mi onu darağacına götürdü? Hepsi de neden olarak geçerlidir.

Ekonomik sebepleri sıralamamız gerekirse 16. Yüzyıl, Osmanlının yükselişine ve bir anlamda yavaş yavaş gerilemesine işaret eden yıllardır. Tam zirveye oturduğu bu dönemde Anadolu halkına Osmanlının uyguladığı politikalarla hangi zulümlerin özellikle reva görüldüğünü görmek için birkaç nokta üzerinde durmak gerekmektedir. İlk olarak faizcilik o dönemde almış yürümüştür. Bir diğeri, köylülerin sahip olduğu hayvanlar Ehl-i Örf tarafından yeri geldiği zaman alınıp hazineye götürülebiliyordu; buna da “çift bozan” denmekteydi. Diğer bir nokta tefecilik ve köylülere müthiş bir baskı yoluyla resmi bir yağmadır. Yani, ekonomik açıdan son derece yoksullaştırılmış, bununla birlikte ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulmuş olan halk kitlelerini görüyoruz. Pir Sultan Abdal aslında Anadolu halkının bir sesi, bir isyanı, bir ayaklanması olmuştur. Fakat bunu Şii motifli eğilimleri çağrıştıran söylem biçimi ile yaptığı için Osmanlı bunu Alevi- Kızılbaşların bir başkaldırısı olarak yorumlamış ve halkı bu şekilde yönlendirmiştir. Oysa Pir Sultan Abdal Şii değil, Alevi-Kızılbaş’tır. Mezhepçi değil, Anadolu Türk yaşam anlayışının kuramcılarındandır. Ancak onun önyargıyla, siyasi kaygılarla yorumlanması Şii-Sünni kavgası için yaratılan gerekçeler arasında görülmesine yol açmıştır. Safeviler o zamanlar Şah Tahmasb döneminde Erciş’e ve iç Ahlat’a kadar ilerleyince Anadolu’daki büyük çoğunluğu oluşturan Alevi- Kızılbaşlar umutlanmışlardır. Hatta “Şah’a gidelim”, “Şah yürüdü urum eline” gibi pek çok vurgularında Pir Sultan Abdal Safeviler’in Osmanlılara karşı mücadelesinde başarıya ulaşacakları konusunda umudunu içinde taşımış, şiirlerine, deyişlerine yansıtmıştır.. 1514’de Safeviler’in çaldıran bozgunu aslında bir anlamda umutları suya düşürmüştür.

Bir dizesinden örnek vermek gerekirse:

“Kahpe felek sana ne ettim ne eyledim

Aksine döndürdün çarkı, devranı

Hani ne oldu eski adalet, eski gün

Perişan eyledin cümle cihanı

Hasis konmak ister cümle yurduma

Tilki kovdu ülkesinden aslanı

Koca başlı koca kadı, sende hiç din iman var mı?

Haram, helali yedi, sende hiç din iman var mı?

Fetva verir yelenyula senin gibi hayvanlar”

Burada kadıları ve Alevi-Kızılbaşlar hakkında vermiş oldukları fetvaları eleştirir. Hem de Osmanlının Ehl-i Örf’ünün gerçekleştirmiş olduğu zulüm eylemlerini kınar. Şiirlerinin pek çoğu bununla ilgilidir. Bütün bunların dışında şunu özetleyerek söylemek gerekirse, Pir Sultan Abdal marjinal bir mezhebin temsilcisi değildir, bir küçük etnik grubun sözcüsü değildir. Sadece 16. Yüzyıl’ın unutulmuş ve unutturulmaya çalışılan şairi değildir. O koskoca Türk milletinin sözcüsüdür, Anadolu halkının isyanıdır, Türkiye Cumhuriyeti devletinin “Ne mutlu Türküm diyene” sloganıyla, inancıyla kurulmasına düşüncesiyle, kanıyla, mücadelesiyle ilk tohumları atan büyük bir siyaset düşünürü ve büyük bir filozoftur. Pir Sultan Abdal iyi bir dinleyiciydi, sıradan bir şair değildi. Bugün Pir Sultan Abdal’ın konuşulmaması mezhep ayrımcılığına dayanıyorsa bu hiçbir aydına, okumuş insana yakışmayacak bir davranıştır.

Pir Sultan Abdal’ın dil felsefesini incelemek gerekirse burada iki türlü ifadenin olduğunu görebiliriz. Birincisi düz yazıyla ifade, ikincisi ise şiirle ifadedir. Düz yazıyla ifade; gerçekleri var oluşlarıyla birlikte kavramaya çalışır. Algılardan kavramlara, olgulardan anlamlara ve kavramlara gider. Şiir dili ise gerçekliğin nasıl olduğunu incelemez. Gerçekliği ruha ve ruha kadar işleyen bir tinsellikle inceler. İşte Pir Sultan Abdal’ın şiirleri o zaman yaşanan zulümleri, başkaldırıları ve her türlü haksızlıkları şiir diliyle ele alan bir derinliği, bir güzelliği ve vurguyu dile getirir. Şiirin anlatımı düz yazının anlatımından daha güçlüdür. Pir Sultan Abdal’ın sahip olduğu bu güç doğrudan doğruya şiirlerinden kaynaklanır. Şiirlerinden korkan ondan da korkar. Pir Sultan Abdal her dilde olduğu gibi Türkçeyi de kendi ruhunu, tinini katarak şiir dilini kullanmıştır. Edipler, ozanlar, şairler şiir dilini kullanarak bir dilin tinsel gelişimine daha fazla katkıda bulunurlar. Yani Türkçenin ruhu aslında şiirin gücüyle ilgilidir. Pir Sultan Abdal’ın şiirleri bizim Türkçemize çok büyük bir ruh, tinsellik, derin bir anlam kazandırmıştır. Bir milletin, bir ulusun ne kadar çok şairi, edibi çıkıyorsa o dilin duygusal anlamda ifade gücü ve ruhsal derinliği o ölçüde genişlemekte ve büyümektedir. Bu bakımdan bugün Pir Sultan Abdal’a ait olan pek çok Türküler dinlemekteyiz. Sadece zulümle, ayaklanmayla ilgili değil, doğa ile, aşk ile ilgili olan şiirlerini de görmekteyiz. Doğayı bir şairin gözünden nasıl görürüz, onu öğreniyoruz ve aşkı acaba Pir Sultan Abdal gibi büyük bir şair, edip, filozof nasıl yorumlar biz onu şiirlerinde görüyoruz. Pir Sultan Abdal’ın özellikle dil felsefesi konusundaki şiirlerinin analiz edilmesi gerekmektedir. Pir Sultan Abdal bir filozoftur, bir dil filozofudur, bir toplum filozofudur ve aynı zamanda bir kültür filozofudur. Çünkü kültür felsefesinin tam içinde şiiri özellikle dil olarak kullanıp Türkçemizi güzelleştiren bir filozoftur. Onun şiirlerine baktığımız zaman öz Türkçeyi kullandığını görürüz. Şimdilerde içki dediğimiz kavrama 16. Yüzyıl’da o, dolu demiştir. Huriler kavramını hörü olarak Türkçeleştirerek kullanmıştır. Arapça ve Farsçanın egemenliğinin yoğun olduğu 16.Yüzyıl gibi bir dönemde Pir Sultan Abdal’ın pek çok öz Türkçe kavramları şiirlerinde kullanmış olması Türk dilinin Cumhuriyetimizle birlikte yeniden gücüne kavuşma çabasına esin vermiştir.

Deyişleri, türküleri, şiirleri ayrıca ve özenle dil felsefesi açısından çözümlenmeyi beklemektedir.

Pir Sultan Abdal bedenen değil belki ama görüş ve düşünceleriyle, erdem ve mertliğiyle, bu gün din ve sufilik adına her türlü kutsalı ayaklar altına alanlara İslamlık, onun üzerinden bölücülüğe ve teröre göz kırpanlara yurtseverlik, Türklüğe saldıranlara Türklük, milliyetçi-muhafazakar dogmatiklere de devrimcilik ve insancıllık dersi vermeye devam edecektir.