Planlı küçülme!

Ahmet Müfit yazdı...

featured

Siyasilerin, piyasacı akademisyen ya da ekonomistlerin, ekonominin durumu ve gidişine ilişkin her şeyi büyüme oranlarıyla ölçtüğü, değerlendirdiği bir ortamda, nereden çıktı bu “küçülme” tartışması ya da küçülmenin planlısı mı olur diye sormak mümkün.

Bu haklı sorunun yanıtını doğru verebilmek için öncelikle yapılması gereken şey, “büyüme” denilen şeyin gerçekte ne olduğunu, ekonominin performansını ölçmek için kullanılan büyüme ve “kalkınma” kavramları arasındaki farkın ne olduğunu, büyümenin otomatikman kalkınma sağlamayacağını, tam tersi olarak ekonomik olarak büyürken, kalkınma anlamında geri gidilebileceğini bir kez daha hatırlamak.

Daha önce de defalarca yazdım. En basit haliyle “Ekonomik Büyüme”; ekonomik faaliyetlerdeki niceliksel artışı ifade ederken, “Ekonomik Kalkınma” kavramının parametreleri olan ekonomik faaliyetlerin içeriği yani üretimin yapıldığı yer (ülke, bölge), üretim süreci, mülkiyet yapısı, üretenlerin büyümeden aldıkları pay, gelir dağılımındaki adalet, bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesi gibi süreç ve niteliğe ilişkin hususları görmezden gelir. Ekonomik büyümede, tüketilen mal ya da hizmetin ülke içerisinde ya da ülke dışında üretilmiş olması, üretim süreçlerinde kullanılan teknoloji, ara malı ve hammaddenin nereden -yurt içi ya da dışı- sağlandığı, üretim ve tüketimde kullanılan paranın -finansman ihtiyacının- dış borç ya da öz kaynaklar kullanılarak karşılanıyor olması hiç önemli değildir.

İlk başta şaşırtıcı gelse de, tamamen dışarıdan alınan borç parayla, yabancı bir ülkede üretilmiş bir malı alarak yani çalışmadan, üretmeden, yalnızca tüketerek de büyüyebilirsiniz. Türev finansal enstrümanlarla yani karşılığı olmayan şekilde, piyasalarda üretilen paralar sayesinde yaşanabilecek bir mucize söz konusu. Ülkedeki araba sayısını 20 yılda 8 küsur milyondan 25 küsur milyona çıkaran, dağı taşı “rezidanslarla”, AVM’lerle, duble yollarla, uçak inmeyen havaalanlarıyla, geçilmeyen köprülerle dolduran, bu “mucizeyi” ya da sanal refahı yaşayabilmek, topluma yaşatabilmek için yapmanız gereken tek şey ya da size düşen tüm sorumluluk, ülkeye borç para girişini sağlamak. Para girişlerinde aksamaya neden olabilecek ekonomik ve siyasi tutum ve davranışlardan kaçınmak.

1970’lerin ikinci yarısından itibaren bizde ve dünyada ulus devletleri yöneten siyasi iktidarların, kalkınmadan vazgeçerek, ne pahasına olursa olsun büyüme peşinde koşmaları, ulusal olanı babalar gibi satıp, yabancı sermayeyi yani parayı çekmek için kırk takla atmaları tam da bu yüzden.

Tam da bu nedenle, ulusun çıkarlarını esas alması gereken yasalar, küresel sermayenin talepleri doğrultusunda, onların çıkarlarını garantiye almak amacıyla Yapısal Reform ya da Kurumsal Reform adı altında değiştiriliyor/değiştirilmek isteniliyor. Siyasi iktidarlar, ekonomik büyümeyi yüksek tutabilmek hatta ne pahasına olursa olsun büyüyebilmek için ellerinden geleni yapıyor, küçülmeyi göze alamıyorlar. Siyaset kurumunun meşruiyetini ortadan kaldıracak, en azından tartışılabilir hale getirecek şekilde, borç parayla yaratılan “refah algısının” devamını, ne pahasına olursa olsun tüketebilir kalmanızı sağlayabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.

Bu durum, yalnızca bizim ülkemize özel bir durum da değil. ABD ve AB yönetimlerinin ve Merkez Bankalarının bir yandan para basarak, faizi düşük tutarak yani doların reel olarak değerini düşürerek enflasyonu patlatırken diğer yandan “enflasyon geçici” diyerek yaptıkları şey de aynı yani ne pahasına olursa olsun büyümeyi sürdürme arzuları.

Borçlanabildiğiniz ve borçlarınızı şu ya da bu şekilde -yeni borçlar alarak- ödeyebildiğiniz sürece bir “sorun yok”. Ta ki, 2008’de ABD’de vatandaşlar ve şirketler, Yunanistan, İtalya, İspanya başta olmak üzere birçok ülkede hem devlet, hem şirket, hem de sıradan insanlar borçları ödeyemez hale gelip, borç parayla oluşan varlık balonları patlayıncaya kadar.

Patlamayı önlemek, önleyemediyseniz etkilerini azaltmak için yapılması gereken şey ise eğer Dolar’ı, Avro’yu siz basıyorsanız, son 14 yılda yapılanları yapmak, sözde siyasetten bağımsız merkez bankaları kanalıyla ortalığı paraya boğmak, varlık değerlerini, doları değersizleştirerek kademeli şekilde düşürmek. Para bolluğunun doğal sonucu olarak ise enflasyonu azdırmak, sorumluluktan kurtulmak için faturayı pandemiye, Putin’e kesmek, daha da ötesi savaşı göze almak. Tıkandığınız noktada ise eski ABD Hazine Bakanı ve Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Lawrence Summers’ın net olarak ifade ettiği gibi, enflasyonun düşmesi için beş yıl boyunca işsizliğin yüzde 5’in üzerinde olmasını, 1970 ve 1980’lerdekine benzer agresif bir sıkılaşma -küçülme- ile krizin yükünü doğrudan toplumun alt kesimlerinin sırtına yüklemenin yollarını bulmanız gerekiyor. Bu önerinin, iş bulabilenler için daha düşük ücretlere razı olmak anlamına geldiğini, bu durumun borsa ve konut ve diğer ABD varlıklarında ciddi kayıpları gündeme getireceğini ise sanırım söylemeye gerek yok.

Bizim gibi, ekonomik olarak büyümek için dış borca (piyasacı jargonunda dış kaynağa/tasarrufa) muhtaç hale getirilmiş ülkeleri, rezerv para basan ülkelerden farklı kılan şey, “gelen paranın” kontrolünün yani musluğunun başkalarının elinde olması. Dolayısıyla sizin de onlar gibi yapıp, yani para bolluğu yaratıp sorunu erteleme, bedelini şu ya da bu şekilde diğer ülkelere fatura etme şansınız yok.

Yapacağınız/yapabileceğiniz tek şey, dışarıdan gelecek borç paraya daha fazla faiz ödemeyi göze alarak bizdeki piyasacı taifesinin de sürekli tekrar ettiği gibi borç para girişinin aksamasını önlemek. Ekonomideki sorunları faiz-enflasyon açmazında tartışıp, çözüm için faiz artırımı önerenlerin yaptıkları şey tam da bu.

Esas ve can alıcı konu ise, bütün bunların sorunun gerçekten çözülmesini değil, daha da ağırlaştırma pahasına, ertelenmesini, ister ABD ya da AB, isterse Türk olsun vatandaşın boynundaki yuların her geçen gün daha da sıkılaşmasını sağlayacak olması.

Madem durum bu, o zaman ne yapmalı da bu açmazdan kurtulmalıyız?

Çözümün, aşırı finansallaşmaya yani borçlanmaya/borçlandırmaya dayalı olarak ekonomik büyümeyi esas alan neoliberal küreselleşmeci politikaların reddi ile başlaması gerektiği sanırım son derece açık. Son olarak Fransa’da yaşanan seçimlerin bir kez daha gösterdiği gibi, ekonomik politikalar açısından henüz net sonuçlar doğurmasa da, siyaset tarafında bu reddi içeren ciddi kırılmalar ortaya çıkmaya başlamış durumda. Fransa’daki bu değişiklik, Chipras’ın kendisine güvenen halkını satması sonucu Yunanistan da yaşandığı gibi kolayca bastırılabilir mi? Yoksa tam tersi şekilde, Rusya-Ukrayna sorunu konusundaki AB politikaları başta olmak üzere, tüm Avrupa’yı kapsayacak -şüphesiz ki bizim ülkemizi de etkileyecek- bir kırılmanın başlangıcı mı olacak hep birlikte göreceğiz.

Ancak, tüm bu gelişmelerden, dünyanın genelindeki çalkantı ve kırılmalardan bağımsız olarak Türkiye için çözümün, kalkınma yaratmayan, sanal/ödünç refahla kandıran büyüme yerine, dış kaynağa/borca bağımlılığı azaltırken, tasarrufu önceleyerek har vurup harman savurmayı önleyecek, dışarıdan almanın “dayanılmaz hafifliğiyle” atıl bırakılmış ulusal kaynakları ön plana çıkartacak, kıt kaynakların doğru yerde ve doğru şekilde kullanılmasını sağlayacak, Lawrence Summers’ın önerisinden farklı olarak küçülmenin yükünü, sıradan vatandaşlara değil borç parayla büyüme döneminin kazananı kesimlere ödetecek “planlı bir küçülme” olduğu kanısındayım.

 

https://www.odatv4.com/ekonomi/bu-bilgileri-gazetelerin-ekonomi-sayfasinda-okuyamazsiniz–2109101200-12690

https://www.odatv4.com/ekonomi/iktidarin-ekonomi-oyunu-2311101200-13945

https://www.bloomberght.com/eski-abd-hazine-bakani-summers-enflasyonun-dusmesi-icin-issizlik-yukselmeli-2309194

Planlı küçülme!

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!