Salyangozun faydaları

featured

Nihat Genç yazdı…

Çok ağır bir siyasi atmosferin basıncında çok insan şöhretli çok insan zengin olabilir ama tek bir insanın mutlu ve iyimser olabilmesi mümkün değil!

Geçtiğimiz günlerde şöyle etrafa bakınıyorum, komedi mizah dizisi Gibi’yi eleştiriyor gençler, çok geçmedi, Gibi’yi yerden yere vuranlar, Cem Yılmaz’ın Erşan Kuneri komedi dizisini de acımasızca eleştirmeye başladı.

Eleştirileri çok haksız buldum, böyle bir ağır atmosferde mizahçılar bir insanı ne kadar güldürebilir, hadi güldürdü diyelim, ne kadar mutlu edip kaçan keyfimizi geri getirebilir?

Eski Gırgır’ın efsane çizeri Latif Demirci’nin vefat haberi gelince, düşündüm, Latif Demirci, Türkiye’nin en karamsar ikliminde dahi şık zeki güzel ve çok estetik çizimleriyle neşemizi bir an olsun kaybetmeyelim diye ne çok uğraştı.

Oğuz Aral, Gırgır günlerinde, Latif’in üstün yeteneğini görünce, Latif’e, Latif sen sadece çiz, espri düşünmeye zaman ayırma, ve espri bulma işini de Behiç Pek’e verdi.

Behiç Pek esprileri bulur ve Latif çizer, ve Muhlis Bey gibi büyük çizgi kahramanları şöhret olur yüzbinlerce hayran takipçi bulur. Bizim gençliğimizde Muhlis Bey’in ağır tiryakileri vardı ve tek bir esprisini asla kaçırmazlardı.

Ancak, Muhlis Bey’in yaratıcısı Behiç Pek’di.

Ahmet Kaya’nın bir çok şarkısının sözlerinin Attila İlhan olması gibi.

Mesela Canavar Koyun Orhan tiplemesi de Behiç Pek’indir ‘Yavlum Mithat’ın da, diğerlerinin de.

Peki soralım bu efsane çizgi kahramanlarının asıl yaratıcısı kimdir? Çizeri mi, esprileri ve kahramanları bulan mı?

Bu büyük bir tartışmadır ve zaman zaman ego savaşlarına dönüşmüştür ve Latif’in ölümüyle yirmi yıl öncesine kadar telif hakları üzerine tartışılan bu konu bir daha konuşulmaya başlandı!

Bence, sorunu şöyle çözebiliriz, mesela Ahmet Kaya’nın şarkılarında Atila İlhan’ın adını da anıp hakkını vererek.

Behiç Pek, Latif Demirci’yle siyam ikizi gibi onlarca yıl birlikte çalıştı ve ama gün gelip, Behiç Pek’in çizgi kahramanlarının Latif Demirci hanesine yazılması ve çok yerde Behiç Pek isminden hiç bahsedilmemesi Behiç Pek’e karşı çok büyük haksızlık oldu.

Gençlere bir daha hatırlatmak lazım, Behiç Pek, bir zamanlar bilge düzeyinde bir mizah ustasıydı ve bu karikatür delileri bir zamanlar bu ülkede çok büyük bir şöhret kazandılar…

Bence, asıl sorun, iki büyük mizahçının egonun devrede olmadığı tek tek adlarının öne çıkmadığı yani ‘birlikte’ yarattıkları çok yüksek enerjidir.

Bir zamanlar bu ülkede insanlar o eserin asıl sahibi sensin-benim kavgasına hiç girmeden aynı çizgi kahramanının bedeninde zihninde birlikte çok büyük işler yaptılar.

Ama işin asıl sahibi kimdir dediğinizde telifi, parası ve isim hakkı yani şeytanilik devreye girip sanatın büyüsü bozuluverir ve doludizgin verimlilik sona erer!

Latif’in ölümüyle, ilk gençlik yıllarımı bir daha hatırladım, ne müthiş karikatüristler mizahçılar vardı, elimizden düşürmez, her gün onları okurduk. Bizi uyanık tutarlardı, keskin zehir gibi zekaları vardı, çizgilerinde görülmeyen şimşekler vardı. Kafamıza vurmadan, kaba güç, zor, hiç kullanmadan, hiç bir fikri empoze ve dikte ettirmeden, ve her olaya çok yüksek kuşbakışı bakabilen, coşkuyla her hafta hiç yorulmadan çizip dururlardı. En ağrılı en karamsar günlerimizde dahi bilincimizi kışkırtırlardı. Çizgilerinden ilham alırdık esinlenirdik her esprilerini birbirimizi anlatırdık ve ne kadar yumuşak üslupları vardı.

Ancak, başka bir şey daha vardı, o yıllarda da 12 Eylül öncesi anarşi dönemi sonrası Kenan Evren cuntası gibi buz gibi çok ağır atmosfer vardı. Ve ama, sanki bizler de gülmek için bahane arıyorduk. Gülmek için aranmak, sağı solu karıştırmak, didiklemek, merak etmek!

Çok güçlü devredilmez alınmaz satılmaz iç güdülerimiz vardı, gördüğümüz duyduğumuz anlattığımız şahit olduğumuz her olayda ‘gülünç’ bir taraf mutlaka bulmalıyız, buluyorduk, bulmak zorundaydık…

Neşelenmek, gülmek eğlenmek için, taşı sıkıp, bir çakıl taşının duruşundan şeklinden dahi olmayacak her şeyi gülmek için bahane ediyorduk, hayatımız ne kadar vahşi ve karanlık olursa olsun, içimizde gülmeye neşeye coşkuya ‘açlık’ vardı… Verili düzeni asla kabul etmiyorduk! Saflığımız gençliğimiz duvar engel tanımıyordu! Pırıl pırıl çizgileriyle ilk gençlik yıllarında mizahçıları işte bu duygularla tanıdık. Tasavvur edilen-edilemeyen her şeyi çizip dalgasını geçip yerden yere vurabilen… Ve sonunda iyileri kötüleri pırıl pırıl ve kahraman yüzleriyle tanırdık.. İnternetin gelişiyle işte ruhsal dengemiz tam da burada bozuluverdi. Bizi kötü ve güvensiz yapan biçimsiz çöp sözlerin değersiz işlerin çıkılmaz kuyularına düşüverdik.

Hani bugünlerde insanlar birbirlerine komik videolar atıyor, ya, birbirimizi eğlendirmek için olup biten her şeyin gülünç tarafına hala odaklanmaya çalışıyoruz ama çöp karıştırarak, çöplüğün içinde kaybolarak, değersiz vasat binlerce ucuz çirkin işin içinde boğularak… Bize ölçü denge güven kazandırmayan binlerce söz yazı çizi çöplüğü. Birbirimize video attıkça daha çok çaresizleşiyor daha çok sendeliyor daha çok umutsuzluğa gömülüyoruz.. Hatta bu çöplük vandal hunhar saldırısıyla kişiliğimizi kimliğimizi pisliği gibi bizleri de biçimsiz değersiz anlamsız hale getiriyor!

Bu çöp yığınlarının altında kalınca insan, o yıllardaki, bir kara kalem çizginin ne kadar yüksek estetik bir değer olduğunu çok daha iyi anlıyor!

Şimdi daha iyi anlıyor insan, o yıllardaki taşkın neşeli deliliğimiz insan olarak her şeyimizmiş.

Yani o yıllarda coşkun deliliklerini bizimle paylaşan, tırtmamız, fıttırmamız, gülmemiz ya da neşeli vakitler geçirmemiz için hakikaten saygın bir ‘mizahçı’ tayfası vardı. Kabareleri, mizah dergileri, tiyatroları vardı…

Yani ‘gülme’ garantili iş yapan kimseyi aşağılamadan kimseyi hor görmeden kimseyi kendinden üstün görmeden meslek olarak insanı merkez alan soylu mizahçılar vardı!

Evet o mizahçılar bugün de var!

Ama bugün ‘delirmeye’ korkuyoruz, delirmekten utanıyoruz, kendimizden geçer, bir hatamız bir yanlışımız olur, zayıf eksik yanlarımız ortaya çıkar pot kırarız diye milletçe ıkınıyoruz ve irademizi çöplüğe teslim edip sus pus çaresizce oturuyoruz.

Ve eski günlerdeki gibi delirmek gülmek için ‘bahane’ aramadığımız fırsat yaratmadığımız için, mizahçıların işlerine, şöyle uzaktan kibirle çok mesafeli bakıp, çok rahatlıkla, bu hiç olmamış,  hiç gülmedim, diyebiliyoruz. Oysa mizahçılar her gencin idol edindiği ‘kafa tiplerdir’ ve kafa tipler, ne yaparsa yapsın, insan bir bahane bulup kendini onların her bir sözü her hareketiyle eğlendirir, çünkü, kafa tipler, sizi engellemez ve sizi boşluğunuza bırakır, korkularınızdan arındırır ve size başka bir boyutun aklını mantığını talim ettirir! Ciddi asık insanların burun büktüğü yüzüne hiç bakmadığı yerde mizahçılar bu boşluğun mantığıyla hepimize ve kendilerine başka bir dünya kurarlar! Saçma sapan geyik mavra bir dünya! İlgili ilgisiz her şeyi nedensiz sebepsiz gülünen bir dünya! Bu tuhaf dünya dışı yeri merak edenler bir zaman sonra artık espri de aramaz durduk yere içinden bir sevinç yükselir!

Tabii ki ‘kaliteli espri’ diye bir şey var, ancak espri şart değildir, kurulan sahne yaratılan atmosferin kendisi başlı başına sizi havaya sokmaya mutlu etmeye sebeptir. Tabii ki zevkimize kültürümüze uygun inceliği zekası yüksek espriler olsun isteriz, ama, çizen de okuyan da, kendini ‘kaptırmaya’ artık korkuyor. Artık o ne der bu der, özentisi, güveninizi kemirir ve sanatçı doğanızı zehirler! O atmosfere girmemiş girememiş insanlara üstelik ne kadar yüksek mizah yapsan da geçiremezsin. Gençliğimizin en güçlü zekaları mizahçılardı çünkü kural kaide gelenek demeden kendilerini saçmalığa-absürtlüğe anlamsızlığa korkusuzca melekler gibi safça kaptırabilir ve çizgileriyle serbest uçuşa geçebilirlerdi!

İnternetle çöplüğe alıştık ve artık aramızda uçabilen kaptırabilen delirebilen ölçü ve dengeler dışı konuşabilen insan-yazar-sanatçı sayısı gittikçe azalıyor!

Dikkat verin, Güldür Güldür, Gibi ya da Cem Yılmaz’ın işlerine… Ne zaman ‘siyasi dokundurmalar’ yapsalar çok büyük ilgi görüyor ve siyasi espriler patlaya patlaya alkışlarla övgü alıyor!

Siyaseti eleştirecek espriler çıkmayınca ortamı bir soğukluk ve korku kaplıyor

Eskilerin deyimiyle mizahın yarısı cinsellik diğer yarısı politikadır, politikayı boşlarsınız, elinizde sadece cinsellik kalır ve cinsellik tek başına karın doyurmaz, bu yüzden bugünün mizahçılarının hemen hepsi yarım kalmış tamamlanmamış kahramanlardır! Ölümsüz olabilmek için pervasızca siyasi eleştirileri bulmaları şarttır!

Mizahımızda en büyük açlık ve ihtiyaç, politik espridir, çünkü cehenneminden çıkamadığımız politikadır ve fincancı katırlarını ürkütmeden sansür yasak ambargo görmeden kitlelere politik espri yapabilmek bugün mucizeye dönüşmüştür.

Latif Demirci’nin dehasını burada teslim edelim. Çok şık çok ince çok masum çok naif ve hayatın doğal akışı içinde çok rahat siyasi konular bulmayı başardı ve komik çizgileriyle en güçlü siyasi figürleri dahi zayıf güçsüz pelüş bir oyuncak haline getirmeyi başardı!

Her iktidar döneminde politik espriden asla vazgeçmeden dayatılan ciddi soğuk kasvetli olanı çürütüp ya da yumuşacık eritip şekilsiz hale sokup hepimizi eğlendirmeyi başardı!

Latif’in esprileri yoğun katı siyasi atmosferde hayatımıza kattığı heyecan sevinç yüklü küçüçük mutluluklardı, ve bu küçük heyecanlar, bir toplumun yaşamında çok yüksek ortak tatlar duygulardır!

Sabah yürüyüşümde, hurdacı Suriyeli bir çocukla kaldırımda karşılaştık, -ağbi, önce sen geç! dedi.

Durdum, -sen geç, dedim, çocuk nezaketle durdu ve benim geçmemi bekledi, bomboş kaldırımda, birbirimize zarafetle öncelikli yol vermemiz beni çok mutlu etti ve son noktayı koydum: -sen çalışıyorsun senin işin var, önce sen geç…

Bu minik sosyal zarafetin herhalde günümüze hayatımıza kattığı küçücük bir duygu bir mutluluk pırıltısı, bizi insan yapan bu çöp şehirde eksikliğimizi gideren bir tarafı, vardır herhalde..

Tam, apartman kapısı önündeki paspasın üstünde, bir salyangoz gördüm, biz Karadenizliler sümüklü böcek ve koklis deriz. Ankara Nisan’dan Haziran’a Kırk İkindi yağmurlarıyla nemlidir ve salyangozlar bu nemli havalarda çoğalır…

Tam da salyangozun üstüne basıyordum, hemen eğildim, ezilmesin diye, salyangozu elime alıp bahçeye doğru bıraktım.

Bir salyangozu ezilmekten kurtarınca kendimi birden iyi bir insan gibi mutlu hissettim, herhalde, böyle böyle insanı tanır bu çöplük içinde çırpınan insanlığımız!

Behiç Pek’lerin efsane olduğu dönemde mizah dünyasının en büyük çizeri Engin Ergönültaş vardı, Mikrop dergisini çıkartmıştı ve ünlü çizgi kahramanları ‘Zalim Şevki ile Kelek Osman’dı, hiç bir macerasını kaçırmazdık.

Zalim Şevki ve Kelek Osman, toplumun en dip en hırpani beş parasız kahramanlarıydı ve bazen bir zeytin tanesine bazen soğanın cücüğüne bazen ekmeğin guduğuna ve hep komik kurnazlıklarıyla para kazanmak için hınzır planlar kurup hüsrana uğrarlar ve yine elde beş parasız çöplüklerine geri dönerler ve ama ama kendi yoksul hallerine şükredecek bahaneler bulurlardı.

Zalim Şevki ve Kelek Osman’ın yoksulluktan yırtmak için kurdukları çok komik dümenler-planlarla bugünün ekranlarında Türkiye-ekonomi-siyaset nasıl kurtaracak zekası-mantık gücü birebir aynı hiç değişmedi hiç ilerlemedi..

Çok düşük zekalarına ve her defasında hezimete uğramalarına karşın Zalim Şevki ve Kelek Osman’ın içgüdülerinde çok mutlu bir tarafları vardı!

Sonra hepimiz bir fırtınada kaybolan yelkenliler gibi bir daha eski sokağımızı eski mizahçılarımızı eski kahramanlarımızı bulamadık!

Salyangozu kurtarırken, kendimi Latif’in bir esprisi ya da işte Zalim Şevki gibi hissettim, mutlu olabilecek hiç bir şey yok, para yok, imkan yok, umut yok, ama işte, bir şekilde insan kendini işe yarar hale getirebiliyor…

İnançsızlığın çözümsüzlüğün iradesizliğinin hayat denildiği bir dünyada içimizde bir yerleri tazeleyen bir küçük pırıltı bulabiliyor insan… Bu tek tek çizgi kahramanlar, bu minik dokunuşlar, küçümsemeyin, uçarcasına içimizdeki yenilmeyen pes etmeyen insana doğru salyangoz gibi yol almaktır!

Hayata karşı az az da olsa yavaş yavaş da olsa bir espri bir fikir bulup….

Oysa, saksıcılar, bahçeciler, seracılar, salyangozları hiç sevmez, çünkü salyangozları, uç sürgünleri uç yaprakları habire kemirip yiyen canavarlar olarak görürler!

Oysa ben mizahçılarla onlarca yıl çalıştım ve bu mizahçı ve çizer arkadaşları, salyangozun o suskun ve yavaş haline çok benzetirim ve onlar her hafta bir küçük dokunuş, yumuşak ve yavaşça milim milim ince ince çizgilerle içimizde bir şeyleri biriktirip büyütürler!

Bir iddiayı, bir insanlık yürüyüşünü, bir meydan okumayı!

Bu dünya güzeli zeki ve her biri deli bu çocuklar, yağmurda ortaya çıkarlar!

Yorgunluk ve durdurak hiç bilmezler.

Laf dinlemezler, alayına gülüp geçerler!

Evlerini sırtlarında taşır ve geçtikleri her yerde, zihinlerinden kalplerinden bir iz bırakırlar!

Ve tuhaf bir tımarhanelik durumdur hayatın bunalımını karamsarlığını çok düşünürler ama hiç dert etmemiş görünmeyi bir şekilde başarırlar!

Çoğu hiç konuşmaz çoğu çok utangaç çoğu evden dahi dışarı çıkamayacak kadar anti sosyaldir ve hepsi burnu üstünde iki antenle gün boyu bizleri kıtır kıtır eğlendirecek anlamsız bir şeylerin peşindedir!

Ne için?

Dünyayı düşmanları tanımak, iyileri ve kötüleri ayırt etmek ve pes etmemek için, sadece: sicimden ince yumuşakça iki minik antenleri vardır!

O iki minik antenle, gün boyu, on yıllar boyu, fırtınada çöplükte kaybolmuş, insanlığın limanını unutmuş, mutlu yelkenlimizi ararlar!

Salyangozun faydaları

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

7 Yorum

  1. 8 ay önce

    cem yılmazı komedyen mı mı sımdı hanı bu yasımıza kadar komedyen gormesek neyse.

  2. 8 ay önce

    Sayin Genc, o donemleri gormus bir kisi olarak bu yazinizla beni/bizleri dejavu girdabina soktunuz. Yaa, biz ne cok deli ve ozgurmusuz de ancak simdi bazilarimiz uyandik. Iyi ki varsiniz, eksik olmayin ve saglicakla kalin.

  3. 8 ay önce

    Duygulu bir anma olmuş. Salyangoza davranış da bilgece. Tüm canlıların akraba olduğunu düşündüğümden bu yana kakalak bile ezmez oldum.

  4. 8 ay önce

    Zalim Şevki ,Kelek Osman köpeği Partal İspati Necati bir anda 45 sene geriye sardık hafıza kartımdaki sarı beyaz siyah çizgiler bana analitik düşünmeyi zor şartlarda dahi gülümsemeyi düşünmeyi öğretti Gırgır dergisi okumayan bizim kuşaktakilerin hayat bilgisi derslerinin eksik kaldığı iddiası ve inancı taşıyorum.Selamlar Nihat ağabey

  5. 8 ay önce

    Bu kadar mizah yazısının içinde Levet Kırca adının geçmemesi ….

  6. 8 ay önce

    Ben simdi bu kasvetli gunlerde o deli havayi Eksi Sozluk un “entry”leri arasinda buluyorum.

    Cevapla
  7. 8 ay önce

    Çok kral Metafor olmuş salyangoz : )

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!